Velvele’de 8 Aralık Pazartesi yayınlanan “Direk dansı ne direniştir ne de devrim” başlıklı yazı, oldukça makul bir dertle başlıyor. Belli bir spor ya da eğlence pratiğini “devrimci” ya da “feminist” olarak nitelemek çok da anlamlı değil; ama aynı şekilde o pratiğin kendisini kadın düşmanı ilan etmek de.
Bu yazının konusu, aslında makul bir dert ile başlayan metnin nasıl olup da geride bıraktığımızı sandığımız “kurtarıcı feminizm” havasına döndüğü ile alakalı.
Direk dansı, yazarın da altını birden fazla kez çizdiği gibi, patriyarkanın çukurundan doğmuş bir “spor”. Kökeni konusunda daha kadın odaklı tarihsel referanslar olsa da, çoooook uzun süredir seks işçilerinin, performansçıların (çünkü yazarın dediğinin aksine, eleştiriye konu yerlerde sahneye çıkan kadınların hepsi seks işçisi değil), kadın ve lubunyaların patriyarkal egemenliğin dibi kulüp ve barlarda hayatını sürdürmek ya da hayatta kalmak için yapmak zorunda oldukları bir pratik olduğu ise bir gerçek. Öte yandan, bu gerçek sadece direk dansıyla da sınırlı değil.
Mesela kadın bedeni sömürüsünden, yoksulluktan kurtulmak ve hayatını sürdürmek için sahnede erotik dans etmekten, “açık” kıyafetler/kostümler giymekten, cinsel sömürü ve seks işçiliğine zorlanmaktan bahsederken tüm bunlarla kendisine devasa bir kültür ve sermaye kurmuş baleyi anmıyoruz. Çünkü bale artık, muhafazakar sanatsal kodlarından kurtulmuş bir toplum için erotik bir dans değil; kıyafetleri -artık ve en azından bazı toplumlar için- dekolte değil; balerinler de yoksulluktan kurtulmak için o dişliye giren kız çocukları değil, ekonomik olarak -en azından- orta üst sınıf çocuklar. (Baleye yönelik hâlihazırdaki suistimal eleştirileri bu yazının konusu olmadığından girmediğimi yeri gelmişken not düşüyorum.)
Bale söz konusu olduğunda “patriyarkanın ürettiği şiddet” söz konusu olmazken, direk dansında bunun akla ilk gelen şey olmasının başlıca nedeni, balenin karanlık geçmişiyle bağını az buçuk koparmış olmasına rağmen direk dansının erkeklere hizmet eden erotik kulüplerde varlığını hâlâ sürdürmesi ve bu kulüplerdeki sömürü biçimlerinin kuşkusuz devam etmesidir.
Peki, balenin varlığını sürdürme hakkı varken direk üzerinde yapılan bu spor -hadi yazarın tonuna uygun bir tasvirle tanımlayayım; ki asla tutarsız demiyorum- sadece taşak, sigara, ter ve alkol kokan, loş ışıklı, deri koltuklu, duman altı, kulüplerde sönümlenerek yok mu olmalı?
Keza eleştiriye konu yazıda şu deniyor:
“Direk dansının kökenleri ister Çin direği, ister Hint Mallakhamb geleneği, ister sirk olsun; günümüz popüler estetik kodları yani hareketleri, ışık düzeni, pleaser ayakkabı seçimi ve mekânsal mantığı, striptiz kulüplerinde çalışan seks işçilerinin ürünüdür. Velhasıl bu pratik, bütün dünyada patriyarkanın en sert işlediği sektörlerden birinin tam ortasında cereyan etmektedir. Köken romantizasyonu veya “güçleniyoruz/geri alıyoruz” söylemleri bunu aklayamaz.”
Bu durumda, direk dansı ve performasçıları için ya “alaşağı edilmesi gereken seks sektörü” ya da hiçlik gösteriliyor.
Oysa bu dans, gerçekte tarihsel olarak da bu sporun yaratıcısı olan seks işçilerinin ve performansçıların “beyaz yakalı kadınların” eğitmeni olduğu, aynı ortamı paylaştıkları, beraber antrenman yaptıkları, sahneye çıktıkları bir pratik. Türkiye için koşul ve durumlar biraz daha farklı olmakla beraber, Avrupa’da bu birliktelik çok daha yaygın. Pek tabii, kendi içinde de mevcut patriyarkal neoliberalizmin orospufobiyi pompalayarak bu sporu steril bir “wellness” metası olarak dayatmasına karşı haklı tartışmalar da var. Endüstrileşen yoganın kültürel apartılmasından farklı olarak, sağ popülizmden alınan güvenle bu sporun yaratıcısı olan seks işçilerinin ve direk dansı performansçılarının sektör dışına itilmeye çalışılmasına dair tartışma kuşkusuz haklı ve gerekli. Ne yazık ki bu yazıya konu makale de orospufobi eleştirisi görünümünde, aynı özne dışlama hatasına düşüyor.
Çünkü bu pratiği patriyarkanın çukurundan çıkaranlar, bugün -yazıda da eleştirilen- dev aynalı beyaz salonlara taşıyıp bir spor hâline getirenler de seks işçileri, direk dansı performansçıları. Bu edimin kendisini “güçlenme” ya da “feminist bir başkaldırı” değil de bir “yırtma yöntemi” olarak görebilirsiniz tabii. İşte o zaman patriyarkal neoliberalizmin orospuları dışladığı bir “iyi hissetme” odaklı direk dansı aktivitesi elde edersiniz.
En başta yazara hak verdiğim üzere, direk dansı bir başkaldırı ya da feminist bir devrim değil. Ama bu pratiği “erkeklere hizmetten” “kadın+’lardan kadın+’lara” perspektifine getiren ve evet, bundan para kazanan, bunu pazarlayan özneleri görmezden gelmek, dansı “kulüplerde zorla çalıştırılan seks işçileri” ile stüdyolarda “kendini iyi hissetmek” için para veren “beyaz yakalı kadınlar” dikotomisine, sporun kurucu özneleriniyse salt mağduriyete hapsetmek, tam olarak artık geride bıraktığımızı düşündüğüm -ama belli ki yanıldığım- kurtarıcı feminizmin bir refleksi.
Keza yazar, “Asıl başkaldırı, ‘hiçbir kadının sadece hayatta kalabilmek için istemediği halde direk dansı yapmak zorunda olmadığı’ bir dünya için mücadele etmektir” demiş. Ama onlarca seks işçisi, kulüplerde çalışan direk dansı performansçısı ZATEN sadece hayatta kalabilmek için direk dansı yapmak zorunda olmadıkları bir sektör inşa etti. Ve “başka bir direk dansı”ın mümkün olduğunu gösteriyorlar.
Editör: Bawer
Görsel: In the Wings at the Opera House by Jean Beraud, 1889
1 Comment
Comments are closed.