Meenakshi Gigi Durham: “Toplumsal ve Cinsel Adalet Mücadelesinin Bir Parçası Olduğum İçin Mutluyum”

Akademisyen, yazar ve trans müttefiki Meenakshi Gigi Durham’ın Düşbaz Kitaplar’dan çıkan son kitabı Me Too: Medyadaki Tecavüz Kültürünün Etkisi ile #metoo hareketi üzerine oldukça kapsamlı bir inceleme sunuyor bize. Bir hareketin ve bir Twitter etiketinin tarihini anlatırken, eksiklikleri ve eleştirileri de atlamadan oldukça detaylı bir çerçeve çiziyor. Durham’ın bu kitabını Türkçeye kazandırdığım için çok mutluyum. Çeviriyi yaparken hem konuya hem kitaba dair kafamda dönüp duranları, merak ettiklerimi de bu röportaj aracılığıyla kendisine sorma imkânı buldum. Türkiye’de de büyük ses getiren #metoo hareketi üzerine daha fazla konuşulması, daha fazla yazılması gerektiğini düşünüyorum; bu kitabı bu anlamda hem ilklerden olduğu için önemsiyorum hem de arkasından yazılacak başka metinlere de ilham olacağına inanıyorum. 

Her şeyden önce, “Me Too” üzerine kapsamlı ve eleştirileri de dışarıda bırakmayan bir kitap yazdığınız için çok teşekkür ederim. Çevirmekten keyif aldım ve bazen de tetiklendim; bazen aklıma çeşitli sorular geldi ya da bazı konulardaki düşüncenizi merak ettim. Şimdi bu soruları sormaya çalışacağım. Umarım cinsel şiddetin ifşa edilmesi konusunda başka çalışmalar da yaparsınız.

Kitapta çok sayıda tecavüz mitinin varlığından bahsediyorsunuz. Bu mitlere her alanda ve her yerde, hatta beyanın esas olduğunu belirterek cinsiyet eşitliğini temel aldığını dile getiren kurumlarda dahi rastlıyoruz. Medya kendi gücünü kullanarak bu tecavüz mitlerine son vermek için ne yapabilir?

Medya, özellikle feminist yayınlar ve web siteleri gibi alternatif medya ve yanı sıra sosyal medya, yani eleştirinin ve aktivizmin yapılabileceği ve hayatta kalanların seslerinin duyulabileceği alanlar direniş ve tecavüz karşıtı aktivizm için etkili bir güç olabilir. Elbette ki sosyal medyada trolleme, özel bilgilerin kamuya açık bir şekilde yayınlanması (doxing) ve yanlış bilgilendirme de yaygın. Yapabileceğimiz en iyi şey, ilerici aktivizm için güvenli alanlar yaratmak ve bunları gerçek dünya pratikleriyle ilişkilendirmek.  

Ana akım medyanın genellikle tecavüz mitlerine karşı çıkmaktan ziyade onları devam ettirdiğini de ortaya koymak önemli. Bunu değiştirmek için medya çalışanlarına cinsel şiddet hakkında etik ilkeler çerçevesinde ve hayatta kalanları/kurbanları suçlamaksızın nasıl haber yapacakları konusunda net yönergeler verilmesi gerekir. Kuzey Amerika özelinde gayet iyi bir kaynak önerebilirim: Dart Center’s tip sheet on reporting on sexual violence

Hemen her cinsel şiddet ifşasında faile sert tepki gösterenlerin “iptal kültürüne” hizmet ettiği söyleniyor. Diğer bir deyişle, “masumiyet karinesinin” ihlal edildiğinden şikâyet ediliyor. Fakat ben “beyanın esas alınması” ve “masumiyet karinesinin” birbiriyle çelişen ilkeler olduğunu düşünmüyorum. Bu konu hakkında siz ne düşünüyorsunuz?

