Lora ve Birileri

I. Profesyonel bir oyun eleştirisi

Geçen Kasım ayında, İstanbul’dayken Mithat Ozan Küren’in yazıp yönettiği “Lora ve İlyas Özçakır’ın yönettiği “Birileri: Öykü, Onur, Ferda oyunlarını izleme şansını yakaladım. Bu iki oyunu izledikten sonra kimliğime ve benliğime dair birçok soruyu kendime sordum. 

İki oyun da geç kapitalist hayata karşı bireysel mücadeleler veren şehir insanlarını konu alıyor. İki oyun da görselliği bir adım geriye alıp izleyiciyi günümüzde insan olmaya ve bu sistemde yaptığımız seçimlerimizi sorgulamaya davet ediyor. Lora ve Birileri: Öykü, Onur, Ferda’nın ortak derdi, istediğini yapamayan günümüz insanlarının mutsuzluğunun kaynağı apaçık belirliyken içinde kıvrandıkları sistemin onları sürekli kendilerinden şüphe ettirmesi. Bu soruna çare bulma noktasında oyunların iyimserlik dozları birbirini tutmuyor. Kimi yazarlara göre günümüz insanı bu çıkmazdan kurtulamayacak, kimilerine göre de hala umut var. 

Mithat Ozan Küren’in Lora’sı yapması gereken işleri sürekli erteleyen ve bunu her defasında kafasına takıp düşünerek kendine eziyet eden ve ertelediği işleri ertelemeye devam eden Lora’nın Birisi’yle yaptığı konuşma, tartışma ve hesaplaşmalara dair. Oyunu izlerken Lora’yı anlayıp kendi erteleme girdaplarınızı düşünüyorsunuz haliyle. Ben de Lora gibi miyim? Etrafımda Lora gibi kimler var? Bu tanıdık soruları kafama çok taktığım için oyun sırasında bir noktada sahneye atlayıp Lora’yı sarsmak istedim. Yazar birçok kişinin benim gibi hissedeceğini tahmin etmiş olacak ki oyuna Birisi karakterini koymuş. Birisi tüm soruları sakince sizin için de soruyor. Lora ve Birisi tartıştıkça size sadece sahnedeki hikayeyi alıp kendi hayatınızdaki sorunlarla yüzleşmek kalıyor. Lora’nın izleyiciye yaşattığı deneyim izleyicinin oyundan almak istediğine doğrudan bağlanmış durumda. Bir saat boyunca postmodern bir oyun izledim diye de çıkabilirsiniz salondan, kendime dair yüzleşmediğim ne var diye sorarak da. Lora rolünü üstlenen Çağdaş Ekin Şişman’ın ve Birisi’ne hayat veren Mehmet Okuroğlu’nun dinamik oyunculuğunun oyunun üzerinizdeki etkisini arttırdığını unutmayın. Oyunun İstanbul’daki gösterimlerini yakalamak için takip edebileceğiniz linki buraya bırakıyorum.

İlyas Özçakır’ın yönettiği Birileri: Öykü, Onur, Ferda’nın mesajı Lora’nınkinden biraz daha direkt. 2021’de başlayan ve 2026’ya kadar devam edecek olan Birileri projesi İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 30 maddesini 30 kısa oyuna dönüştürüp seyircilerle buluşturuyor. Hala gösterimi süren Öykü, Onur, Ferda üçlemesi bu projenin ikinci adımı. Lora’nın da başrolünü üstlenen Çağdaş Ekin Şişman’ın kaleme aldığı Öykü’nün hikayesi, sosyal medyada paylaştıkları nedeniyle kurumsal dünyada başına gelmedik kalmayan bir profesyonelin yaşadıkları hakkında. Öykü’nün yaşadıkları bildirgenin özel hayatla alakalı 12. maddesinin uygulanabilirliğinin önündeki piyasacı ve kurumsal engelleri gözler önüne seriyor. Ödüllü tiyatro yazarı H. Can Utku’nun yazdığı Onur’un hikayesi aynı beyannamenin 16. maddesinin LGBTİ+’lar için görmezden gelinişini Türkiye’de yaşayan bir cis geyin gözünden anlatıyor. Alis Çalışkan’ın kaleme aldığı Ferda’nın hikayesi ise 19. maddedeki ifade özgürlüğü üzerine bir metin. Bir yazar olarak neyi yazıp neyi yazamayacağını tartan Ferda da üçlemenin diğer iki karakteri gibi “sisteme” tosluyor. Hem kurumsal dünyada var olan hem de yazarlık yapmaya çalışan bir cis gey olarak oyunların üçü de bana bir şeyler anlattı. Çıkışta oyunu birlikte izlediğim arkadaşlarla özellikle Onur karakterinin metni, rejisi ve canlandırılması konularında anlaşmazlığa düştük. Tiyatro Öteki Hayatlar’da birçok marjinalize edilmiş kimliği sahneye taşıyan H. Can Utku’nun metnini ve Özgür Yetkinoğlu’nun oyunculuğunu oldukça inandırıcı ve güçlü buldum, ancak arkadaşlarım bana katılmadı. Velvele okuyucuları bu oyunu izlerlerse -ki izlemenizi kesinlikle tavsiye ediyorum- ne düşünürler, merak ediyorum. Oyunun bir sonraki gösterimleri hakkında bilgiyi buradan alabilirsiniz.

