Türkiye’nin İlk Kapsayıcı Vegan Dizisi 1+1 Pandemi’nin Yaratıcıları Anlatıyor

Söyleşi: Sezgin İnceel

Rana, Deniz, Kumpir, 1+1 bir evde pandemi günleri… Türkiye’nin ilk kapsayıcı queer vegan dizisi olarak arz-ı endam eden 1+1 Pandemi ilk sezonunu geride bıraktı bile. Bu heyecan verici projenin yaratıcıları ile konuştuk.

Merhaba Özgün ve Medusa. 1+1 Pandemi çoktan her hafta beklediğim diziler listesine girdi benim. Öncelikle bu güzel yapım için size teşekkür ederim. Türkiye’nin ilk vegan ve kapsayıcı dizisi olmak gibi güçlü bir misyonu var 1+1 Pandemi’nin. Öncelikle vegan ve kapsayıcı dizi olmanın ne demek olduğunu sizden dinlemek isterim. 

Merhaba Sezgin, esas biz güzel yorumun için çok teşekkür ederiz. Projenin ilk aşamalarındayken aldığımız belli başlı birkaç karar vardı. Nasıl bir senaryo ortaya çıkacak olursa olsun dizi vegan, kapsayıcı ve queer olmak zorundaydı. Çünkü queer vegan özneler olarak yeterince temsil edilmediğimizi görmüş ve sektör içindeki yerimizi de deneyimleyecek işlerde çalışmıştık. Özellikle Türkiye’de dizi/film sektörü sanılanın aksine oldukça eril ve toksik bir ortam. Haliyle öyle bir tecrübeden geldiğimiz için ürettiğimiz işte kesinlikle bunun aksi olmamız gerektiğini biliyorduk. Söylediğin gibi çok güçlü bir misyonumuz vardı ama Türkiye’de ilk olduğumuzu ve bunun önemini projeyi hayata geçirmeye başladığımızda fark ettik. 

Bizi okuyanlar için bu kavramları biraz açalım mı?

Bir yapımın vegan olabilmesi için aslında tek bir şartı yerine getirmek gerekiyor: yapımın yalnızca sahne çekiminde değil hiçbir aşamasında hiçbir şekilde hayvan sömürüsüne yer verilmemeli. Yani dekor, makyaj ve kostümler için kullanılan ürünler hayvanlar üzerinde denenmemiş ve vegan olmalı ve set içerisinde yiyecek ve içecek dahil hayvansal ürün içeren hiçbir ürüne yer verilmemeli. Vegan bir yapımda oyunculardan teknik ekibe kadar setteki herkes, vegan olmasalar dahi, vegan etiğine uygun hareket eder. Bunların yanında vegan bir yapım eğer konusu itibariyle bahsedecekse veganizme doğru ve pozitif bir şekilde yer vermelidir ancak veganizmden bahsetmek gibi bir zorunluluğu da yoktur.

Kapsayıcılık ise hepimizin aşina olduğu bir kelime. Ancak sektörde anlamının tam olarak kavranmadığının da farkındayız. Örneğin herhangi bir diziye göstermelik olarak konulan queer ve/veya engelli bir karakter kapsayıcılığı tam olarak karşılamıyor. Evet, görünürlük oldukça önemli ancak sadece ‘göstermek’ yeterli değil. Bir de sadece içerik değil içeriğin nasıl sunulduğu da kapsayıcılığı etkileyen bir faktör. Çünkü farklı engelleri bulunan izleyiciye onların ihtiyaçlarına yönelik çeviri desteği sunulmadığında yapımın içinde istendiği kadar engelli karakter olsun o yapım tam anlamıyla kapsayıcı olamıyor. Çünkü nüfusun neredeyse %10’luk bir kesiminin izleyemeyeceği bir iş üretilmiş oluyor. Haliyle daha proje yayınlanmadan izleyicilerin bir kısmı tamamen dışlanmış ve yok sayılmış oluyor. Yine aynı şekilde seçmelere açık kimlikli queer bir oyuncu katılamıyorsa ya da herhangi bir çalışan set süresince kendini gizlemek zorunda kalıyorsa queer bir karakterin diziye/filme eklenmiş olması o yapımı kapsayıcı yapmıyor.

