Geçtiğimiz gün yine Velvele’de yayımlanan yazımda, direk dansı yapmanın bir “devrim” olarak nitelendirilmesine itiraz etmiştim. Yazı epey (olumsuz) tepki aldı. Bu tepkiler üzerine biraz daha düşündükçe, meselenin daha geniş bir çerçevede konuşulması gerektiğini fark ettim.
Evvela savunmamı yapayım. 10 Aralık’ta yayınlanan yazısında Elif Akgül beni, seks işçilerini mağduriyete hapsederek “kurtarıcı feministlik” yapmakla eleştirmiş. Buna nasıl sebep verdim bilemiyorum ama niyetim belirli bir ücret karşılığında ulaşılabilen bu pratiğin “güçlenme” ve “devrim” gibi etiketlerle tanımlanması ve şiddet tarihinin görünmezleştirilmesini; bazı kadınların türlü damgayı üzerlerinde taşıyarak yaptığı bir mesleğin, onların koşulları değişmediği hâlde steril bir “başkaldırı” hikâyesi olarak paketlenmesini eleştirmekti. Akgül’ün iddia ettiğinin aksine, insanların ne kadar zor koşullarda çalıştırılıp sömürüldüğünden bahsetmenin “kurtarıcılık” değil, maddi gerçeklere işaret etmek olduğunu düşünüyorum.
Ayrıca seks işçileri dâhil kimsenin “özneliğini” zorla çalıştırılıp çalıştırmamalarıyla sınırlandıramayız. Zorla da çalıştırılsa, isteyerek de yapsa, kendi işinin patronu da olsa her insan öznedir; her insan güler, ağlar, sevinir, üzülür ama seks işçilerinin önceki hayatlarından “yırtıp” stüdyolar kurması gibi örnekler, sektörün genelinde sürmekte olan şiddetin ve adaletsizliğin bittiği anlamına gelmez.
Ayrıca bir pratiğin ARTIK “kadın+’lardan kadın+’lara” da yapılıyor olması onu devrim yapar mı? Bence hayır. Bu geri alma/reclaim meselesini de bence yeniden tartışmaya açmamız gerekiyor. Kadınların güçlenmesi için yapısal bir dönüşüme gerek olmadığını bireysel yırtmalar üzerinden örnekleyen, isteyen herkesin güçlenebileceğini ima ederek sorumluluğu yine bireyin üzerine yıkan liberal bir anlatı bu. Elbette insanlar en olumsuz koşullarda bile dayanışma sayesinde yeni hayatlar yaratabiliyor, bir araya gelişlerle kendilerini koruyacak alanlar/araçlar yaratabiliyorlar. Buna ben de dâhilim… Yine de böyle istisnai bireysel zaferleri örnek vererek toplumun dönüştüğü izlenimi yaratmak bana akıl almaz geliyor. Bu yüzden, kimin nasıl hissettiğinden ziyade maddi gerçekliği konuşmayı önemsiyorum ve böylesi ağır bir gerçekliğin “başkaldırı” ve “geri alma” olarak sunulmasını yanlış buluyorum.
Her neyse, asıl meseleme döneyim: Son yıllarda kadınların kendini değerli hissetmesi, güçlenmesi gibi söylemlerle daha fazla karşılaşır olduk; söylemdeki bu artışı çoğu zaman kadınların kolektif bir kazanımı, ileriye doğru atılmış bir adım olarak yorumlama eğilimindeyiz. Öte yandan, dünyada kadınlar ve LGBTİ+’lar lehine somut, yapısal ilerlemeler kaydedildiğini söylemek zor. Hatta tersine, geleneksel cinsiyet rollerine dönüş çağrıları yükseliyor, kazanılmış haklarımız geri alınmaya çalışılıyor. Kürtaj karşıtlığı ve yasakları, nükleer aile propagandası, mahkemelerin aldığı transfobik kadın tanımı kararları gibi saymakla bitmeyecek fenalıkları her gün okuyor, izliyoruz.
Kendimizi iyi ve güçlü hissetmek için yaptığımız ve son derece gerekli olan aktiviteler de var tabii; güçlü hissetmenin de önemi bariz ama “hissetmek” gerçekten güçlendiriyor mu veya kimi güçlendiriyor? Bunun tartışmaya açık ve tartışılması elzem bir konu olduğunu düşünüyorum.
Kişisel dönüşümü bir içsel devrim olarak nitelendirmek istiyorsak elbette nitelendirebiliriz; fakat feminizmden anladığımız kadınların maddi anlamda özgürleşmesi ise salt iyi hissetmek devrim niteliği taşımaz. Zira gerçek devrim, hislerin ötesine geçip, onları besleyen eşitsiz yapıları dönüştürmeyi gerektirir. İçinde yaşadığımız dünyanın kadınların maddi ihtiyaçlarından ziyade hislerini, güçlenme isteklerini dikkate alıp parlatması bundan.