Evet, ben de bu ikisinin mutlak surette çelişkili olmadığı fikrine katılıyorum. Aslına bakarsanız, cinsel saldırıların çoğu bildirilmiyor ve araştırmalar bildirilenlerin pek azının asılsız veya yalan olduğunu gösteriyor. Bildirimlerin yaklaşık %95’i doğru ve gerçeğe dayalıdır. Ve esasen çoğu zaman, tecavüzler bildirilse bile soruşturulmuyor ve fail eyleminin sonuçlarıyla yüzleşmiyor. Bir failin cinsel saldırıda bulunduğuna dair kanıt varsa, o kişiyi bu eylemden sorumlu tutmak “iptal kültürü” ile aynı şey değildir. Cinsel saldırı beyanını ciddiye almak, onu durdurmanın tek yoludur. Herhangi bir suç ihbarının araştırılması ve kanıtlarla doğrulanması gerektiğini de vurgulamak isterim. Fakat mesele şu ki, cinsel saldırı vakalarının pek azı ceza adaleti sisteminde kendine yer buluyor, kaldı ki sistem de bildirimlere her zaman karşılık vermiyor.  Böyle olmakla birlikte, failleri kınamanın ceza adaleti sisteminin dışında başka etkili yolları da var. Cinsel istismar, saldırı ve tacizle ilgili kamusal söylem, bu konulara dair bilinç yükseltmek açısından çok önemli ve bu “iptal kültürü” ile aynı şey değil. Bütün bunların yanında şunu da söylemek isterim: Hayatta kalanların sağaltımı tecavüz karşıtı aktivizmin ayrılmaz bir parçasıdır. 

Kitapta erkeklere yönelik tecavüzden bahsetmenize çok sevindim. Bu pek üzerine konuşulmayan bir konu. Erkeklere yönelik tecavüz yeterince politikleştirilmediğinden pek görünür değil. Görünür kılmak için sizce neler yapılabilir?

Erkeklere ve oğlan çocuklarına yönelik cinsel şiddetin sıklığını gizlemeye ve inkâr etmeye hizmet eden geleneksel erkek kültürüne dair çok mesele var. Biz bu meselelerle muhatap olmaya daha yeni başlıyoruz. Erkekliğin güçlü, saldırgan, duygusuz vb. olarak inşa edilmesi ve erkeklerin cinsel aktörler ve kadınların cinsel nesneler olduklarını dikte eden heteronormatif mit, cinsel şiddete maruz bırakılan erkeklerin damgalanmasına sebep oluyor. Cinsel şiddete maruz bırakılan erkekler utandırılıyor ve sessizleştiriliyor. Yaşadıklarını rapor etmek ve yardım bulmak erkekler için kadınlara göre çok daha zor. Erkeklerin maruz bırakıldığı cinsel şiddet hakkında daha destekleyici bir kamusal söyleme, bu konunun daha bilimsel analizine, hayatta kalan erkekler için daha fazla kaynağa, bu konuda daha bilgili ve etik prensiplere dayalı gazeteciliğe ve erkeklere yönelik cinsel şiddetin LGBTQİA+ ilişkiler de dahil olmak üzere çeşitli ilişki formları içinde gerçekleşebileceği gerçeğinin daha sağlam kabulüne ihtiyacımız var.

Neden cinsel şiddetin ayrıntılarını vermeyi ​​(penetrasyon biçimi vb.) tercih ettiniz ? Çünkü bu detaylar tetikleyici olabilir.

Okurların bu tür saldırıların çeşitliliğinin ve etkilerinin farkında olmaları için cinsel şiddetin gerçekleriyle yüzleşmesinin önemli olduğunu düşündüm. “Gerçek tecavüz” mitini yani bir yabancının çalıların arasından bir anda çıkıp üzerinize atladığı mitini sorgulamak istedim; çünkü esasen cinsel şiddet, pek çok farklı şekilde ve evden işyerine ve sokaklara kadar çeşitli mekanlarda ve alanlarda gerçekleşir. Bizler ancak cinsel şiddetin karmaşıklığını ve çok boyutluluğunu kabul edersek onun üzerine dikkatle eğilebiliriz. Sanırım, kitabım alenen tecavüzle ilgili olduğu için okurların, örnekler ve ayrıntılar da dahil olmak üzere zor ve tetikleyici olma potansiyeli yüksek bir içerik bulmayı öngöreceklerini varsaydım.