Bir de öznel bir yerden söylemek gerekirse bu sektörde yıllarca çalışmış biri olarak (Medu), bırakın projelerin vegan ya da kapsayıcı olmalarını, setlerin queer ve/veya vegan çalışanlar için güvenli ortamlar bile olmadığını söyleyebilirim. Günde ortalama 18 saat çalışılan setlerde diğer çalışanlar için üç öğün yemek çıkarken ben kendi yemeğimi evden getirmek zorundaydım. Çünkü basit bir örnekle sade pilav bile yiyemiyordum hayvansal gıda içerdiği için. Bir de minimum 100 kişilik bir setteki tek vegan olduğunuzda zorbalığa uğramadığınız tek bir öğün bile geçmiyor gerçekten. Ayrıca oldukça eril bir ortam olan setlerde queerliğinizden bahsetmek imkansız çünkü güvende değilsiniz. Bu yüzden Türkiye’deki birçok sette ne kadar yetenekli ya da uzman olursa olsun hiçbir trans güvenle çalışamıyor ve sektörün dışına itiliyor. Elbette şunu da belirtmek gerekir ki bir sürü sözlü ve fiziksel tacizin yaşandığı setlerde sadece vegan ve queer olan ben değil navegan cis-hetero kadınlar da güvende değil. Bu yüzden setlerde çalışırken en çok ihtiyaç duyduğum şey güvenli bir ortam sağlanmasıydı. Haliyle yıllardır eleştirdiğim ve benim de muzdarip olduğum şeyleri tekrar üretmek istemedik. Bu yüzden 1+1 Pandemi’de sektörün yüzleşmek istemediği bu iki konuyu en azından kendi projemiz adına çözmek istedik ve küfürden, eril şiddetten, tacizden ve sömürüden uzak bir set kurduk.

Dizinin sesli betimleme ve işaret dili seçeneklerinin olmasının başka diziler için de öncü olmasını temenni ediyorum. Bu neden önemliydi sizin için ve süreç nasıl işledi?

Az önce söylediğimiz gibi kapsayıcılık, queer vegan özneler olarak oldukça üzerinde durduğumuz bir kavram. Ama bu hassasiyet bizim için oldukça özel bir noktaya temelleniyor. Bu farkındalığı geliştirmemizde arkadaşlarımızın payı oldukça büyük. Yıllardır üretilen işlere oranla yapılan çevirilerin ne kadar yetersiz ve geriden geldiğini öznesi olan arkadaşlarımızla aramızda konuşuyorduk. Çünkü işitme ya da görme engelli bir arkadaşımızla güncel bir diziyi/filmi aynı anda izleme şansımız yoktu. Birkaç büyük kanal dizi çevirisi yapıyor ancak bunların da yetersiz kaldığı noktalar oluyor çünkü her kanal kendi projelerini çeviriyor, haliyle birkaç dizi hariç üzerine konuşacağımız ortak bir proje bulmak neredeyse imkansız hale geliyordu.  Bu yüzden arkadaşlarımız aktivist olmalarına rağmen sektör çalışanı olmadıkları için doğrudan bir değişim yapamadıklarından bahsettiklerinde bizim gibi sektörde iş yapan kişilerin değişim yaratabileceğini fark ettik ve ilk adımlarımızı daha 1+1 Pandemi bile ortaya çıkmadan önce Tosun Vegan’da yaptığımız videolarla attık. Tosun Vegan’da Türkçe altyazı seçeneği sunuyor ve bunun yeterli olduğunu sanıyorduk ancak sonradan öznesi olan arkadaşlarımızdan öğrendik ki Türkiye’de işitme engelliler arasındaki akıcı okuma yazma oranı oldukça düşük. Bu da bizi üreteceğimiz projede daha kapsamlı olmaya itti ve işaret dili çevirisi için arkadaşımız Yade Balkaya ile iletişime geçtik. Kendisi de işaret dili eğitmeni ve aktivist olduğu için projemize destek vermeyi kabul etti. Yade, çevirileri yaptığımızda ‘ilk defa çeviri yapmaya ya da anlatmaya gerek duymadan bu diziyi arkadaşlarımla birlikte aynı anda izleyebileceğim’ dediğinde bundan gerçekten çok etkilendik. Çünkü büyük bir misyon olmakla birlikte kapsayıcılık konusu oldukça temel ve insani bir noktaya temelleniyor; birlikte anı paylaşabilmek.

Peki sesli betimleme?