Bu yüzden dergilerde boy boy yazılar, mağazalarda kıyafetler, Instagram’da daha çok kadın CEO fotoğrafları DEVRİM NİTELİĞİNDE BİR GELİŞME ve benzeri güzellemelerle -Beyoncé sahnesine feminizm yazıyor!!!- üzerimize boca ediliyor. Ama sistem bunları bizim bu zaferleri ve iyi hisleri hak ettiğimizi düşündüğü için değil, onları metalaştırıp bize geri satmak için yapıyor.
Moda, güzellik, wellness ve spor endüstrilerinin en büyük tüketici kitlesinin kadınlar olması tesadüf değil. Kadınların “güçlenme” arzusunun üzerine kurulu bu endüstriler, bir yanda Küresel Güney’de kadınların sömürülen emeği -“feminist” Beyoncé Sri Lanka’daki işçilere saatlik 0,55 Amerikan doları ödüyor-, diğer yanda Küresel Kuzey’deki kadınların tüketim kapasitesi üzerinden dönüyor. Ne kadar çok kadın “güçlenme” duygusunu deneyimlemek isterse, bu vaatlerin arkasındaki pazar da o kadar büyüyor. Dünyanın bir ucunda tekstil, kozmetik vb. sektörler için korkunç koşullarda çalışan ve emeği sömürülen kadınlar var. Daha avantajlı coğrafyalarda yaşayan bizler ise bu kadınların sömürülerek ürettiği o ürünleri tüketenleriz. Dünya, kadınları hem üreten hem de tüketen olarak konumlandırıyor. Bizim bir tüketici olarak “iyi hissedebilmemizin” ve “güçlenme” anlatılarımızın maddi koşulu, bu kadınların sömürülmesine dayanıyor. Tıpkı, evinde temizlikçi çalıştırarak boş zaman hakkını “geri aldığını” düşünen bir kadının bu boş zamanının, başka bir kadının düşük ücretli ve güvencesiz emeği üzerine kurulması gibi.
Direk dansının “özgürleştirici” bir sembol haline gelmesi de ‘orospu’ damgasını üzerinde taşıyan seks işçilerinin varlığı sayesinde mümkün oluyor. Biz, patriyarkal bir sembolü para karşılığında gittiğimiz kurslarda “geri alıp” (kimden?) onu bir güçlenme aracına dönüştürürken, aynı damga, güvencesizlik ve risk, bu işi para için yapmayı sürdüren kadınların üzerinde kalmaya devam ediyor. Bu yüzden “direk dansı bir devrimdir” derken, yapılanın kültürel aparmadan daha da büyük bir şey olduğunu düşünüyorum; bu, bir sınıfın, ırkın ve/ya coğrafyanın kadınlarının bedenleri ve emekleri üzerinden, diğerlerinin “duygusal sermaye” biriktirmesi demek oluyor. Velhasıl, sistem tıkır tıkır işliyor. Ben değil; kapitalizm kadınları böyle ikiye ayırıyor (Maria Mies bunu şu kitabında teşhis ediyor).
Tıpkı Batı’da bir hizmet deneyimleyerek kendini “güçlenmiş” hisseden bir kadının, bu hissinin Küresel Güney’deki bir tekstil işçisi kadının düşük ücretli, güvencesiz emeğine bağlı olması gibi. Bir tarafta damga ve sömürüye maruz kalan, diğer tarafta ise bu damga ve sömürü sayesinde üretilmiş sembolleri tüketerek “duygusal değer” elde eden kadınlar… Bizim güçlenme anlatılarımız, eğer bu küresel ve sınıfsal işbölümünü görünmez kılarsa, nihayetinde var olan eşitsizlik düzenini pekiştirmekten başka bir işe yaramıyor (evet, nüanslar da var; evet o anlar da olmasa ne yapardık.)
Hislerimiz elbette değerli. Bir sürü yorumda iddia edildiğinin aksine, değersiz olduğunu asla söylemedim. Ama bizim hislerimizi meta olarak gören dünya, onları önünde sonunda tüketim ile ilişkilendiriyor; çünkü kadınlar dünyanın en kalabalık ortak kimliklerinden biri ve biz para karşılığı aldığımız her hizmete “devrim” dediğimizde, özgürleşme mücadelemiz bir markaya, bir piyasa trendine, bir Instagram hashtag’ine dönüşüyor.
Bu gerçeklikle yüzleşmek hislerimizi küçültmez; ama onları bir sığınak değil, bir sıçrama tahtası olarak kullanma gerekliliğini ortaya çıkarır. Güçlenme duygumuz, bize daha adil bir dünya için mücadele edecek enerji ve cesareti verdiği zaman, ancak “güçlenmiş hissetmek” ile “gerçekten güçlenmek” arasındaki uçurumu kapatabiliriz.
Sadece İyi hissettiğimiz değil, tüm kadınlar ve LGBTİ+’lar için gerçekten iyi olan bir dünya inşa ettiğimiz zaman. Bunun yolu da hislerimizi toplumsal maddi değişim için örgütlemekten geçiyor.
Fotoğraf: Dilara Açıkgöz / csgorselarsiv.org
Editör: Bawer