Unrelica’dan kişisel kıyametlerimize kaldırılan bir kadeh: “Heaven Has Come”

Eylülün yaz mevsimine dahil olduğu Barselona’da sonbahar ekimle başlar ve yapraklar hızlıca sararıp şehrin üzerini sarı bir örtüyle kasım ayında sarmalar. Yazdan nefret eden bir güz aşığı olarak bu mevsim geçişini izlemeye bayıldığımı söylem hiç şaşırtıcı olmayacaktır sanıyorum. Bulutlu, kapalı, gri hava, çiseleyen yağmur ve sarının sayısız tonuyla dans eden, dallardan süzülen yapraklar… Yaklaşık 13 yıldır yaşadığım evimde bu coşkulu ve romantik dönüşüme tesadüf eden albümler oluyor. Bu yılın yoldaşları Ah! Kosmos & Büşra Kayıkçı ortak çalışması “Bluet” ile akraba olduklarına henüz kanıtlayamasam da neredeyse emin olduğum Unrelica’nın “Heaven Has Come“ı oldu. Sonbaharın muhteşemliği bir film gibi akarken, Bluet ve Heaven Has Come’daki şarkılar izlemeye doyamadığım bu filmin soundtrack’ine dönüştüler. 

2022’nin sürprizlerinden biri olan Unrelica albümü, her dinleyişimde farklı sokaklarını, köşelerini keşfettiğim bir şehir gibi. Heaven Has Come her kulağın hoşuna gidecek sesler barındırmıyor ancak, karanlık suları/sokakları/köşeleri sevenler, elektronik müziğe aşina kulaklar ya da endüstrinin üzerimize yağmur gibi yağdırdığı şeylerden bıkanlar için heyecan verici bir alternatif. Dokuz şarkıdan oluşan albümde favorilerim kesinlikle Unrelic (bu şarkıdaki sample için ayrıca alkış! Detayları aşağıda.) ve Onopordum.

Yapraklar, sonbahar, şarkılar derken, albümün beni götürdüğü yerlerden gerçek dünyaya dönebildiğim bir aralıkta, uzun yıllardır tanıdığım, birlikte LGBTİ+ hakları için mücadele yürüttüğüm ve artık fanı da olduğum sanatçıyla bir söyleşi yapmaya giriştim. İlker Hepkaner tadındaki girişe burada son veriyor, sizi gelişme (sorularım) ve sonuçla (Unrelica’nın yanıtları) baş başa bırakıyorum.

Unrelica kimdir? Bu albüme kadar neler yaptın? Bunlarla başlayalım seninle yolu ilk kez kesişenleri düşünerek. 

İzmir’de üretimlerini sürdüren bir müzisyen ve prodüktörüm. Önceleri çeşitli gruplarda bas gitar çaldım. Okulda piyano eğitimi alınca solo işlerime biraz daha ağırlık verdim. Kara Pembe Karşı Sanat Kolektifi içinde Baki Koşar Kültür ve Sanat Festivali’nin pek çok üretiminde yer aldım ama aktivizm yaptığım yıllarda çok uzak kaldığım sahne müziğine dönmek istiyordum. Kendimi yorulmuş hissettiğim bir anda dans edebileceğimiz bir devrimin müziğini yapmak için Burcu’yla beraber Queer Elizabeth’i kurduk. Pandemiye kadar hemen her şey yolundaydı ki ansızın evlere kapandık. Ben de tam bu dönemde Unrelica’ya başladım. Kolektif üretimin öngörülebilir dezavantajları nedeniyle bu projeyi tek başıma hayata geçirmeye karar verdim. 2005-2020 arasındaki çalışmalarımı yeniden düzenledim ve kaydettim, bu süreçte iki vokalist arkadaşımdan destek aldım. Geçtiğimiz yaz mix ve mastering süreci tamamlandı ve Ekim sonunda da Tamar Records etiketiyle yayınlandı. 

LGBTİ+ topluluğuna saldırıların arttığı son iki yılda, ilginç bir biçimde çok fazla queer müzisyenden şarkılar dinler olduk. Bu elbette harika bir gelişme. Sen de önce Queer Elizabeth’le, şimdi de Unrelica ile bu zaman aralığında işler yayınladın. Kendini ve ilk albümün Heaven Has Come’ı Türkiye’de üretilen/kök salan queer müziğin neresinde görüyorsun? Bu dalgaya dair neler söylemek istersin? 

