Ryan Murphy’nin ‘Hollywood’undan neden utandık?

Pose ve The Politician dizilerinin havalı yaratıcısı Ryan Murphy’nin Netflix için hazırladığı milyon dolarlık son projesi Hollywood, geçtiğimiz günlerde havai fişekler eşliğinde gösterime girdi. 1940’lardan itibaren Hollywood’lulara sunduğu seks hizmetleriyle tanınan Scotty Bowers’ın anılarından yola çıkılarak hazırlanan yapım elini büyük bir taşın altına sokuyor ve Hollywood’un tarihini yeniden yazmaya girişiyor. Ama ne yazmak… Dizi yedi bölümün sonunda siyahların, kadınların ve eşcinsellerin Hollywood semalarında pelerinli bir süper kahraman gibi uçan ve adalet dağıtan Murphy’nin elini öpmesini bekliyor.

‘Spoiler’ bolluğundan ötürü yazının geri kalanını diziyi hala izlemek niyetinde olanlara tavsiye etmiyoruz. Bitirdikten sonra zaten geri gelmek isteyeceksiniz. Biz bu noktadan itibaren diziyi izlemiş olanlarla devam ederek Hollywood’dan neden nefret ettiğimizi ve Ryan Murphy adına neden utandığımızı açıklayacağız:

Cazın ritmine aldanmayın, hikâye berbat

Ryan Murphy’nin bu projeyle ortaya attığı iddialı bir soru vardı: Hollywood’un Hollywood olduğu stüdyo yıllarında eşcinseller ve siyahlar neredeydi, nasıl ayakta kaldılar? Tek başına LGBTİ+’ların (desek de inanmayın, sadece geylerin), siyahların ve kadınların yok sayılmış hikâyelerini izleyecek olma düşüncesi bile kalp atışlarını hızlandırmaya yetmişti. Ancak diziyi açınca gördük ki, yok sayılmış hikâyeleri izleyebilmek için de önce bir hikâye gerekiyor. Hollywood ise daha ziyade “Hayaller Diyarı” başlığı altında toplanabilecek, kısa DIY (“Do It Yourself” Evinizi güzelleştirmek için yoğurt kabından lamba yapmak gibi “projelerin” çabuk çabuk gösterildiği videoların genel adı) videolarından oluşuyor.

Hollywood’da oyuncu olmak isteyen yakışıklı, beyaz bir genç vardır. Bu genç, oyuncu olamayınca seks işçiliğine soyunur, derken ona bayılan bir müşterisi Hollywood’un en büyük stüdyolarından birinin patronunun karısı çıkar. Sonunda genç tabii ki tanınmış bir oyuncu olur.

Şaşkın hizmetçi rollerinden kurtulup yıldız olmak isteyen siyah genç bir kadın oyuncu vardır. Bir gün, genç kadının aynı zamanda sevgilisi olan tutkulu genç bir yönetmen, bu ayrımcılığa direnmeye karar verir ve sonunda genç kadın, bir filmin yıldızı olur. Film çok tutar.

Senaryo yazarı olarak iş bulamayan, yazdığı senaryoları takma isimle üç kuruşa satan siyah eşcinsel bir genç vardır. Tutkulu genç yönetmen bu genç adamı da desteklemeye karar verir ve bilin bakalım ­–evet, siyah genç sonunda senarist olur. Hem de beş yıllık kontratla.

Kariyeri boyunca Asyalı kötü kadın ya da hizmetçi rollerinden başka bir şey oynayamadığı için mesleğe küsmüş orta yaşlı bir oyuncu vardır. Bu kadın, ­–yine aynı tutkulu yönetmen sayesinde– yıllar sonra nihayet hasretinden prangalar eskittiği o role kavuşur ve çok sevinir.

Mutsuz evliliği yüzünden sefayı genç seks işçilerinin kollarında bulan yaşlı kadın, kocasının komaya girmesiyle bir film stüdyosunun başına geçer. İşler yolunda giderken kocası komadan kalkar, ancak kadınların eşit birer birey olması gerektiğini o da anlar ve sektöre “hanım eli” değer. Sonra koca bir noktada ölür.

İşin acı tarafı, tüm bu saçmalığın arasında gerçek hikâyesi Hollywood’un utanç vesikası olan, hayatı boyunca açılamamış gey bir yıldız, Rock Hudson, yeniden yazılan bu toz pembe tarih sayesinde güya onurlandırılarak acı ve nefret içinde geçirdiği bütün o yılların ödülünü almış oluyor. Böylelikle Hollywood, kâh fırça atıp ensemizde boza pişiren, kâh yüreği yumuşayıp sevdiğimiz kızı bize alan Hulusi Kentmen kesilerek yedi bölümün sonunda bize şu mesajı veriyor: Belli ki siyahlar dik durmakta, eşcinseller de açılmakta geç kalmış. Tek yapmaları gereken, ayrımcılığın çok da hoş bir şey olmadığını düşünen etkili birkaç beyaz insan bulmak ve biraz da Allah’ın işlerini rast getirmesini ummakmış.

