Bilimkurgu ve fantastik edebiyatta, şiddet faili, kadın düşmanı, homofobik, transfobik, sağlamcı ve faşist yazarlardan kurtulma rehberi.
Temmuz ayında çeşitli platformlarda yayınlanan iddialar sayesinde, Neil Gaiman’ın şiddet faili olduğunu bir süredir biliyorduk. Ancak birkaç gün önce New York Magazine’in kapak yazısında yer alan, Lila Shapiro imzalı makale varsa bile (ki açıkçası benim hiç şüphem yoktu) tüm şüphelerimizi ortadan kaldıracak kadar güçlü kanıtlar sunuyor.

Gaiman, şiddet faili olduğunu öğrendiğim sevdiğim ilk yazar değil. Ancak LGBTİ+ camiasına yakınlığı ve yarattığı, popülerleştirdiği queer karakterler nedeniyle beni en çok hayal kırıklığına uğratan, kendimi en çok kandırılmış hissettiğim yazar oldu. Özellikle uzun yıllar erkek egemen ve kadın düşmanı yazarların baskın olduğu bilimkurgu ve fantastik edebiyat dünyasında, yeni yeni nefes alabildiğimiz alanlar yaratmaya başlamışken, bu alanların oluşmasına katkı sağlayanların iki yüzlülüğü gerçekten moral bozucu. Tam da bu nedenle, hiç canımızı sıkmayıp, şiddet faili cis-hetero erkekler yerine bu alana gerçekten emek ve katkı sunan yazarları analım istedim.
Aslında, bizler için yazdıklarıyla her gün yeni alanlar açan, bu dünyaya mahkûm olmadığımızı anlamamızı sağlayan birçok başka yazar var. Bilimkurgu ve fantastik edebiyat, özellikle 80’lerde feministler ve queerler için başlayan ve güçlenerek büyüyen yepyeni yazarlar ve dünyalar sunuyor.
Ursula K. Le Guin’in, feminist queer bilimkurgu edebiyatının öncülerinden sayılan romanı Karanlığın Sol Eli, 1969 yılında, tam 56 yıl önce yayınlandı. Le Guin, 1988 yılında kaleme aldığı denemesi Balıkçı Kadının Kızı’nda ise şöyle yazacaktı:
“Yetmişlerin ortalarına kadar romanlarım kahramanca serüvenler, yüksek teknolojili gelecekler, iktidar dehlizlerindeki erkekler hakkındaydı; başkahramanlar onlardı, kadınlarsa çevresel, yani ikincildi. Annem, neden kadınlar hakkında yazmadığımı sormuştu. ‘Nasıl yazacağımı bilmiyorum.’ diye cevap vermiştim. Aptal ama dürüst bir cevap. Kadınlar hakkında nasıl yazılacağını bilmiyordum -pek azımız biliyorduk- çünkü erkeklerin kadınlar hakkında yazdıklarının gerçek olduğunu, kadınlar hakkında yazmanın doğru yolu olduğunu düşünüyordum. Ben bunu yapamıyordum.”

Bilimkurgu ve fantastik edebiyatı hep erkeklerden okumuş bir neslin çıkardığı ilk feminist bilimkurgu ve fantastik edebiyat yazarlarından biri Le Guin. Şimdi ise onun izinden giden ama bununla yetinmeyip hem yarattığı dünyaları hem de karakterleri adımlarca öteye taşıyan kadınlar ve queerler var. İyi ki varlar.
Aslında burada bahsetmek istediğim öyle çok yazar var ki, kendimi dizginlemem gerektiğini hissediyorum. O yüzden, her zamanki gibi istatistiklere sığınıyor ve sizlere bilimkurgu alanındaki ‘saygın’ Hugo Ödülleri’nin En İyi Roman kategorisini son on yılda kazanan yazarlar ve romanlardan bahsetmek istiyorum.

Fakat başlamadan önce belirtmeden geçemeyeceğim: Hugo ve Nebula gibi ödüller, ne kadar türe dair genel bir bilgi sunuyor olsalar da yalnızca büyük yayınevlerinin PR çalışmalarıyla popülerleşmiş romanlara ulaşabilmemizi sağlıyor. Bu da azınlıkta kalan, çok satmayan konularda yazanlara, yeterince iyi bağlantıları olmayan birçok sanatçıya ya da İngilizce yazılmamış birçok esere erişimimizi neredeyse imkânsız hale getiriyor. Yani bu ödüller, bir yandan bizlere bir seçki sunarken, diğer yandan da birçok yazarın görünmezleşmesine sebep olan araçlara dönüşüyor Bu yazıda Hugo Ödülleri’ni ele almamın temel sebebi, böylesine popüler bir ödülde durumun nasıl olduğunu sizlere gösterebilmek.
1950’lerden beri Worldcon (World Science Fiction Society) tarafından verilen Hugo Ödülleri’nin 2014-2024 yılları arasında verildiği romanlara baktığımızda, büyük çoğunluğunun kadın yazarlar tarafından yazıldığını görüyoruz. 11 ödülden on tanesi kadın yazarlara verilmiş. Bu yazarların romanlarının neredeyse tamamı feminist öğeler barındırıyor. Ayrıca, bu romanların altısı, feminist öğelerin yanı sıra queer temalar ve karakterler içeriyor.
Romanların çoğunluğu, sağlamcılık karşıtlığı, transfobi ve homofobi ile mücadele, otokrasi, beden politikaları, ırkçılık ve patriyarka gibi konulara da odaklanıyor. Peki, bu kadın yazarların ödül alan romanları, feminist-queer bilimkurgu ve fantastik edebiyat için ne ifade ediyor?