Sesli betimleme desteği için de şöyle bir hassasiyetimiz vardı; uzun yıllardır yakın arkadaşımız olan ve dizinin tema müziğinin yaratıcısı Şebnem Hanım Karakuş 1+1 Pandemi’nin senaryosunu ilk okuyan insanlardan biri. Dizide büyük bir emeğinin olmasının yanında kişisel olarak da dizi ile bağı olan ilk fanımızdı. Haliyle dizi yayınlanmaya başladığında onun izleyemediği/takip edemediği ya da izleyici olarak parçası olamadığı bir iş yapmak istemedik. Aynı zamanda sesli betimleme desteğinin süpervizörlüğünü de üstlenerek doğru ve ihtiyaca yönelik bir iş çıkmasına aracı oldu. Biz de böylelikle en yakınımızdan başlayarak sesli betimlemeye ihtiyaç duyan geniş bir kitleye ulaşmış olduk. Her iki çeviri için de üstencil ya da sağlamcı bir yerden yaklaşmak yerine öznelerle ve uzmanlarla çalışmak, onların bilgisine güvenmek günün sonunda gurur duyduğumuz bir iş çıkarmamıza sebep oldu. O yüzden buradan tekrar Şebnem ve Yade’ye teşekkür etmiş olalım.

Kapsayıcılık bizim için öznel bir meseleydi ama biliyoruz ki öznel olan politiktir. Umarız bu küçük adımlar diğer yapımlara da aracı olur. Hep söylüyoruz ama buradan yine söylemiş olalım, izleyici olarak ihtiyaç duymasanız bile herkesin sizinle eşit bir şekilde takip edebilmesi için yapımlardan işaret dili ve sesli betimleme desteği sunmalarını talep edin.

Pandeminin hayatımızda kapattığı ve açtığı alanları vegan ve queer bir karakter üzerinden okuma fikri bir izleyici olarak beni çok heyecanlandırdı. Sizi böyle bir dizi yapmaya iten motivasyonlar nelerdi?

Geleceğin belirsiz olduğu umutsuz bir karantina anında kendimizi neşelendirmek için ‘farklı şekillerde, başka biriyle karantinaya girmiş olsaydık neler olurdu’ diye kurguladığımız kısa anlar projenin tohumlarını attı. Karantinaya bizden çok daha kötü şartlarda, aynı çatı altında olmak istemedikleri kişilerle giren insanları düşündükçe bu kısa anlar daha kapsamlı bir senaryo taslağına dönüştü. Yıllarca aktivizmini yaptığımız iki alan olan queeri ve veganlığı her işimize yansıtmaya çalıştığımız için ilk senaryo taslağında bu iki büyük temsiliyet alanına yer vermiştik. Bu süreçte hikayenin ana karakteri olan Deniz’i tasarlarken karantinada izleme fırsatı bulduğumuz birçok yeni ve eski yapımın da etkisi oldu. Çünkü izlediğimiz yapımların hiçbirinde tam anlamıyla kendimize ya da queer kültüre dair doğru temsiliyet bulamamıştık. Queer yapımlarda veganlık marjinal ya da dalga konusuydu, vegan karakterin olduğu işlerde de numunelik queer karakterler vardı. Bu durum kendi aramızda bir dizi tartışmaya yol açtı ve sonunda tek bir sonuca vardık: izleyiciler olarak bizim marjinal ya da şekilci olmayan, racon kesmeyen, kimliği ve tercihleriyle dalga geçilmeyen, mükemmel görünmeyen, kusurları olan ‘sıradan’ bir vegan ve queer karaktere ihtiyacımız var. Ancak yine de projeye hayali bir queer vegan karakter tasarlayarak başlamadığımız için Deniz’in kendini oluşturması doğal ve öznel bir süreç sonunda oldu. Çünkü biz de iki queer vegan olarak karantinaya girmiştik. Biz de Deniz gibi vegan peynir bulduğumuzda stok yaptık, uyku ve iş düzenimiz altüst oldu, bol bol bilgisayar oyunu oynadık, stokladığımız hazır gıdaları haddinden fazla tükettik, aylarca pijama giydik ve moralimizin bozulduğu anlarda Kumpir’le konuştuk. Ancak projeyi sadece bize özel olmaktan kurtarmak için ikimizin karışımından oluşan bir karakteri kullanmak istemedik. Haliyle Deniz öznel ve ‘sıradan’ bir yere temellense de zamanla ikimizden de bağımsız biri olarak evrildi.