Sanırım görünürlük saldırıları, saldırılar da görünürlük biçimlerini artırdı. Şiddet, sansür ve baskı queer topluluk için yeni değil. Queerler dışlanmaya çalışıldıkları her alanda varlık gösterip o alanı queerlemeyi ve queerleştirmeyi de başardı. Queer Elizabeth az önce de bahsettiğim gibi tam olarak böyle bir sürecin sonucu. Ancak Unrelica bu süreçten oldukça bağımsız. Sadece tesadüfi. Unrelica’yı queer bir iş olarak gören dinleyiciler var mı ya da olur mu bilmiyorum ama çeşitlilik anlamında kendimi katkı sağlamış hissederim.

Uzun yıllar İzmir’de LGBTİ+ aktivizmi yaptın. O günlerde müzik çalışmalarını sürdürdüğünü hatırlıyorum. Aktivizm müziğini nasıl etkiledi? 

Aktivizm müziğimi John Zerzan’ın “Tonalite ve Totalite” makalesi gibi etkiledi çünkü şarkı sözleri en doğrudan ifade elemanı olsa da düzenleme, armoni, kompozisyon o işin kavramsal yönüne ilişkin önemli cümleler kuruyor. Schönberg’in müziğinden değil ama müzikle ilgili fikirlerinden de aynı oranda etkilendiğim için bu fikirleri içselleştirdikçe müzik yapamaz olmuştum. Aktivizm yaparken bi yandan da müzikoloji okuduğumdan, dinlenilirliği düşük müzikler yapıyordum. Belki tanınırlığı olan Warp artistlerinden biri olsam Pitchfork sekiz puan falan verirdi ama mevcut koşullarda yayınlamanın bile zor olduğu işlerdi.

Bu yılın Mart ayında Gizem Güneş’le birlikte kaydettiğin Toprak Nerede’yi tekli olarak yayımladın ancak albümde yer vermedin. Albüme gelmeden evvel, o şarkıdan bahsedebiliriz belki. 

Gizem sesinden çok etkilendiğim, beraber çalışmayı çok sevdiğim biri ama mesafeler son yıllarda oldukça engel. 15 yıl kadar önce beş parça kaydetmiştik. Bu parça da onlardan biri, düzenlemeyi yeniledim ama eski vokalleri kullandım, konseptin dışında olduğu için zaten albümde yer almayacaktı ama Özgün ve Medusa 1+1 Pandemi’de çok sevdikleri için kullanmak istediler, sonrasındaki geri dönüşlerden de cesaretlendim ve “not on label” olarak yayınlamaya karar verdim. 

Heaven Has Come oldukça deneysel sularda yüzen, popüler sound’lardan km’lerce uzakta bir albüm. Hikayesini senden dinleyelim.

Albüm oluşturan parçalar ölüm ve zaman korkusunu bastırmaya çalışan anksiyeteli beat’lerden destek alan, deneysel pop diyebileceğimiz, post-apokaliptik bir dönem tezahürü. Astral Fall, Transcendental Masturbation, Heaven Has Come gibi sarkastik parçalar var, bunlar albümün rest çeken yanı; bir de çuvallayanı kucaklayan Broken Time, It’s Over Again, For Whom tarafı var. Beni ben yapan öfkemi sahiplenen, sonuçtan ziyade mücadelemin kendisini kutsayan, olduğum kişiyle uzlaşmayı önceleyen biriyim. Parçalar da tam olarak bu hislerden besleniyor. 

Sound olarak oldukça melodik ve ritmik olduğu için alışılması zor bir albüm değil, özellikle elektronik müziğin alt türlerini dinleyen, IDM, dark ambient seven kulaklara hitap edeceğini düşünüyorum.

Spotify/TikTok çağında şarkılar bir dakikanın altına düştü; her şey artık 15 saniyelik videolar için yapılıyor, hedef kitle de buna göre belirleniyor. TikTok trendleri de belirlemeye başladı bir süredir. Böyle bir ortamda, bu dayatmalara sırtını yaslamadan müzik üretmekle ilgili düşüncelerin neler? 

