İki Şehrin Tek Öyküsü*

Mertcan Karakuş a.k.a. Zakkum Kök

Biriyle tanışırsınız. Enerjiniz tutar. Beraber güzel vakit geçirirsiniz. O yanınızda değilken bile eksikliğini hissetmeye başlarsınız. Tekrar tekrar görüşmek, size hissettirdiklerini yeniden deneyimlemek istersiniz. Birbirinizi tanıdıkça, ortak yönleriniz ortaya çıktıkça, farklılıklarınız üzerinde anlaşmalara vardıkça ilişkiniz ilerler, derinleşir. Beraber değişir, gelişirsiniz. Öyle bir an gelir ki, karlı bir kış gecesi el ele dolunayı seyrederken öyle bir diyalog geçer ki aranızda; onun, hayatınızın ayrılmaz bir parçası oluverdiğini anlarsınız. Ben bu tekamül anını geçen hafta yaşadım. Kanun dışı, kötü çocuk versiyonlarıyla heba ettiğim bol aramalı, aradığını bulamamalı, bulsan da araya girenler yüzünden ulaşamamalı zamanlardan sonra tanıştığım, kısa sürede gönlümün efendisi mevkiine kuruluveren Netflix algoritmasıyla hayatımı birleştirme kararına vardığımı ilan etmekten büyük mutluluk duyuyorum. Kendisine zahmet olmasın diye (çocuk zaten milyonlarca insanın kişisel bilgilerini işlemekle uğraşıyor) hayalimdeki nişan yüzüğünü de şöyle ekliyorum. Net bebeğim, hiç gözlerini belertme öyle. Emily in Paris’i bir bölüm eksik çeksen parası çıkar, kimsenin de üzüleceğini zannetmiyorum.

Hınzırın beni, eskinin Mertsu Karadul’unu (bu lakabımı da hiç anlamamışımdır; zira genelde gönül maceralarımda yenen benim başımın eti olurdu) nasıl tavladığına gelince: ülkeyi etkisi altına alamayan karın (öyle etkiler altındayız ki kar solda sıfır kalıyor artık)  Instagram’a yağışını izlerken, sıkılmaktan bile sıkıldığım bir gece iki güzel yapım çıkardı karşıma. Biri Fran Lebowitz’le yapılan söyleşilerden oluşan mini dizi Pretend It’s a City, diğeri de The Untold Tales of Armistead Maupin adlı belgesel. İki eski toprak, iki eşcinsel yazar, iki efsanevi şehir, bambaşka iki yol. İkisi de, altı yıl arayla, ‘özgürlükler’ ülkesi ABD’nin, özgürlükle pek de alakası olmayan eyaletlerinde (hele de onların çocukluklarını geçirdiği zamanlarda), muhafazakar ailelere doğmuşlar. Kelimelerle ördükleri yolları birini New York’un soğuk, tozlu, beton kaldırımlarına, diğerini de çiçek çocukların gettosu San Francisco’ya götürmüş. Yaşadıkları şehirler hem yazdıklarının, hem de karakterlerinin ayrılmaz birer parçası haline gelmişler. 

Fran tam bir New York’lu: müstehzi, yargılayıcı, kuru gürültüye pabuç bırakmayan biri. Dolayısıyla yazarlık kariyerinin büyük bölümünü sanat eleştirmenliği yaparak geçirmiş. Keskin zekası hem geçmişinden kesitler paylaşırken, hem de günümüzün ‘şikayet et ama çözüm üretme’ kültürünü gömerken parıl parıl parlıyor. Ancak ‘millennialların’ üzerine kürek kürek toprak atarken geçmişin kodlarıyla yapmıyor bu işi; gayet güncel ve politik doğrucu bir bakış açısı var. Kitap kurdu; öyle ki kütüphanesinin sığabileceği büyüklükte bir evde yaşayabilmek için kesesinin elvermediği dairelere taşınmak zorunda kalmış. Emlak piyasasıyla berbat bir ilişkisi var ama o kadar eğlenceli bir şekilde anlatıyor ki kahkahalara boğulmadan edemiyorsunuz. Zaten söyleşinin bir dakikası bile eğlencesiz geçmiyor. Dizinin yapımcılarından (aynı zamanda Fran’in ekürisi) Martin Scorsese’nin de böyle düşündüğü kesin; zira kendisi birçok söyleşide kahkaha efekti olarak rol alıyor.  Hiç öyle görünmese de sağlam bir parti insanı: Martin’le nasıl tanıştıkları sorusuna ‘‘Hatırlamıyorum ama o kadar çok partiye katılıyorum ki onlardan birinde tanışmışızdır herhalde’’ cevabını veriyor.