Gullüm kültüründen de geldiğimiz için hikayeyi Deniz’in mağdur edebiyatına çevirmek istemedik ve süreçle ve içinde bulunduğumuz durumla dalga geçerek süreci kendimiz dahil herkes için daha iyi bir hale getirmek istedik. 

Yaşanan pandemi süreci elbette herkes için farklıydı ama genel olarak tüm dünya için zorlu ve bilinmezlerle dolu bir zamandı. Bu yüzden pozitif kalmak, sabırlı olmak, umudu kaybetmemek ve en kötü günlerde bile birkaç dakikalığına bile olsa insanları güldürmeyi umarak başladık projeye. Elbette uzun bir sürece yayıldığı için şu an o kadar umutsuz bir noktada değiliz ama pandemi süreci hala herkesi maddi ve manevi olarak etkilemeye devam ediyor. Bu yüzden bugünleri gullümle anmak umarım herkes için yaşananları daha katlanabilir kılıyordur.

 Vegan-navegan ilişkiler bir şekilde ana akım dizilere girerlerse genelde bu çok stereotipik oluyor. Sonunda varılan yer de nedense hep veganların “garip” ya da “düzeltilmesi gereken” insanlar olduğu oluyor. Bu karikatürleştirme durumunu farklı bağlamlarda da görebiliyoruz ne yazık ki. Okuduğum bir araştırmada Almanya medyasında Türkiye kökenli karakterlerin çoğunlukla yeteri kadar iyi Almanca konuşamayan bireyler olarak yansıtıldıklarını görmüştüm mesela. Sizce ana akımda queer’ler, veganlar, göçmenler, engelli bireyler gibi gruplarla ilgili gördüğümüz bu ötekileştirmenin sebebi ne? Sizin yaptığınız gibi bunlara alternatif işler ortaya koyarak bunun önüne geçebilir miyiz ya da sürece etki edebilir miyiz? 

Bu noktada bizce en büyük etken kendinden farklı olanı tanımamak ve bu şekilde oluşan/oluşturulan önyargılar ve fobiler. Çünkü her zaman anaakım farklı olana karşı bir tavır alıyor. Bu tavır bazen görmezden gelme, bazen aşağılama, bazen de kendine benzetme olarak karşımıza çıkıyor. Vegan karakter üzerinden örneklersek anaakımda ya hiç vegan görmüyoruz ya da gördüğümüz vegan karakterlerin neredeyse tamamının ‘garip’ tipler olduğunu ve bir noktada ‘doğru yolu’ bulup naveganlaştıklarını seyrediyoruz. İzleyiciler de bu tip işleri gördükçe queer/vegan kişilere karşı günlük hayatta da aynı dizide gösterilen tepkiyi veriyor. Bu döngüyü kırmak için doğru temsil örneklerini görmek çok önemli. Mesela hepimizin hayranlıkla izlediği Avrupa Sineması bile bir günde queer kapsayıcı olmadı. Şu an güçlü bir dijital platform olan Netflix’in uluslararası güncel işlerinin hepsinde en az bir tane farklı bir azınlık mensubunu, engelli ve/veya queer bir karakteri görüyoruz. Sosyal medyada bunun dalgası geçilse de Netflix böyle bir yaklaşımı bize sunana kadar tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi her dizinin/filmin içinde yer alabileceğimizi hayal edemiyorduk. Ancak burada şöyle bir sorun var uluslararası işlerde olduğu kadar yerelde görünür değiliz. Hala arthouse birkaç film dışında doğru temsil edilmiş ve izleyicisine açık kimlikli queer karakter göremiyoruz. Senaryolar üretilse bile karakterler bir şekilde gizleniyor ya da sansürleniyor. Anaakım dizilerde çok fazla “modadan anlayan gey” stereotipi gördük ancak bir tanesinin bile kimliğine dair somut bir bilgi edinemedik. Bazı ipuçları bize verildiği için bu karakterlerin queerliğini varsayıyoruz ve bir noktada aslında yönelim atamış oluyoruz. Bu yüzden özellikle Türkiye gibi çok ciddi bir ekonominin döndüğü bu sektörde görünmez olmak oldukça can sıkıcı.