Şimdi büyük laflar edeceğim biraz: alternatif yollar aramak, bulmak, bazen bulamamak ve yeni yollar yaratmak konusunda köklü bir varoluştan geliyoruz. Ayrıca sermayenin, kitle kültürünün taleplerini karşılamak, dillere pelesenk olması, çok tüketilmesi, içime sinmesini sağlayacak kriterler değil. Müzik sanat dalları arasında sanat olduğunu bile çoğu zaman unuttuğumuz, zanaata da yakın en popüler edim. Bu nedenle popülerliği daha az olan sanat dallarında trendler umursanmazken müziğin endüstrileşmesinin bu kadar normalleşmesi farkındalığıma rağmen benim için bile yeni.

Böyle bir ortamda, endüstrinin dayatmalarına rağmen farklı seslerin peşinden koşuyor olmakla ilgili anlatmak istediklerin var mı? Senin gibi müzisyenleri desteklemek neden önemli? Dinleyicilerden beklentilerin neler? 

Albüm sonrasında Spotify listelerine gitmek, kritikle ya da haberle bir dergide yer almak gibi sıradan şeylerin bir ederinin olduğunu, fiyat listesiyle gelen e-postalardan öğrenmem biraz şok ediciydi. Müziğin en az üretimi kadar endüstrileşmiş tüketimi nedeniyle müziğimi, dinler kitlenin doğrudan isimle arayarak bulup dinlemesi dışında pek olasılık kalmıyor. Bu nedenle herkesin ulaşabildiği müzikler diğerlerinden daha iyi olduğundan değil daha fazla yatırım yapıldığından yaygınlaşıyor, bunun farkında olmak önemli. Yani özetle farklı şeyler de tüketmek isteyen dinleyicilere önünüze koyulmasak da bizi bulun ve yiyin demek istiyorum. Neyse ki bu olasılığı mümkün kılan sizin gibi alternatif medyalar var.

Unrelica tek albümlük bir proje mi yoksa devamı gelecek mi? Senin cephende geleceğe dair planlar, projeler neler? 

Umarım tek albümlük değildir. Güzel şeyler planlıyoruz, heyecanlı bir ekibimiz var, planlıyoruz, tasarlıyoruz, üretiyoruz. Yakında tüm parçaların videoları olacak. Diyarbakır’da video art işlerin de yer alacağı bir konser planlıyoruz. Şu sıralar yeni bir konsept albümün düzenlemeleri ve kayıtlarına başladım. Ayrıca yaza doğru Heaven Has Come sırasında kaydettiğim ama albümde yer almayan işlerden de yayınlamak niyetindeyim.

Basın bülteninden

Unrelica’nın ilk albümü olan Heaven Has Come’da müzik, dogmatik kurmaca ile yarı serbest kurmacayı; modüler synth tonları, çok katmanlı mikro ritimler ve klasik orkestrasyon elementleriyle hibritleyerek kavramsallaştırılıyor.

Acı dolu gerçeklik ve mutsuz sonla biteceği belli hayallerin kıskacındaki bireyin hayatta kalma biçimlerine atıfta bulunan şarkı sözleri ise, yer yer eril bir sesten karamsar bir çöküşü, yer yer de dişil bir sesten karnavalesk alternatifle gerçeklik sonrası alaycı bir tezahürü aktarıyor.

Albümü kişisel ve prematüre kıyametlerimize kaldırılan bir kadeh olarak tanımlayan Unrelica; kutsal emanet, yadigar ya da kalıntı gibi anlamlara gelen “relic” kelimesini olumsuzlayarak oluşturduğu ismini, müziği için de bir tanım olarak görüyor.

Meraklısına

Tüm parçaların söz, müzik, düzenleme, icra ve prodüksiyonu Yavuz Cingöz’e ait.

Broken Time, For Whom, It’s Over Again’deki vokaller Cüneyt Cansever’e aittir.
Astral Fall, Heaven Has Come’daki tüm vokaller ve It’s Over’daki geri vokaller Burcu Güler’e aittir.

Unrelic’deki sample, Zeynep Köken’in seslendirdiği “Gara Devem” isimli boğaz havasının ham kaydından işlenerek Levent Ergun’un özel izniyle kullanılmıştır,
Onopordum’daki piyano lickleri Taner Özel tarafından yazılmıştır.

Albümün mix ve mastering işlemleri Maven Mastering’de Burak Ataş tarafından yapılmıştır.

Kapak görseli Gizem Akkoyunoğlu’nun “A Shadow of A Doubt” isimli çalışmasıdır.

Fotoğraflar: Nur Ural