Müzik eleştirmeni Kenan Behzat Sharpe, geride bırakmak üzere olduğumuz 2024’ün en iyi albümlerini Velvele okuyucuları için derledi. Üç bölüm halinde yayımladığımız, aynı zamanda yerli müzik sahnesinin bir fotoğrafını da çeken listenin “13’ten 9’a: Geleneğe yeni yorumlar“ ve “8’den 4’e: Türkçe müziğinin dünyadaki yeri“ başlıklı ilk iki bölümünün ardından geldik ilk üçe.
Modern başyapıtlar

3. KARDELEN – HABİBİ (Universal Music Türkiye)
Cumhuriyetin neredeyse ilk günlerinden itibaren müzikte bir sentez arayışına girişildiğini biliyoruz. Önce Türk Beşleri olarak bildiğimiz besteciler Anadolu’dan motifler kullanarak operalar icra ettiler. 1960’larda kendiliğinden gelişen bir sentezle Anadolu Rock, o dönemin popüler Batı müziğini halk müziği geleneğiyle birleştirdi. Sultan-ı Yegah şarkısıyla Nur Yoldaş ile Ergüder Yoldaş Osmanlı musikisiyle benzer bir denge yakalamayı hedeflediler. Klasik Türkçe rock döneminden Duman veya Replikas gibi grupların benzer bir arayışta olduğunu söyleyebiliriz. Yıl oldu 2024 ve Kardelen Köker yepyeni bir sentez ortaya çıkarıyor. Bu sefer hedef R&B’yi Osmanlı ve Ortadoğu temalarıyla bir araya getirmek. Daha kısa bir tanımla oryantal R&B diyebiliriz buna.
Çoğu şarkının sözü ve müziğinin Kardelen’e ait olduğu bu albüm, günümüze uygun bir sentez yaratırken, sözünü ettiğim bütün bu geleneği birikim olarak kullanıyor. Uzun yıllar Yurttan Sesler Korosu’nun şefliğini yapan babasını ve İncesaz’da solistlik yapan ablasını takip eden Kardelen, müzisyenlerle dolu bir aileden gelmesinin de etkisiyle genç yaşta piyano çalmaya başlamış. Kariyeri için okulunu bırakmadan önce de İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda eğitim görüyormuş. 23 yaşındaki Kardelen’in, ilk teklisi Ceketin Bende Kaldı çıktığından bu yana sadece iki yıl içinde kendini geliştirip böyle sağlam bir albüm çıkarması gerçekten takdire şayan.
Albümün çoğu, gerçek enstrümanların kullanıldığı canlı stüdyo kayıtlarından oluşuyor. Bora Yavrucuk, Elif Dikeç, Ozan Kısaparmak, Eren Alıcı, Adi Rotem ve Emre Malikler gibi önemli müzisyenlerin imzasını taşıyan bu albüm, çok fazla tarzdan ilham alıyor.
Geride parçası adeta bu çeşitliliğin bir özeti gibi. Şarkıda, oynak bir hip-hop ritmi üzerinde klasik Türkçe pop tarzı yaylılar, ‘dirty’ bass riff’leri ve Mariah Carey stilinde vokal yürüyüşleri duyuyoruz. İhya ise Lalalar gibi makamsal bir tarz ve elektro gitar ile başlarken, nakaratta Hepsi grubunu veya Sertab Erener’in Every Way That I Can şarkısını anımsatan bir catchy’liğe ulaşıyor.
Halay, ut içeren atarlı giderli bir ‘diss’ parçasıyken, Hancı Ortadoğu ezgilerini kullanan yavaş ve destansı bir balad olarak öne çıkıyor. Son olarak, albümde Artz’in beat’ini yaptığı ghetto house tarzı şarkı Κumar ve söz-müziği Mabel Matiz’e ait eğlenceli disko parçası Şarj’da görüldüğü üzere güzel iş birlikleri de yer alıyor.
2. Melike Şahin – AKKOR (Gülbaba Records ve Day Dreamer)
İkinci albüm laneti diye bir gerçek var. Neyse ki günümüz başyapıtlarından biri olan debut albümü Merhem’den sonra, Melike Şahin buna yakalanmadı. AKKOR, Türkçe popun 21. yüzyıla nasıl taşınabileceği sorunsalına önemli bir cevap niteliğinde. Hatta son aylarda yeni albümünden şarkıları Grammy Global Spin ve BBC Radio 6 Music gibi saygın uluslararası sahnelerde söyleyen Şahin, çağdaş Türkçe müziği dünyaya taşıyan Truva atı olarak bile kabul edilebilir. O, meraklı dinleyiciler kazandıkça, Türkiye’de üretim yapan diğer yetenekli müzisyenlerin de yurt dışında hak ettikleri tanınırlığı elde etmelerinin yolunun açılacağını öngörüyorum.
Bütün şarkıların söz ve müziğinin Melike Şahin’e ait olduğu bu albüm, İstanbul, Londra ve New York’ta canlı olarak kaydedildi. Çok sayıda Grammy ödülü kazanmış İsveçli prodüktör Martin Terefe’in yanı sıra, albümün prodüksiyonunda bir de Zafer Tunç Resuloğlu, Emre Malikler, Elif Dikeç ve Can Güngör’ün imzası var. Şahin, albümü kendi çalıştığı aranjörler ve müzisyenlerle kaydedecekmiş ancak bir kişi dışında ekibindeki herkese vize reddi gelince, kayıtların yapıldığı şehirlerden müzisyenlerle çalışmak durumunda kalmış.