“Klişelerin ötesinde temsiliyetlere ihtiyacımız var!”

Bir yandan da şu var; görünür olduğumuz birçok filmde de yine klişelere saplanıyoruz. Evet, bir zamanlar bunları konuşmak çok önemliydi ancak artık her biri birbirinin benzeri olan açılma hikayelerini dinlemek istemiyoruz. Benzer bir yerden konuşulması gereken bir konu olsa da şiddete uğradığımız ya da öldürüldüğümüz işleri artık görmek istemiyoruz. Çünkü bu işler bizi tektipleştirmenin de ötesinde, bize tek bir kaderi layık görüyor. Üstelik bu durum bir noktada şiddet pornografisine de dönüşüyor ve yaşanılan travmaların tetiklenmesine sebep oluyor. Bizim artık HIV+ olduğu için acılar içinde ölen eşcinsel erkek yerine HIV+ olmasının ajitasyonunun yapılmadığı ve ölüme mahkum olmayan queer bir karakteri (çünkü HIV+ politikası artık bu noktada değil, çünkü artık HIV+ ölüm sebebi olmaktan çıktı) ya da seks işçisi olduğu için öldürülen bir trans kadın yerine günlük dertleri olan ‘sıradan’ bir transı görmemiz gerekiyor. Elbette tarihsel olarak bu acılar yaşandı, unutulmaması ve gelecekteki kişilerin de bunlardan ders çıkarması gerekiyor ancak sürekli tek konumuzun bunlar olması bizi marjinalize ve kriminalize ediyor. Bu yüzden ne kadar çok çeşitli ve günlük dertlerimize dair hikaye görürsek günlük hayatımızın da bununla doğru orantılı bir şekilde gerçekleşeceğini biliyoruz. Burada çok sevdiğim ve tezimde de çalıştığım (Medu) için Something Must Break’ten örnek vermek istiyorum. Filmde Ellie’nin normlara uyan mutlu LGBTİ+ olmak yerine mutlulukla kuir olmayı seçmesi filmin mutlu/mutsuz sonundan ziyade queer kimlikler için mutlu bir son ve böyle bir durumu izlemek yöneliminden ve kimliğinden bağımsız olarak izleyicinin queerlik konusundaki algısını ve davranışını etkiliyor. Bu yüzden benzer işlerin bizim sinemamızda ya da dizilerimizde de görünmesi gerekiyor. Böylece izleyicinin en iyi ihtimalle dramlar içindeki queer’e acıdıkları, en kötü ihtimalle ise yok etme konusunda kararlı oldukları korkunç bir tablodan kurtulabiliriz.

Dizinizin yapımcısı Yumurta Yapım Sanat, aynı zamanda bu sene Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Nihal Yalçın ile En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazanan Zuhal filminin ortak yapımcılarından. Bu buluşma nasıl gerçekleşti?

Yumurta Yapım değerli projelerin parçası olan küçük ölçekli bir arthouse film şirketi. Ayrıca Yumurta Yapım’ın, dolayısıyla da Öykü Canlı’nın yalnızca Zuhal ile değil ürettiği diğer işler ile de birçok uluslararası festival ve ödül tecrübesi var. Bu bağlamda başarılı işlerin parçası olan bir yapım şirketi ile çalışmak bizim için heyecan vericiydi. Öykü ile proje ortaklığı kurmadan önce queer karakterin merkezde olduğu bir film projemiz vardı. Bu proje ile de yine Türkiye Sinemasında denenmeyen bir şeyi denemeyi planlıyorduk. Haliyle bizim de kendimizi rahatça ifade edebileceğimiz ve sınırlandırılmadan birlikte queer bir iş üreteceğimiz bir yapımcıya ihtiyacımız vardı. Aslında tüm yapımcıların bu yaklaşımda ve vizyonda olmaları gerekiyor ancak ne yazık ki Türkiye’de işler bu şekilde işlemiyor. Haliyle aradığımız güvenli ortamı kurabileceğimiz biri olarak Öykü ile çalışmaya başladık. Ancak biz proje geliştirme aşamasındayken pandemi sürecine girdik ve film sektörü sekteye uğradı. Bir süre daha umudumuzu koruyup karantinada uzaktan çalışmaya devam ettik. Ancak queer bir arthouse film projesinin normal şartlar altında bile fon bulmakta zorlandığı bir sektör içerisindeyken pandemi sürecine girmemiz projenin hayata geçirilmesinin önünde büyük bir maddi engel oluşturdu. Bu durum başlangıçta bizi oldukça kötü etkiledi. Ama hepimizin umutsuz şekilde girdiği karantina bir şekilde bize yeni bir proje fikri olarak döndü. Hemen bu fikri Öykü ile paylaştık. O da böyle karamsar bir ortamda farklı bir komedi işi üretmenin güzel olacağı konusunda bizle hemfikir oldu ve 1+1 Pandemi üzerinde çalışmaya başladık.