Eşcinsellerin temsili de hikâye kadar berbat

Hollywood’da kötülük saçan yetenek avcısı Henry Willson’un gerçekte de eşcinsel gençleri ünlü birer yıldız yapmak için avucunun içine alıp hayatı onlara dar eden bir menajer olduğu anlatılıyor. Dizide gösterildiği hâliyle, oyuncu olabilmek için bir fırsat yakaladığını sanan Rock Hudson’a yaptığı şeyler cinsel istismarın o kadar korkunç türlerini içeriyor ki izlerken yüreğimiz sıkışıyor. Ama Ryan Murphy nasıl bir hadsizliğe düştüyse, bu korkunç deneyimin içini tamamen boşaltarak olanları Henry Willson’un açılamamış, üzgün bir gey olduğu için yaptığı kötü bir alışkanlık olarak göstermeye çalışıyor. Ne de olsa “Hayaller Diyarı”ndayız. Henry Willson, dizinin sonunda açılan lubunyaları görünce pişmanlık duyup Rock Hudson’dan af diliyor ve birlikte Hollywood’un ilk gey romansını çekmeye karar veriyorlar. 1940’larda… Neresinden tutsak elimizde kalan bu korkunç tablonun neresinden başlasak?

Cinsel istismar, açılamayan eşcinsellerin ara sıra yaptığı şeylerden biri değildir. Aksine çoğunlukla faili değil, mağduru oldukları yıkıcı bir deneyimdir. İstismarcı, bunu vicdan azabı duymadan tekrar tekrar yapabilmek için zihninde hem kendisini hem de karşısındakini insanlıktan çıkarır. Dolayısıyla eşcinsel bir çiftin Oscar töreninde öpüşmesini görmekle geçecek kötü bir huy da değildir. Ancak Hollywood dokunduğu her şeyi sığlaştırmaya karar verdiğinden ötürü ne istismar edilene yaşadığı travmayı anlama fırsatı veriyor, ne de sonunda direnme cesareti bulan Rock Hudson’un ne olup da o noktaya geldiğini açıklamaya zahmet ediyor. Günün sonunda istismarın çok da zarar vermeyen bir şey olduğu havası görmezden gelinecek gibi değil. Baksanıza, atlatmak ne kadar kolay: Sevgilinin elini tut ve istismarcına on saniyelik, ders verici bir söylev çek. Böylelikle Hollywood hayatta kalanın sesini ve sözünü de çalıyor. Zaten açılmadığı için başına bunlar geldi diye faturayı kestiği Rock Hudson’a bir de buradan vurup iyice yerin dibine sokuyor.

Aynı şekilde, Henry Willson rolündeki Jim Parsons’un kendisini tüller içinde oradan oraya savurduğu dans sahnesini izlemek, dehşet verici bir deneyim. Başka ellerde ödülden ödüle koşabilecek muhteşem zırıllıktaki bu performans, evde şantajla alıkonulmakta olan Rock Hudson’un karşısında gerçekleşmesi gibi “minik bir detay” sayesinde, tüyler ürperten bir şiddet pornografisine dönüşüyor. Parsons’un koreografisini bizzat hazırladığı performansına gerçekten yazık olmuş, ancak bir dönem Hollywood’un da çok sevdiği kötü kalpli, deli ve yalnız gey klişesi burada dimdik karşımızda duruyor. Üstelik, sözüm ona Hollywood’un homofobik tarihini yeniden yazmaya girişmiş bir dizide. Ryan Murphy’nin “Hayaller Diyarı”nda ne tür eşcinsellere yer olduğunu buradan hesaplayın.

