Cem Yılmaz Meselesi ya da Komedide Gülen Değil, Gülünen Taraf Olmak

Sinema ve kültür sanat eleştirisinin tek bir maksadı vardır: Her seferinde daha iyi eserlerle karşılaşabilmek ve bir şeyleri olumlu anlamda dönüştürebilmek. Fakat ülkenin kutuplaşan atmosferinde eleştiriler bir taraf tutma ve ego meselesi olarak algılanıyor. 

Kimi zaman, bilhassa tanınırlığının artmasının ardından bir eseri üreten kişi kendi deneyimleriyle sınırlanmaya başlar. Deneyim sermayesi ne kadar geniş olursa olsun, sahip olduğu konum yakın çevresinin ona kimi doğruları söylemekten çekinmesine yol açacak hale gelebilir. Bazen de insanlar o kişinin karizmasına bu sorunları göremeyecek kadar kapılabilirler. Eleştiriler, bu sınırların aşılmasına, kişinin üretimini devam ettirdiği koşullarda aynı hataların sürdürülmemesi ve daha iyi işler çıkabilmesine dair bir umuttur. 

Diamond Elite Platinum Plus, lubunyaları şovun içerisinde taraf ilan ettiği için böyle bir giriş yapmayı elzem buldum. Bir görüşün tarafı olduğumuzdan değil, herhangi bir kültür ürününde seyirciler olarak bu sürecin parçası olduğumuz için kimi şeyleri beğenmeme, hataları vurgulama, kimi sıkıntıları ifşa etme hakkına sahibiz. Ben de bu yazıda bu hakkımı kullanacağım. 

Cem Yılmaz’ın bir efsane oluşunu tartışmaya açmayacağım. Kendisinin yalnızca insanları güldüren biri olarak değil daha kompleks işler yapma konusunda hevesleri olan biri olarak tıpkı Kemal Sunal gibi güldürü dışında kaygıları da olan bir komedyen olduğu kanaatindeyim. 

Diamond Elite Platinum Plus’la ilgili temel sıkıntılardan biri de zaten komedyenin böyle bir kabul yokmuş, zaman zaman yalnızca stand-up kariyeri olan bir kişiymiş gibi davranması. Gösterimi takiben gelen eleştirileri “sanatçı toplumun aynasıdır” anekdotuyla şakalı bir video eşliğinde paylaşması, ortadaki istikrarsızlığı kuvvetlendiriyor. Cem Yılmaz’ın kariyerini yalnız komedilerle değil, daha ciddi tonlarda nice yapımla taçlandırarak özümsediği bu misyon ve başı sıkıştığı anda sığındığı konfor alanı mütemadi bir çelişki içerisinde. Şovun genelinde bu çelişki farklı formatlarda kendini gösteriyor ve bir şeyler bir türlü yerli yerine oturmuyor. 

İzlerken hiç gülmedim diyemem. Özellikle ailesiyle ilgili anlattığı detaylar bir hayli komikti. Hani RuPaul arada Drag Race yarışmacılarına bir kişinin otantik kişiliğinin tam olarak sergilenmesi için kırılganlık gösterebilmenin önemini anımsatır ya, keşke biri bunu Cem Yılmaz’a da yapmış olsa. Şovun genelinde her şeye dışarıdan bakan, ancak aile ile ilgili anekdotlarda kendini içeri çekebilen bir Cem Yılmaz izliyoruz. Onun dışında Cem Yılmaz kendisini sıklıkla öznelikten, sorumluluktan ve diğer insanlarla bir olmaktan soyutlayan bir dış göz gibi davranıyor. 

“Ben” ve “siz” arasındaki pinpon maçı toplumdan yalıtılmış bir figür olarak Cem Yılmaz’ı ele alıyor. Sıkıntıların doğduğu yer aslında burası. Ve elbette bu sırada normal dozajının bile oldukça üzerinde, tweet atan bir ergenin her cümlesinin sonuna “amk” yazmasıyla kapışacak kadar yorucu miktarda cinsiyetçi küfürle karşılaşıyor olmamız. 

Cem Yılmaz bir başka Gad Elmaleh mi? 