Dizinin bir bölümünde Zuhal Olcay’ın unutulmaz şarkısı Süreyya’nın Queer Elizabeth versiyonu kullanılıyor. Nereden aklınıza geldi bu şarkı ve nasıl gerçekleşti bu buluşma? Dizinin ilerleyen bölümlerinde başka queer müzisyenlerle işbirlikleri de olacak mı?

Pandemi sürecinde çok fazla ‘nostalji’ yapma fırsatı bulduk ve 70’lerden günümüze birçok şarkıyı tekrar keşfettik. Çocukken dinlediğimiz için sözlerine hakim olmadığımız ve queer tandansını sonradan algıladığımız çokça şarkı oldu. Bir noktadan sonra kendimizi parçaların queer okumalarını yaparken bulduk. O  şarkılardan biri de Süreyya’ydı ve bu şarkıyı senaryoyu yazarken birçok kez dinledik. Bizce Süreyya’yı queer yapan en büyük etmenlerden biri kadına ithaf edilen bir şarkıyı Zuhal Olcay’ın söylemesi ve bunu alışıldığın dışında yorumlaması. Ancak Zuhal Olcay ne yazık ki yeterince takdir edilmemiş ve değeri bilinmemiş kadınlardan biri.

Böyle bir süreç yaşarken gündelik hayatımızdan ve 1+1 Pandemi’den bahsettiğimiz arkadaşımız Yavuz Cingöz (Unrelica) grup üyesi olduğu Queer Elizabeth’in Süreyya cover’ı üzerinde çalıştıkları müjdesini verdi. Halihazırda parti bölümümüz için müzik arıyorken bu parçanın denk gelmesi bizi çok mutlu etti. Parçayı kullanabilmemiz için Yavuz hem çalışma süreçlerini hızlandırdı hem de Vedat Sakman’dan cover için onay aldı. Böylece Zuhal Olcay’la özdeşleşmiş bir şarkının çok değerli queer yorumunu kullanabildik. Bu arada Yavuz’un bize tek iyiliği bu olmadı. Arkadaşımız Şebnem Hanım Karakuş’un bestelediği tema müziğimize bir remix hazırladı. Açıkçası Yavuz’un Unrelica ismiyle yaptığı elektronik darkwave müziğinin fanları olarak biz bu remixe bayıldık. İzleyicilerimiz de final bölümümüzle birlikte dinleme şansına erişecekler.

Ürettiğimiz işlerde komünitemizle dayanışmayı ve birbirimize destek olmayı çok önemsiyoruz. Bu yüzden sadece müziklerde değil görsellerde de queer sanatçıların eserlerine yer verdik. Çünkü sektörümüz fark etmeksizin hepimiz bu coğrafyadan izler taşıyan queer işler yapıyoruz ve birlikte olmanın bizi daha da güçlendireceğine inanıyoruz. Bunun için müziklerde Akış Ka, Çiçek Çocuk, Mx. Sür, Q-Bra, Unrelica ve Queer Elizabeth ile; görsellerde Arel Talu, Gizem Winter, Kanka Productions, Nilbar Güreş ve Sınırsız Sergi Sanatçılarının eserlerini; Siyah Pembe Üçgen’in çıkardığı Türkiye queer tarihi için çok önemli bir kaynak olan 90’larda Lubunya Olmak kitabını kullandık. Bizimle dayanıştıkları için buradan kendilerine tekrar teşekkür edelim. Biz yaptığımız bu seçimlerle ait olduğumuz komüniteye bağımızın altını çizmiş olduk. Çünkü 1+1 Pandemi, öznelerin elinden çıkan ve yerel queer komüniteden beslenen queer bir iş.

Son olarak dizi ne kadar sürecek? Başka projeleriniz de var mı? Hayranlarınız sizlerden neler beklesinler? 

