İstanbul’da direk dansı (pole dance) son yıllarda özellikle beyaz yaka kadınlar arasında hızla yaygınlaştı. Hafta sonu ritüeli, stres atma aktivitesi, “kendine yatırım”, “özgüven çalışması” gibi başlıklarla süslenen bu etkinlik, yakın zamanda yayımlanan bir yazıda “feminist başkaldırı, direniş ve devrim” kelimeleri eşliğinde sunuldu. Ancak bu sunum gerçeğin tam tersini örtbas ediyor: Direk dansının estetiğini, tekniğini ve kültürel gücünü yaratanlar, onu bugün stüdyolarda yeniden paketleyenler değil, patriyarkanın en ağır şiddetine maruz kalan seks işçileridir.
Yıllar önce internette izlediğim bir videoda bir kadın neoliberal feminizmin tipik çelişkisini şu sözlerle anlatıyordu: “Snoop Dogg dinlemeyi ben de çok seviyorum. Dinlerken eğleniyorum, dans ediyorum, iyi hissediyorum. Ama bu, Snoop Dogg dinlemenin devrimci veya feminist olduğu anlamına gelmiyor.” İstanbul’daki direk dansı söylemi tam olarak bu mantıkla işliyor.
Direğin etrafında dönmek sizi güçlü ve/ya bedeninize yeniden sahip çıkmış gibi hissettirebilir. Seksi, özgür, esnek ve/ya kontrollü hissetmek keyifli olabilir. Ama bunların hiçbiri direk dansının feminist bir devrim olduğu anlamına gelmez ve daha önemlisi, pratiğin patriyarkal gerçekliğini yok etmez.
Direk dansının kökenleri ister Çin direği, ister Hint Mallakhamb geleneği, ister sirk olsun; günümüz popüler estetik kodları yani hareketleri, ışık düzeni, pleaser ayakkabı seçimi ve mekânsal mantığı, striptiz kulüplerinde çalışan seks işçilerinin ürünüdür. Velhasıl bu pratik, bütün dünyada patriyarkanın en sert işlediği sektörlerden birinin tam ortasında cereyan etmektedir. Köken romantizasyonu veya “güçleniyoruz/geri alıyoruz” söylemleri bunu aklayamaz.
Stüdyolarda özgüven, kendini keşfetme, güçlenme ve “bedenle barışma” başlıkları altında pazarlanan hareketlerin çok büyük kısmı, seks işçilerinin yıllarca şiddet tehdidi altında, ekonomik zorunluluk yüzünden, erkek şiddetinin gölgesinde ve devlet baskısının sürekli hedefinde geliştirdiği bir tarihe dayanıyor. Bugün “sanatsal hareket” diye öğretilen birçok dönüş, tırmanma ve split, başka kadınların şiddet, damgalama ve sömürü içindeki gündelik deneyimlerinin ürünü. Ama stüdyoda ışıklar pembe, ayakkabılar parlak, mekân güvenli… Ve ne hikmetse, bu estetik tam da burada “feminist başkaldırı” adını alıyor. Yani estetiğe sınıf atlatılırken, her türlü risk ve damgalanma aşağıda bırakılıyor.
Sorun şurada: “İyi hissetmek” devrim değildir. “Eğlenmek” devrim değildir. Bir pratikten keyif almanız, onu politik bir eyleme dönüştürmez. Hele ki o pratik, başka kadınların patriyarkanın en ağır biçimleri altında, çoğu zaman çaresizlik içinde icra ettiği bir beden emeğinin estetiğiyse. Seks işçileri bu estetiği hayatta kalmak için icat etti, geliştirdi. Beyaz yakalı kadınların bu estetiği yalnızca kendilerini iyi hissetmek için kullanması, ardından da bunu bir politik başkaldırı diye pazarlaması, aslında kendi konumlarının sağladığı görece güvenliğin bir sonucu. “Güçlenme” diye ortalıkta dolaşan (ya da satılan) şey aslında neoliberalizmin bireyci mottosunun başka bir yüzü: Kendine yatırım yap… kendini keşfet… kendini kutla… Bu kelimelerin ortak noktası ise hiçbirinin patriyarkanın yapısal şiddetini hedef almıyor oluşu. Direk dansını “başkaldırı” diye parlatan (pazarlayan olarak da okuyabilirsiniz) söylemin içindeki çelişki de böylece, görmesini bilene, görünür oluyor.
Hakikat şu: Bu pratik yüzünden dünyanın her yerinde seks işçileri dayak yiyor, cinsel saldırıya uğruyor, polis şiddetiyle boğuşuyor ve müşteriler ile pezevenkler tarafından sömürülüyor. İnsan kaçakçıları tarafından kaçırılan ve başka ülkelerde kağıtsız çalıştırılan kadınlar bu mesleğe zorlanıyor; reddedenler işkence görüyor ve hatta öldürülüyor. Mesleği bırakmak seks işçilerinin iradesine bağlı değil; buna patronlar karar veriyor. Stüdyoda “güçlendiğini” söyleyenler ise aslında şunu demiş oluyor: Evet, o kadınlar dayak yiyor, ama bakın biz yemiyoruz; biz güçlüyüz. Oysa sizin güçlenme deneyiminizin koşulu tam da bu: Onların sizin maruz kalmadığınız şiddetin nesnesi/hedefi olmaya devam etmesi. Başka kadınların şiddet altında yaşamak zorunda olmasını koşullayan bir “güçlenme” nasıl olur da feminist veya devrimci olabilir?
Direk dansı bazılarını geçici olarak iyi hissettirebilir. Ne var ki, bir pratiğin patriyarkal gerçekliğini ve onun yarattığı şiddet döngüsünü görmezden gelerek o pratikten “devrim” çıkarmak bir yanılsamadır. Seks işçilerinin emeğini ve deneyimini silerek bu dansı “özgürleşme” olarak sunmak ne feministtir ne de politik. Asıl başkaldırı, “hiçbir kadının sadece hayatta kalabilmek için istemediği halde direk dansı yapmak zorunda olmadığı” bir dünya için mücadele etmektir. Bugün stüdyolarda satılan ise, bu mücadelenin estetiğinin, tam da onu gerekli kılan koşullar unutturularak tüketilmesidir.
Editör: Bawer
Görsel: Dina Spybey-Waters (Striptease, 1986)