Armistead’ın hikayesiyse bir açılma, kendini bulma, ayakta kalma hikayesi: aşırı cumhuriyetçi babasının ideallerini gerçekleştirmek uğruna dolaplarda saklanarak geçirmiş gençlik yıllarını. Aşırı homofobik Nixon’la yan yana göründüğü fotoğraf karelerinden çıkıp, kimliğini açıkça ifade eden tanınmış bir yazara dönüşene kadar zor zamanlar geçirmiş. Küçük bir gazetede birbirini takip eden kısa şehir hikayeleri yazarak başlamış kariyerine. O dönemde marihuana dumanlarının özgürlük rüzgarlarına karıştığı San Francisco, LGBTİQA+ bireyler için bir vaha gibi; baskıdan kaçıp şehre gelenler bölgenin sosyokültürel yapısının önemli bir parçası haline geliyorlar. Bu sırada Armistead’ın hikayeleri ana akım bir gazetenin ilgisini çekiyor ve kendisi San Francisco Chronicle’da yazmaya başlıyor. Şehri anlatırken LGBTİQA+’ları da dahil ediyor hikayelerine yavaş yavaş ve böylece yeni komşularını gizli gizli merak eden cis-het okurların da ilgisini çekiyor. Büyük bir başarı elde ediyor: hikayeleri dokuz kitaplık bir roman serisi olarak toplanıyor, serinin ilk üç kitabı dizi yapılıyor. İlk kitabın senaryolaştırıldığı Tales of the City, 1994’de PBS’te yayınlanıyor. Bunun üzerine medyada büyük bir karalama kampanyası başlıyor ve hatta bu kampanya meclise de taşınıyor. PBS devam ettirmeyi düşündüğü diziyi iptal ediyor. Ama Armistead’ın yarattığı hayatı gelişine yaşayan karakterler, başka kanallarda, başka başka mecralarda yollarına devam ediyorlar.

Fran Lebowitz & Andy Warhol

Fran ve Armistead tanışıyorlar mıydı, bilmiyorum. Ancak öğrendiğim kadarıyla ikisi de bir dönem Andy Warhol için çalışmışlar. Belgeseli izledikten, mini diziyi bitirdikten sonra karşılıklı oturup iki lafın belini kırmışlar, bir takım homofobik gerzeklere had bildirmişlerdir diye umdum. Kitaplarından Türkçeye çevrilmiş olan var mı diye kontrol ettim. Fran’in muhtemelen Türkiye okuruna çok da ilginç gelmeyecek eleştiri yazılarından oluşan kitapları hiç çevrilmemiş. Ama Armistead’ın birinci kitabı, Kent Masalları adıyla Remzi Kitabevi’nin Çilekli Kitaplar Serisi’nden çıkmış. Serinin ilk döneminde yayın yönetmenliğini Murathan Mungan yapıyormuş; onu da sıkıştırayım araya.  Yeni basımı yapılmadığı için diğer sevgilim (Net durumu biliyor. Açık bir ilişkimiz var.) nadirkitap.com’da ikinci elini buldum. Laf kalabalığı batağına saplanmadan yazılmış, incelikli bağlantılarla, detaylarla dolu bir roman. 1994’de PBS’te gösterilen dizi de Netflix’te mevcut. Bir de aynı karakterlerin yıllar sonraki hayatlarının anlatıldığı 2019 yapımı, aynı isimli bir dizi var; yine Netflix’te. Gördüğünüz gibi Net kıskanç bir sevgili. Dikkatimi ondan başka hiçbir şeye vakfetmemi istemiyor. Her an bir davulcuya (bu durumda bohem sahaf nadirkitap’a) kaçma ihtimalim olduğunu biliyor, tabii çocuk. Ama ünlü düşünürümüz Beyoncé’nin de söylediği gibi: ‘‘O kadar beğendiysen önce yüzükten haber ver, tatlım’’ derler algoritmaya. 

*Charles Dickens, what’s good?

1 Comment

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.