Maalesef 1+1 Pandemi’nin ilk sezonunun finaline oldukça yaklaştık. Bu sezonu kendi içinde bütün bir hikaye olarak tasarladık. Sezon finaliyle ilgili spoiler vermeyelim ama ilk sezonu Rana ve Deniz için kritik bir eşikte bıraktık. Bu şekilde tasarlamamızın sebebi gelecek sezonun kesin olmamasıyla ilgiliydi. Tabii ki dizinin gelecek sezonlarla devam etmesini istiyoruz ancak bu ne yazık ki sadece bizim elimizde değil. Biz yola Türkiye’nin ilk vegan, queer ve kapsayıcı dizisi olarak çıktık, bu projenin devam edebilmesi için Türkiye anaakımı için oldukça radikal konular olan veganlık ve queerliğin işlendiği bir dizinin başarılı olduğunun görülmesi gerekiyor. Çünkü biz ilk sezonu sektörün durduğu bir noktada çok kısıtlı imkanlarla çektik. Ama projenin gelişerek daha iyi bir noktaya gelebilmesi için maddi ve manevi desteğe ihtiyacı var. Bu şu demek; sonraki sezonların gerçekleşebilmesi için sponsorların ve yatırımcıların bu işe yatırım yapması gerekiyor. Ancak şu aşamada queerlik ve veganlık oldukça riskli görüldüğü için destek bulmakta zorlanıyoruz. Yatırımcıların gözünde 1+1 Pandemi dizisinin ‘riski’ ise dizinin izlenme ve beğeni oranıyla ölçülüyor. Bu nedenle şu aşamada daha fazla queer ve daha fazla vegan işin ortaya çıkabilmesi için izleyicilerimizin bize ve bizim gibi projelere gösterdikleri destek çok önemli ve belirleyici bir kriter. Yani aslında devam sezonunlarının olup olmayacağı tamamen izleyicilerimize bağlı.

1+1 Pandemi bizim ilk göz ağrımız olmakla birlikte gerçekleşmesi için çabaladığımız başka projelerimiz de var. Bunlardan bir tanesi az önce bahsettiğimiz, yapımcımız Öykü Canlı ile üzerine çalıştığımız uzun metraj queer sinema projesi. Ancak bu projede de tıpkı 1+1 Pandemi’de olduğu gibi konu queer olunca fon bulmakta oldukça zorlanıyoruz. Bu nedenle söz konusu projemizi üzerinde iki yılı aşkın süredir çalışmamıza rağmen hayata geçiremiyoruz. Elbette pes etmiş değiliz, fon ve destek arayışlarımız devam ediyor. Bir yandan proje geliştirme aşamasında olan başka fikirlerimiz var ancak onlar da yine queer sinemaya ait oldukları için hayata geçirilmeleri için benzer süreçleri tekrar tekrar yaşamamız gerekiyor. Yine de bizler gibi queer sinemacılar için bu sürecin tamamen umutsuzlukla dolu olmadığını da kişisel tecrübelerimizden yola çıkarak söylemek istiyoruz. Çünkü bahsettiğimiz projemiz için destek arayışındayken 1+1 Pandemi’yi gören ve başka queer sinemacılarla çalışma arayışında olan bir aktivist ile yollarımız kesişti. Şu an kendisiyle bir belgesel projesi üzerine çalışıyoruz. Henüz sürecin çok başında olan projemizi tamamladığımızda uluslararası queer sinemaya ait güzel bir iş ortaya çıkacak.

Son olarak şunu söyleyebiliriz; bizi takip edenlere hangi sırayla hangi fikirlerimizin hayata geçirileceğinin garantisini ne yazık ki veremiyoruz ancak şunun sözünü verebiliriz ki yapacağımız projeler tacizden ve eril şiddetten uzak, kadın ve queerler için güvenli alanlarda üretilmiş, farkındalığı yüksek, kapsayıcı ve queer işler olacak.

Bu soruları sorarak bizi terlettiğin için tekrar sana, uzun cevaplarımızı sabırla okuyan Velvele okuyucularına ve desteklerini esirgemeyen izleyicilerimize teşekkür ederiz. Yeni bölümlerde ve projelerde görüşmek üzere.

Instagram
Twitter

Tüm bölümler

Tüm bölümler işaret dili

Tüm bölümler sesli betimleme

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.