Sina Koloğlu Cem Yılmaz’ın Netflix’in projesi olduğu kesinleşmeden şöyle bir soru yöneltmiş: “Mesela Gad Elmaleh gibi bir konuma neden gelmesin Cem kardeşimiz Netflix’te? Büyük düşünmek diyorlar ya…” Koloğlu burada Netflix son yıllarda Fransa’nın belki de en ünlü komedyeni olan Gad Elmaleh’e ciddi bir uluslararası platform sağlamış olmasına atıfta bulunuyor. 

Bu iki ismin yan yana getirilmesi benim için çok eğlenceli bir durum çünkü benim kafamda hep böyle bir mukayese vardır. Gad Elmaleh’in stand-up şovlarının yanı sıra kendisinin yarattığı veya oyuncu olarak kadrosunda yer aldığı nice film var. Yıllardır Cem Yılmaz mizahında Gad Elmaleh’in izlerini bulan biriyim. Mesela İngilizceyle ilişkilenme biçimlerini dahil oldukları toplum üzerinden okuyup, buradan kültürün tamamına sirayet eden şakalar çıkartmaları ikisinin de en güçlü özelliklerinden. Yılmaz’ın 2010 öncesi şovlarında Gad Elmaleh’in geçmiş şovlarıyla doğrudan benzeyen ortaklıklar yakaladığımı da hatırlıyorum. 

Burada amacım Cem Yılmaz’ın bir taklitçi olduğunu iddia etmek değil. Bir aralar Gad Elmaleh’in kimi komedyenlerden intihal yaptığına dair tartışmalar çıkmıştı. Açıkçası komedyenlerin materyal araştırırken çok fazla şey izleyip, bir kısmını izlediklerini unutup kendi fikirleri sanabilmeleri veya bir materyalden esinlenip oradan başka bir iş çıkartmaları benim kafama yatmayan bir şey değil. Komedide intihalin sınırları nerede başlayıp nerede sona eriyor fikir beyan edecek durumda değilim. Fakat ikilinin mizahı arasında bazı benzerlikler var. 

Yıllardır bu konuyu açmak istemem çünkü bu kanıtı zor bir sav. Fakat bu şovda Yılmaz, Elmaleh’in alametifarikalarından ıslık efektli kayak hareketini kullanınca, nihayet bu fikri ortaya atabileceğimi, hatta bu durumun şovdaki olmamışlıklara dair bir açıklama dahi sayılabileceğini fark ettim. Bu benzerliklerin Diamond Elite Platinum Plus’ta oturmamış olan meselenin ne olduğuna dair kimi ipuçları verdiğini düşünüyorum. 

Gad Elmaleh komedisi yapısal olarak bir ikilik fikriyle hep oynar. Bu komedide Batı Avrupalıların mükemmel beyaz adam imgeleminin yanına kendi dahil olduğu “kusurlu” Fas göçmeni tipolojisinin yerleştirir. Kendi yetersizliğinden dem vuruyor ayağına yatarak “Le Blond” (Sarışın Herif) ile dalga geçer. Elmaleh “Le Blond”u Birleşik Devletler açılımından beri “Jason” gibi isimlerle anmaya başladı. Cem Yılmaz da bence bilinçli veya bilinçsizce “Le Blond” tiplemesinin biraz değiştirilmişini kurgulamaya çalışmış. 

Gad Elmaleh de zamanla iyice ünlendi ve zenginleşti fakat buna rağmen yetersizlik fikrini mizahında bir biçimde canlı tuttu. Elmaleh komedisinde hep bir olmamışlık vardır. Zamanla yeterince ünlenir ama mükemmel değildir. “Le Blond” gibi kayak kayamaz. Onun gibi yüzemez. Kendi çocukları boyama yaparken çizgilerin dışını karalarlar hep ama “Le Blond”un çocukları tek bir rengi bile taşırmaz. Elmaleh eninde sonunda bir sürü filmi de olan, Fransa’nın en ünlü simalarından biri haline gelmiştir ama o zaman da ABD açılımıyla yeniden tanınmadığı bir bağlamda her şeyi baştan keşfetmesi gerekir. Bazen Mağribi, bazen Fransız bir yabancı olarak kariyerini yeniden kurgulamıştır. Huge in France isimli dizide de komedyenin hayatının bir tür başkalaştırılmış versiyonu aktarılır. Orada da komik olan şey, ABD’de Fransa’daki kadar komik bulunmayan bir komedyenin dramıdır. 