2014 yılında, ödülü Ann Leckie, Radch İmparatorluğu serisinin ilk kitabı olan Adalet romanıyla kazandı. Açıkçası, Ann Leckie benim Le Guin’in ölümünün ardından onun yerine koyduğum bir yazar olduğu için burada tarafsız bir yorum yazmam oldukça zor; o nedenle affınıza sığınıyorum.
Leckie, Radch İmparatorluğu serisinde ele aldığı temalarla yalnızca feminist değil, aynı zamanda queer bir yazar olduğunu serinin beş romanı boyunca gösteriyor. Haraway’in teorilerinden miras kalan insan-teknoloji ilişkisine, otoriterliğe, ırkçılığa, insan olmanın anlamına ve cinsiyetin akışkanlığına dair yazılmış harika bir seri.

2016, 2017 ve 2018 yıllarında ise N.K. Jemisin, Kırık Diyar Üçlemesi’nin üç kitabıyla da en iyi roman ödülünü alıyor. Yazarın kurduğu dünyalarla ilgili daha önce de yazmıştım. Jemisin, sadece kurduğu derinlikli dünyalar ve karakterlerle değil, aynı zamanda bilimkurgu edebiyatında pek sık karşımıza çıkmayan yaşlı, queer, engelli karakterleri ve kahraman anneleriyle de çok önemli bir boşluğu dolduruyor. Ayrıca siyah Amerikalı feminist-queer bilimkurgu ve fantastik edebiyatının en harika örneklerinden birini sunuyor. Bu türde daha fazla roman okumak isteyenlere de Octavia Butler ve Nnedi Okorafor’un yazdığı her şeyi gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim.

2019 yılında ödüle layık görülen eser Astronot Kadın serisinin ilk romanı olan Yıldızları Hesaplamak ile Mary Robinette Kowal. Yazarın dünya tarihini “ya böyle olsaydı” diyerek farklı bir yerden okuyup alternatif bir gelecek kurgusu üreten serisi, açıkçası liberal feminist öğeler içermekle birlikte bana üst-orta sınıf anlatısı sebebiyle ziyadesiyle sevimsiz ve sıkıcı geldi.

2020 ve 2022 yıllarının kazananı ise Arkady Martine’ın Teixcalaan İkilemesi’nin romanları. Açıkçası, bana Ann Leckie’nin Radch İmparatorluğu’nun kötü bir kopyası gibi geldiği ve dilini çok zorlama bulduğum için bu seriyi tamamlayamadım. Ancak, saray entrikalarının bilimkurgu evrenlerindeki yansımalarını merak edenlere tavsiye edebilirim.

2021 yılında, bilimkurgu edebiyatının Haraway’i olarak görmeyi çok sevdiğim biricik Martha Wells, Katilbot Günlükleri serisinin beşinci romanı olan Şebeke Etkisi ile nihayet uzun zamandır hak ettiği ödülü aldı.
Wells, özellikle anti-kahraman yaratmakta ve bunu oldukça eğlenceli bir dille sunmakta usta bir yazar. Otoriterlik ve kar hırsının birçok şeyi kontrol ettiği bir dünyada, insan olmayı bir android üzerinden sorgulaması ise gerçekten paha biçilmez.

2023 yılında nadir görülen bir durum gerçekleşti ve T. Kingfisher (veya çocuk romanlarında kullandığı ismiyle Ursula Vernon), yalnızca fantastik öğeler içeren Isırgan Otu ve Kemik masalı -pardon, romanıyla, en iyi roman ödülünü aldı.
Genellikle Hugo Ödülleri her ne kadar fantastik edebiyat eserlerine verilse de, bu ödüllerde yan kategori olarak bilimkurgu genelde kendine yer bulur. Ancak Kingfisher’ın romanı tam anlamıyla epik bir masal. Üstelik oldukça keyifli; sert feminist eleştirileri bir masal atmosferinde başarıyla işleyen bir eser.

Son olarak, 2024 yılında Emily Tesh, Some Desperate Glory romanıyla ödüle layık görüldü. Ne yazık ki Tesh’in romanı henüz Türkçeye çevrilmedi. Yapıt, son on yıllık Hugo Ödülleri tarihinde queer karakterlerin en dolaysız temsil edildiği, ana kahramanların queerlerden oluştuğu tek roman.
Tesh’in romanı, bilimsel anlamda bazı teorik sıkıntılar barındırdığı için çokça eleştirilmiş olsa da bana kalırsa bir bilimkurgu romanı, asla bilimsel bir makale olmak zorunda değil. Tesh, kurduğu dünyalar ve yarattığı karakterler kadar bu karakterlerin farklı gerçekliklerdeki farklı gelişim süreçlerini oldukça gerçekçi anlatmasıyla da bütün ödülleri hak ediyor.
Uzun lafın kısası, sadece Hugo Ödülleri’nin son on yılda verildiği romanları incelediğimizde bile açıkça görüyoruz ki artık kadın düşmanı, homofobik, transfobik, sağlamcı ve hatta cinsel şiddet faili yazarlara muhtaç değiliz. Ursula Le Guin’in 1969 yılında Karanlığın Sol Eli ile başladığı yolculukta, bugün artık hiç düşünmeden sayabileceğimiz yüzlerce feminist-queer yazar ve bu yazarların birbirinden harika dünyaları var. Öyle dünyalar ki, içine hapsolduğumuz bu dünyanın tek alternatif olmadığını ve ilelebet burada tıkılı kalmayacağımızı bize hatırlatıp, başka bir dünyanın düşlerini kurmamıza ilham veriyorlar.
Editör: Bawer
1 Comment
Comments are closed.