Ryan Murphy’nin ceylan gözlü ruh eşi, Darren Criss

Bu çocukta nasıl bir şeytan tüyü var çözebilmiş değiliz. Bütün fırsatların önüne serildiği şanslı zengin çocuğu havasıyla yıllardır sinirlerimizi zorlamayı sürdürüyor. Glee’de Blaine’i oynadığı günlerden beri en gey dizilerde en önemli rolleri buna veriyorlar. Tertemiz yüzündeki çocuksu gözlerin samimiyetine bir an bile inanmadığımız Darren Criss, burada da önce sektörün hakkını yemelere doyamadığı Çin asıllı eski bir kadın oyuncuyu (Google> Anna May Wong) “star yapma” hayalleriyle yola çıkıyor, o iş olmayınca bu sefer siyah dostlarını kurtaracak başka bir projeye girişiyor. Bütün bunlar olurken, kendisini kurtarıcı beyaz adam olarak gözükmekten kurtarması için karakterin “yarı Filipinli” olduğu bilgisinden medet umuluyor. Ryan Murphy’nin tüm karakterler içinde kendisini en çok Criss’in canlandırdığı bu genç ve idealist yönetmende bulduğundan eminiz. Maşallah Criss de onu hep gururlandıran parlak bir öğrenci olduğunu göstermekten geri durmuyor. The Assassination of Gianni Versace’de ünlü modacıyı öldüren eşcinsel genç adam rolüyle ödülleri topladıktan sonra, Scarlett Johansson’un bir trans erkeği oynayacağı haberine gösterilen tepkiyi fırsat bilip ışık hızıyla “bir daha gey rolü oynamayacağını” açıklayarak tam bir Batı Hollywood esnafının ticari zekasına sahip olduğunu kanıtlıyor. O inci dişleri kadar beyaz bu arkadaşın sırtının asla yere gelmeyeceği yere ise Hollywood deniliyor.

Bitti mi? Tabii ki bitmiyor!

Dizinin Scotty Bowers’ın anılarından yola çıkarak yazıldığını girişte söylemiştik. Lionel Friedberg’in kaleme aldığı Full Service: My Adventures in Hollywood and the Secret Sex Lives of the Stars (Tam Hizmet: Hollywood’daki Maceralarım ve Yıldızların Gizli Seks Hayatları) adlı kitapta Bowers, II. Dünya Savaşı’nda çarpıştıktan sonra ülkesine döndüğünü ve Hollywood’da ünlü yıldızlara “birtakım hizmetler sağladığını” anlatıyor. Kısacası kendisi bir pezevenk. Anılarında, meşhur benzin istasyonunda çalışırken para kazanmak için sık sık erkeklerle birlikte olduğundan da bahsediyor. Peki dizide ne oluyor? Büyük beyaz gey kurtarıcı, homofobiklerin düşmanı, mazlum lubunun dostu Ryan Murphy, Scotty’yi bir erkeğin kendisine dokunması fikrinin bile tüylerini diken diken ettiği yakışıklı bir dingile dönüştürüyor. Ekmeğinin derdinde, hamile karısına güzel bir gelecek sağlamaya çalışan zavallı bir hetero olarak resmedilen Jack Castello, Hollywood’un en meşhur jigololarından biri değil de Filiz Akın evde Yumurcak’la uğraşırken taksicilik yapan bir Ediz Hun adeta.

Dil altı hapını almayı unutanları tansiyondan götürebilecek bir başka detay ise ABD’nin 32. Başkanı Franklin D. Roosevelt’in eşi Eleanor Roosevelt. Ryan Murphy’nin Roosevelt’in ağzına kondurduğu Kurtuluş Savaşı Destanı’na benzer konuşma ile sinemaya atfettiği dünyayı değiştirme gücü, geylerin kahramanı olan süper yapımcımızın ikametini aldırdığı kibir mahallesinin rakımı hakkında da bir fikir veriyor. Sal bizi Ryan sal!

Bülent Ersoy sesiyle: Helal mii?  

Hollywood, yayında ve yapımda emeği geçen herkese ayrı bilendiğimiz, sinirden kurdeşen döktüğümüz, son üç bölümündeyse sinir sistemimizi tam anlamıyla çökerten acı bir deneyim oldu. Tarihi yeniden yazacağım diye girişilen bir yapımın karikatürlere yakışır bir Hollywood klişesine dönüşmesi, üstelik bunun da “kurtarıcı beyaz adam” egosunu hiç saklamadan yapması, Posta gazetesinin şiir köşesini okumaya benziyor. Ryan Murphy ne alkışa ne de övgüye doymuyor belli ki. Ne kadar verirsek verelim, daha fazlasını istiyor. Çünkü beyaz bir erkek olarak en önemli hikâye onunkisi.

Özetle, sığ öyküsüyle ömrümüzden yaklaşık yedi saati çalıp götürdüğü yetmiyormuş gibi sinirlerimizi de harap eden bu yapıma hakkımızı helal etmiyoruz. Sayısız emekle, zorlukla, kavgayla, direnişle kazanılmış tarihimizi kendi parıltılı CV’si için yeniden yazmaya girişenlere değil, onu değiştirmek için mücadele etmiş, bu uğurda bedeller ödemiş insanlara selam olsun!

Deniz Gedizlioğlu & Bawer Murmur