Gad Elmaleh’in kendi hayatını altere ederek kompleksleri olan biri gibi yarattığı, yıllara yayılan ve bu çok iyi bildiğim hikâye Cem Yılmaz tarafından benzer şekillerde kurulamıyor. Artık gözlemleyebildiği, kendini dinletebildiği, temas halinde olduğu kitle gençliğindekinden çok farklı. Kendisinin bazı yeni zenginler veya nesillerdir zengin kimi aileler kadar varlıklı olamaması seyircide empati yaratan bir durum değil. Ortaklık kendi özneliği üzerinden kurulamadığı için, toplum tarafından hedef alması daha kolay insanlara yönelik bir komedi hepten zorunlu bir güzergah haline geliyor. 

Komedinin öznesi değil nesnesi olmak 

Bir otistik olarak dalga geçme odaklı mizahlar çocukken bulunduğum ortamda hep bana yöneldiğinden yalan yok, ben zaten stand-up tarzı komedileri her zaman sevemem. Buna rağmen yıllardır devam eden bir inadım var, dünyanın pek çok köşesinden komedyenleri uzun yıllardır takip ediyorum. 

Diamond Elite Platinum Plus’ı izlemeye de lubunyalardan gelen tepkiler sonrasında karar verdim. Sanıyorum eşcinsellerle ilgili sıkıntılı bir temsillerin bu şovda yer aldığını bilmeden izlesem, çocukluğumdaki o hislerle yeniden buluşup daha da serseme dönerdim. 

Bu hissiyat öznel koşullarla da çok alakalı. Şovun yayınlandığı platform olan Netflix’te RTÜK tarafından eşcinsellere yönelik aktif bir sansür dayatması var. Haliyle LGBTİ+ların Türkiye kulvarında açık bir şekilde temsil sıkıntısı yaşadığı bir platformda bu içeriğin “ay bu eşcinseller de her şeye alınıyorlar” temalı bir bölümle yer almış olması ekstra problematik bir durum. Bugün Türkiyeli lubunyalar olarak dünyanın geri kalanıyla aynı erişim imkanlarına sahip değiliz ve sesimizi duyurmak için sürekli yaratıcı stratejiler bulmak durumundayız. Her halükarda etki alanımız (gitgide büyüyor olsa dahi) kısıtlı. 

Cem Yılmaz’ın komedisinde toplumsal cinsiyet temsili sorunları 

Cem Yılmaz’ın bu seçimi yapmasının arkasında kariyerinin geneline yayılan kimi olaylar ve bu etki alanı dahilinde yüzleşmeyi reddettiği kimi meseleler var. Üretimlerinde süregelen homofobik örüntüler kendisini yanıltan bir biçimde sadece “erkeklerden hoşlanmıyorum” dediği noktada değil ve bunların daha önce de dikkat çektiği vakitler oldu. Mesela 2011 yılında filmmor Yahşi Batı filmini “İzleyici Bamyası” ve “Jüri Özel Homofobi Ödülü”ne layık görmüştü. O sırada da bunun nedenini sorgulamak yerine savunmaya geçen sanatçının tepkisi şu olmuştu: 

“Duyduğumda çok şaşırdım. Hani ödül verilip verilmemesi önemli değil ama benim filmim asla homofobik değil. Nereden çıkardılar bunu anlamadım. Zaten cinsiyet ayrımcılığına karşı gelen bir grubun, yarışmanın adını ‘Bamya’ koyması ayrı bir komedi. Ben homofobik bir adam da değilim. Bu yüzden de filmimin bu kategoride ödül alması şaşırtıcı” 

Pek sevdiğim kalemlerden Sarphan Uzunoğlu, 2010 yılında Yahşi Batı hala vizyondayken bu konu hakkında “Eşcinsellik ya da Kadınlık halleri mizahın mezesi midir?” isimli bir yazı yazarak Yahşi Batı’nın problematik taraflarını detaylandırmış. Problemleri basit bir dille ifşa ediyor olması bakımından bu yazıyı okumanızı da tavsiye ederim. 