Lora ve Birileri: Öykü, Onur, Ferda yaşadığımız (post)modern hayatları, şehrin ve karmaşasının her gün işten eve dönerken üzerimizde bıraktığı sıkışmışlık hissini, özgürce üretme yolumuza piyasanın koyduğu taşları, başkalarının yargılarıyla sınırlanan aşkları ve gelecek planlarını sorgulamak için ideal oyunlar. Umarım Aralık’taki gösterimleri yakalarsınız.  

II. Profesyonel bir oyun eleştirisinin pek profesyonel olmayan devamı

Lora ve Birileri: Öykü, Onur, Ferda ile ilişkim onları izlemem ve aralarında bir paralellik görmemden daha karmaşık. Çünkü bu iki oyunun her yerinde üniversiteden çok yakın arkadaşlarımın alınteri var.

2007’de, yağmurlu bir bahar günü ev arkadaşım Ozan’ın önerisiyle Galatasaray Üniversitesi Tiyatro Topluluğu’nun (GSÜTT) Fransız Kültür Merkezi’ndeki Canlı Maymun Lokantası gösterimini izlemiştim. Güngör Dilmen’in sıkı bir ABD ve sömürgecilik eleştirisi yaptığı metin, Tonguç Dikme’nin rejisiyle yeniden hayat bulmuştu ancak ben izleyip büyülendiğim her işte olduğu gibi ilk defasında oyunun derinliğini kavrayamamıştım. Kadrodaki iki oyuncunun, Çoo’yu oynayan İlyas’ın ve Garson’a hayat veren Ekin’in, performanslarına o kadar hayran kalmıştım ki, oyunun konusunun ne olduğunu sonrasında oyunu üç defa daha izleyince tam olarak kavrayabilmiştim. Bu hayranlıktan sonra hemen GSÜTT’ye katılıp hem sahnede izlemeye doyamadığım o oyunculardan tiyatronun amatör inceliklerini öğrendim, hem de onlarla arkadaş oldum. Amatörce de olsa tiyatro ile uğraşmak kendimi bulmama yardım etti. GSÜTT’ye girdikten sonra kendimi daha rahat bıraktım, bir sene sonra da dolaptan çıktım. İki oyuncuya hayran olup girdiğim tiyatro topluluğu yılların beceremediğini başarmış, beni ben yapmıştı.

Ben üniversiteden sonra tiyatro yapmayı bıraktım, ancak o dönemden çoğu arkadaşım tiyatroya profesyonel bir şekilde devam etti.

15 sene sonra o yağmurlu bahar gününün üç önemli karakteriyle yine tiyatro sahnesinde karşılaştım. İnsanın yıllardır tanıdığı en yakın arkadaşlarının profesyonel bir şekilde yaptığı sanatı izlemesi biraz gerçeküstü bir his. GSÜTT’deyken sürekli “acaba bundan on, yirmi sene sonra yine tiyatroyla alakalı şeyler yapacak mıyız,” diye hayal kurar, gazetelerde ödül haberlerini okurken “birgün ben de arkadaşlarımın da güzel haberlerini gazetelerden alacak mıyım” diye kendime sorardım. GSÜTT’den yolu geçen pek çok arkadaşım geçen 15 senede profesyonel olarak çok sağlam işlere imza attılar: Tiyatro Öteki Hayatlar ve Sarı Sandalye gibi oluşumlarda ödül kazanan birçok oyun sahnelediler; Fringe İstanbul’u organize ettiler. Aynı toplulukta oyunculuğa ve yönetmenliğe başlamış arkadaşlarım Antalya Film Festivali ve İstanbul Film Festivali’nden oyunculuk ve senaryo ödülleriyle döndüler. (Bu başarıların hiçbirisi GSÜ Mezunlar Derneği’nin üyeleriyle paylaşmaya değer gördüğü başarılar olmadı bu arada, ancak bu başka bir yazının konusu.) Benim üniversiteden tanıdığım bir sihrin ülkedeki sanat kurumlarının dikkatini çekmesi, sanatseverlerin bu sihire ortak olmak için bilet alması yıllar önce kurduğum hayallerin gerçekleştiğini gösteriyordu. Lora ve Birileri: Öykü, Onur, Ferda’yı biraz bu nedenle de büyük bir zevkle izledim.