Kitapta pornografiden bahsederken feminist/queer pornografi alternatiflerinden söz etmiyorsunuz. Ana akım, cis-heteroseksüel erkek odaklı pornografi yerine feminist/queer pornografinin algıyı tecavüz kültürünü yeniden üretmeyen, karşılıklılık/onay kültürünü pekiştiren bir bakış açısı yönünde değiştirme potansiyeli var mı sizce?

Bu olasılığın olabileceğini düşünüyorum, fakat dinamiklerini çözümlemek amacıyla bu türden alternatif veya ana akım olmayan pornoyu incelemediğim için yanıtım konusunda temkinli olacağım. 

Kitapta “zorla seks işçiliği” yerine “fuhuş” (prostitution) kavramını kullanıyorsunuz. Bu durum kitabın akademik dil bağlamında bir metin olmasından mı kaynaklanıyor yoksa özel bir nedeni var mı?*

Catherine MacKinnon’ı takiben “fuhuş” ile “seks işçiliğini” birbirinden ayırıyorum. İlki, MacKinnon’ın okumasına göre, zorlamaya ve sömürüye dayalı cinsel emeği oluştururken, ikincisi gönüllüdür ve failliği barındırır. Ve MacKinnon suçluluk, utanç ve suçlama imaları taşıyan “fahişe” isminden kaçınarak fiil biçimiyle “fuhuşu” kullanır. Yani evet, akademik bir çerçevede ele alıyorum. Bu terimlerin tartışmalı olduğunun ve mütemadiyen geliştiğinin farkındayım. Amacım seks işçilerini kriminalize etmek veya küçük düşürmek değil, cinsel emeğin güvenli ve özgürce seçilmiş bir işten ziyade sıklıkla zorlama, şiddet, istismar ve tecavüz içerdiğinin farkında olmak. Bence “fuhuş” kavramı, MacKinnon’un yazdığı gibi, özellikle yoksul kadınların, beyaz olmayan kadınların ve trans kadınların cinselliği üzerinde onur kırıcı eylemler gerçekleştiren “diğer insanları ve toplumsal güçleri” ifade ediyor. 

“Me too”da bir kavramın alınıp “beyazlaştırıldığını”, yani beyazların baskın olduğu bir harekete dönüştüğünü görüyoruz. Ve burada hem failin cezalandırılması hem de kurbanın/hayatta kalanın sağaltımı açısından yasal bir çerçeve ön planda. Henüz onay kültürünü tesis etmemiş bir dünya için hukuki yaptırım aramanın yanlış olduğunu düşünmesem de cinsel şiddet vakalarında hukuk zorunu mutlak bir çözüm olarak görmüyorum. Buradan hareketle sorum şu: Cinsel şiddet vakalarında dönüştürücü adalet hakkında ne düşünüyorsunuz?

Kitapta belirttiğim üzere, cinsel şiddet vakalarında kapatılma ile gelen adalete alternatif olarak dönüştürücü veya onarıcı adaletle oldukça ilgileniyorum. Hapishaneler, sosyal adaletin aksi yönünde bir işleyiş olarak görülebilir ve bilhassa beyaz olmayanların ve LGBTQİA+’ların tecavüze maruz bırakılabildiği ve tecavüz kültürünün baskın olduğu mekanlardır. Kitabımda, “Tecavüze karşıysak, her türlü tecavüze karşıyız” diyen feminist düşünür Constance Backhouse’dan alıntı yapıyorum. Cinsel şiddet faillerini tecavüze maruz bırakılabilecekleri kurumlara göndermek, tecavüzün kendisi için asla çözüm değildir. Sömürgecilikten önce birçok Yerli ve yerel kültürde var olan dönüştürücü adalet modellerine dayalı tecavüzsüz toplumlar hakkında daha fazla şey öğrenmekle ilgiliyim. Ayrıca dönüştürücü ve onarıcı adalet yöntemlerinin hayatta kalanların seslerini, deneyimlerini ve sağaltımlarını ön plana yerleştirecek şekilde uygulanması konusunda da titizlikle düşünmemiz gerekiyor.