Vizyona girdiği gün arkadaşlarımla salonun yarısını kapatarak izlediğim Yahşi Batı’nın beni bir hayli güldürdüğünü ve bunları o dönem rahatsız edici bulmadığımı çok net hatırlıyorum. Demet Evgar’ın karakterinin soyadının “Van Dyke” olması gibi detaylar o zamanlar gözümden kaçmıştı. Uğur Polat’ın karakteri üzerine pek kafa patlatmamıştım. Uzunca bir süre Yahşi Batı’da problematik bir kurgu olduğunu fark etmedim, başkalarının da fark etmemesi bana çok normal geliyor. Kimi zaman aralıklarında, daha ayrımcı fikirleri içselleştirmiş olabiliriz veya zamanla talepler ve görünürlükler değişebilir. Fakat kendini dönüştürmeyi denemek yerine, eleştirilemez olmak için karşıt görüşten azınlıkları ısrarla hedef göstermek bir seçim. 

Bu seçimin ne kadar uzun yıllara dayandığını Tanıl Bora’nın 2006 yılında G.O.R.A.’da eşcinselliğin ve küfürlerin ne kadar baskın bir komedi unsuru olarak kullanıldığını sorunsallaştırdığı “G.O.R.A.’da Yarılmak” yazısında bir kez daha görebiliyoruz. Yahşi Batı’nın yıllar öncesinde G.O.R.A.’da da zırıl temsiller ve eşcinsellik neredeyse tüm kötü kahramanların (ve insan olmayanların) ortak özelliği. Kısacası Cem Yılmaz’ın eşcinsellerle ilgili şakalarının sıkıntılı yanları, birkaç sene önce kayıt altına alınmış bir şovun 2022’nin yılbaşı akşamında bir anda kamuya malum olmadı. 

Yani komedyenin bir süredir bu konuda kamusal eleştiriler almaktan rahatsız olması, bunları sorgulamak yerine yaptığının doğru olduğu konusunda ısrarcı bir tavır sergilemesi ve bu yüzden de bu konuya girmeyi tercih etmiş olması yıllardır devam eden bir seçimler silsilesi. Sistematik olarak zırıl erkekleri bir güldürü unsuru olarak kullanıp, bambaşka bağlamlarda hikayenin kötüsünün pek çok kez eşcinsel olarak seçilmesi (mesela Brokeback’li Buck Berry, Komutan Logar, Kuna) Yılmaz’ın eleştiri almasını kaçınılmaz kılıyor. Sorun kime masaj yaptırmak istediği ve kimlerden hoşlandığı değil. Mevzunun merkezinde de sorunun ne olduğunu anlamamak değil, umursamamak var. Ve bu nedenle ilerleyen yıllarda hep beraber göreceğiz ki Cem Yılmaz güldürüsü zamana karşı sınavında pek çok defa sınıfta kalacak. 

Yerli kültür-sanat ortamlarına belli bir erişimi olan biri olarak söylüyorum: kendi küçük kurtarılmış bölgelerimizdeki (ki bunlar küme küme, kendi içinde de her daim temas etmeyen yerler) kimi “özgürlükler”, “toleranslar” var. Bu çerçevede kimi kazanımlar sayesinde bazı uyarılar popüler kültür üretimi yapan kişilere erişebiliyorken, memleketin geri kalanında bunların çok büyük bir karşılığı yok. Çünkü toplum kimi “Diamond Elite Platinum Plus” ortamlardaki insanların kendi aralarında nasıl ilişkilendiğiyle pek ilgilenmiyor. Fakat Cem Yılmaz’ın eşcinselleri sürekli bir mizah unsuru olarak kullanmasının toplumda bir karşılığı var. 

Kariyerinin zirvesinde yerli kamuoyu tarafından sistematik şekilde homofobik zorbalığa maruz bırakılmış Tarkan’ın adı geçip “payetleriyle” dalga geçtikten birkaç dakika sonra konunun bir anda “bunlar ibne”ye bağlanması ve Cem Yılmaz’ın aniden zırıllaşan vücut dili bir yandan kariyerinin geri kalanıyla beraber bütünlüklü düşünülmeli. 