Ancak bu oyunları izlerken başka kültürel ürünleri izlerken veya deneyimlerken başıma gelmeyen bir şey oldu. Oyunları yazmış ve sahneye koymuş insanlarla olan yakın ilişkim nedeniyle sahnedekileri “bir oyun” olarak görmem oldukça zorlaştı. En yakın arkadaşlarınızın bir role nasıl hazırlandıklarını, yönetmenle girdikleri tartışmaları ya da gündelik hayatta basit şeylere verdikleri nevi şahsına münhasır tepkileri avucunuzun içi gibi bilirken yazdıkları, oynadıkları, yönettikleri oyunları nasıl incelersiniz? Ozan’ın kaleminden çıkan hikayedeki olayların gerçekleşme zincirini o kadar iyi tanıyordum ki bir noktada Lora’nın yapacaklarını tahmin etmeye başladım. Oyunda Lora “Kimseye Etmem Şikayet”i söylerken karakteri canlandıran Ekin’in yüzünün aldığı şekli ben rakı masalarında birlikte söylediğimiz şarkılardan bildiğim için, oradaki oyunculuk seçiminin ne ifade ettiğini düşünmeden sahnenin duygusuna kapıldım gittim. Hayata çekingenlikle yaklaşan Onur karakterini izlerken adeta İlyas’ın bana veya başkasına tam bitmemiş bir projesini anlatırkenki çekingenliğini izliyordum. Oyunları yazıp sahneye koyanlar bu kadar yakınım olunca bir yandan metinlerin sorduğu sorularla boğuştum, bir yandan da son yirmi senem gözümün önünden uzun bir tiyatro oyunu gibi geçti. (Sanırım öleceğim gün bir film şeridi yerine arkadaşlarımın sahnelediği oyunların bir kolajını görmek istiyorum.) Shakespeare “Size Nasıl Geliyorsa” oyununda “Dünya bir sahnedir…” diye başlayan o ünlü lafını ederken acaba bundan mı bahsediyordu? 

Arkadaşları oyunun içinde görmenin yanında işin bir de kendini oyunun içinde görme tarafı var tabii. Bir yandan kurumsal şirketlerle iş yapan, bir yandan da yazı yazan bir cis gey olarak Birileri’ndeki üç karakterin çatışmalarında kendime dair bir şeyler buldum. Ancak Lora’da bazen direkt kendimi görmek oldukça ilginç bir histi. Ozan’ın sahnede kurduğu dünyada onunla geceler boyu ettiğimiz sohbetlerin izini değil, neredeyse birebir aynılarını gördüm. Bazen Lora’da, bazen Birisi karakterinde benim onu sorumluluklarına dair sorgulamalarımın, onun beni hayata bakışımdaki katılığa dair sınamasının, bazen ikimizin de “yeter artık” deyip tüm sorumluluklarımızı görmezden gelmelerimizin ya da “yeter artık” deyip günlerce konuşmamamızın izleri değil, suretleri vardı. Lora Ozan’la dostluğumuza dair bir oyun değil; ancak dostluğumuzun beslediği bir oyun. İnsan her türlü sanat eserinde kendine dair bir şeyler bulabiliyor ancak bir eserde direkt kendini görünce durum biraz farklılaşıyor. Sanki Ozan Lora’da bana dair de bir şeyler çözmüş, bu aydınlatma halini bir hediye gibi sahnenin tepesine bırakıp geri çekilmiş. Gerçekliği kurguya taşımanın her zaman olumlu sonuçlanmadığının da farkındayım. Edebiyat dünyasında 2000’li yılların başında Aslı Erdoğan’a yapılan mizojinist düşmanlığı hatırlayanlar olacaktır. Gerçekliği kurguya, şiire, yazıya aktarırken o gerçekliği paylaştığımız insanlara karşı ahlaki kimi sorumlulukları yerine getirmemiz gerekiyor. Bir insanı, bir paylaşımı, bir durumu yazarlar olarak neden kelimelere taşıyoruz? Neden cümlelerle o yaşanmışlıklara yeniden hayat veriyoruz? Bu soruların cevaplarını cesaretle verip o cevapların arkasında durabilmek sanırım bu tip bir aktarımın en önemli kısmı. 

Lora ve Birileri: Öykü, Onur, Ferda’yı izlemek benim için aynalarla dolu bir koridora girip geçmişe gitmek gibiydi. Üniversiteye mühendislik, siyaset bilimi, sosyoloji, uluslararası ilişkiler gibi şeyler okumak için girip, tiyatrocu ve yazar olarak çıkma hikayemizin bir diğer sayfasıydı. Eğitim kurumlarında öğrencilerin yaptığı sanat desteklenince sanatın pozitif gücünün illaki o kurumun dışına taşıp başkalarını da bulduğunun mütevazı bir örneğiydi. Tüm bunlar hayalperestliğe devam etmem için bana da güzel bir neden oldu.