Her ne kadar kendilerini feminist olarak görseler de söylemleri sağ muhafazakâr siyasete yakın olan Trans Dışlayıcı Radikal Feministler (Trans Exclusionary Radical Feminist- TERF), Türkiye’de hükümetin toplumsal cinsiyet eşitliği karşıtı politikasıyla da aynı doğrultuda bütün transları, bilhassa da trans kadınları çeşitli alanlardan dışlıyor. Bunu yaparken de saldırgan bir dil kullanıyorlar. Sizin Trans Kapsayıcı bir bakış açınız var. Bu kitaba da yansıyor. Kitap hakkında trans dışlayıcı bakış açısına sahip olanlardan herhangi bir  tepki aldınız mı? Ve sizce genel olarak trans dışlayıcılarla nasıl başa çıkmalıyız?

Henüz herhangi bir TERF tepkisi almadım ama kendi adıma herkes için toplumsal ve cinsel adalete olan bağlılığımı sürdürüyorum. TERF’lerle nasıl “başa çıkılacağı” konusunda, cinsiyetlerin ve cinselliklerin istikrarsızlığını ve toplumsal olarak inşa edilmiş niteliğini ortaya koyan, çerçevesi hayli geniş akademik külliyata dayalı süregiden şevkli sohbetlerin varlığına inanıyorum. Her gün kesişimsellik, bulanık sınırlar ve kültürel olarak kurulmuş bedenler hakkında daha fazla şey öğreniyoruz ve ne yazık ki, sadece Türkiye’de değil, yaşadığım yer olan Iowa eyaletinde de bu bakış açılarına giderek daha fazla tepki alıyoruz. Trans*ları aşağılamak için kullanılan dil beni gerçekten üzüyor ve rahatsız ediyor: hiçbir bahane bunu mazur gösteremez. Toplumsal ve cinsel adalet mücadelesi sürüyor ve ben bunun bir parçası olduğum için mutluyum.

* Kitapta çevirmen olarak “prostitution” kavramını “fuhuş” olarak değil “seks işçiliği” olarak çevirmeyi tercih ettim. Fakat aradaki bu farkı belirtmenin önemli olduğunu düşündüğümden röportajda bahsini geçirdim. (Ö.K.)

Yazar Hakkında 

Seçkin bir akademisyen, araştırmacı ve yazar olan Meenakshi Gigi Durham, çalışmalarında medyayı ve beden politikalarını merkeze almaktadır.  

Araştırmalarında genelde toplumsal cinsiyet, cinsellik, ırk, gençlik kültürü ve cinsel şiddet  meseleleri üzerine yoğunlaşan Meenakshi  Gigi Durham bir yandan da Iowa Üniversitesi’nde Gazetecilik ve Kitle İletişim  Araçları bölümlerinde öğretim üyesi olarak  çalışmaktadır. Bu alanlarda yayın yapan  çeşitli dergilerin yayın kurulunda da görev  alan Durham, Metoo: Medyadaki Tecavüz  Kültürünün Etkisi adlı kitabı yazarın Türkçede yayımlanmış ilk çalışmasıdır.

Sponsored by the Rosa Luxemburg Stiftung with funds of the Federal Ministry for Economic Cooperation and Development of the Federal Republic of Germany. The content of the publication is the sole responsibility of Velvele and does not necessarily reflect the position of RLS.

Bir Cevap Yazın