Üstelik, “homofobi” tabirini ilk andığı aşamadan sonra tüm bu süreci toparlama şansı dahi var fakat bunu kullanmıyor. Hatta en eleştirilmeyecek kısmı, potansiyel bir saldırı planı olarak lanse ederek işleri büyütüyor. 

Koli Kanonu’nu için Kübra Uzun’un yazdığı şu satırlar buraya cuk oturuyor: “Naşlatmak lubunyaya zor mu?” Nice lubunca sözcük gibi naşlatmanın da çok anlamlılığına istinaden bu soruya Elite Platinum Diamond Plus çerçevesinde yanıtlıyorum: değil. Bizler toplumsal gerginliklerin üzerimize kolayca boşalabildiği birer hedefiz. Toplumun birçok kesimini buluşturmanın en pratik yollarından biri lubunyalara veya kadınlara sataşmak. LGBTİ+ların bir tür toplumsal deşarj alanı gibi görülmesi, Cem Yılmaz komedisinin uzun yıllardır vazgeçilmez bir parçası ve sıkıntı eşcinseller üzerine şaka yapıyor olması değil, LGBTİ+larla ilgili çok daha kapsamlı bir temsil problemi. 

Sanat birilerinin tekelinde mi? 

Cem Yılmaz’ın da belirttiği gibi sanat kimsenin tekelinde olmayan bir üretim biçimi. Fakat Türkiye’de komedi konusunda herhangi bir tekelden bahsedeceksek eğer, bu Cem Yılmaz’ın ta kendisi olsa gerek. Bu yazı yazılırken Diamond Elite Platinum Plus Netflix’te ilk sıraya oturmuştu. İşte Cem Yılmaz’ın eleştirildiği yer, şöhretinin kaymağını yiyip de bu sorumluluğu almayı reddettiği nokta tam olarak burası. Eğer etki alanınız genişse ve hedef aldığınız gruplar günlük hayatta zaten ayrımcılığa maruz kalıyorsa, sesiniz beklemediğiniz ve haberdar olmadığınız şekillerde yankılanır. 

Mizojini, homofobi veya başka ayrımcılıklar sinsi şeylerdir. Cem Bey’in ve önceki jenerasyonların kimi mensuplarının kafasında bu hususta yanlış klişeler var. Zannediyorlar ki mizojini üretmek için şahsen kadınlardan nefret etmeleri gerekir. Oysa “CHP’li teyze” şakalarında, boşanmayla ilgili (bilhassa Acun vurgusuyla yapılan) kimi şakalarda veya kendi küçüklüğüne komşusunun memeleriyle oynama tavsiyesini veren o gururlu surat ifadesinde mizojini orada duruyor. Zaten Cem Yımaz’ın homofobiye dair argümanı da oldukça benzer: eşcinsellerden korkmuyor, çekinmiyor ama “erkeklerden de hoşlanmıyorum” dediği zaman homofobi olasılığı ortadan kalktı sanıyor. 

Peki ben bu uzun mu uzun yazıyı niye yazdım? Kendi haline bırakıp yola devam etsem olmaz mıydı? Olurdu tabii. Fakat en başta belirttiğim gibi, doğru eleştirilerin yolunda gitmeyen şeyleri işaret etmesinin dönüştürücü bir etkisi olduğuna canı gönülden inanıyorum. Ne yazarsam yazayım, sesimizin ne kadar gür çıkarsa çıksın bir şeyler kendiliğinden dönüşmeyecek. Bu bakımdan yalnızca Cem Yılmaz değil, yerli mizahçıların hepsinin mizojini ve homofobiyle nasıl ilişkilendiğini gözden geçirmesi gerekiyor. Bizler de bunu sürdürmeyi seçenlerin gelen tepkilere rağmen değil, bizlere yönelik toplumsal nefretten destek alarak “başarılı” olduklarını vurgulamaya devam edeceğiz.

Sponsored by the Rosa Luxemburg Stiftung with funds of the Federal Ministry for Economic Cooperation and Development of the Federal Republic of Germany. The content of the publication is the sole responsibility of Velvele and does not necessarily reflect the position of RLS.

Bir Cevap Yazın