Çıkan sonuca itiraz etmek mümkün değil, çünkü bu iş birlikleri şarkılara apayrı bir lezzet katmış. Ancak, bu durum Türkiye’deki yaratıcı insanların ne tür zorlukları göğüslemek zorunda kaldıklarına dair önemli bir hatırlatma niteliğinde.
Merhem pandemi döneminde çıkmıştı; bu yeni albüm ise ilerleyen süreçte Şahin’in ilk şarkılarına gösterilen müthiş ilgiyi yansıtıyor. Başka bir deyişle, AKKOR’daki özgüvenli besteler, gösterişli sahne deneyimi ve tüm şarkılara hep bir ağızdan eşlik eden kalabalıkları düşünerek yapılmışa benziyor. İhtişamlı bir hüznü meydan okuyan bir tutumla birleştirerek Merhem’in tarzını anımsatan açılış parçası Sağ Salim, bir manifesto gibi okunuyor:
“Boğuldum ölmedim, bana el vermedin / O kara delikten çıktım sağ salim.”
Albüm boyunca tökezleyip doğrulan, yara alıp iyileşen bir insanın hikayesini görüyoruz. Korkmasam Ölürdüm şarkısında zümrüdüanka olarak belirirken, Durma Yürüsene’de bedel ödemeye hazır, “gardım sağlam güllerden tuğla” diyen bir kadın var karşımızda. 8 Mart yürüyüşlerinde Şahin’in bazı sözlerinin dövizlerde yazılı olması tesadüf değil.
Sitar ile başlayıp müthiş bir hammond organ solosuyla zirveye çıkan İfşa şarkısı ise kadına şiddet ve taciz olaylarına gönderme yapan “Kalemim elimde benden kork tependeyim” gibi etkileyici sözler içeriyor.

Sözler bir tarafa, bir araya getirilen sound’lar albümün en lezzetli yanı. Şahin, sanatsal ve ileri görüşlü pop üretmekte ısrar ediyor. Ne Ettim Sana? trip-hop’ı andıran bir groove ve saykodelik synth’ler ile başlarken, ut ve kemanın devreye girmesi şarkıya eski Osmanlı müziğinden esintiler katıyor. Beni Ancak gibi dans ettiren şarkılarda ise 9/8 ritimleri üzerinde klarnet ve davul kullanılıyor.
Bir önceki albümünden farklı olarak AKKOR yavaşlayarak sonlanıyor. Merhem, epik bir filmin son sahnesine yakışacak marşvari bir parça ile biterken, AKKOR’da böyle bir kreşendo yok. Albüm, bir ninni gibi adım adım sessizliğe bürünüyor.
1. Nilipek. – Uydurduğumuz Oyunlarla (Nilipek.)

Bir sanatçının müziğini dinleyerek büyüdüğünüzü ve yeni albümleri çıktıkça onun da sizinle beraber büyüdüğünü gözlemlemek, ilginç bir his. 2015’te Nilipek.’in ilk albümü Sabah yayınlandığında, Türkiye’ye yeni dönmüştüm. ABD’deki lise ve üniversite yıllarımdan beri aşina olduğum indie-pop müziği, Türkiye’den birinin, hem de Türkçe sözlerle yaptığını görmek çok hoşuma gitmişti. Bu histe yalnız değildim. İnce sesi, duygusal sözleri, ukulele ve gitarı ile yaptığı tatlış -İngilizler bu tarza ‘twee’ der- müzik yeni bir akımın ayak sesleriymiş meğerse. Gerçi Nilipek. ilk dönemlerinde ona yapıştırılan ‘şirin kız’ imajından farklı olarak, her zaman kalemi güçlü ve vizyonu net bir müzisyen oldu. Bu konuya geleceğiz ancak geriye baktığımız zaman, o dönemin indie müziğin (hem bir tarz olarak hem de büyük plak şirketlerinden bağımsızlık anlamında) Türkiye’deki altın çağı olduğunu görüyoruz. Geçen ay Alper Bahçekapılı ile yaptığı bir röportajda Nilipek., bu ilk albüm 2015’ten ne 10 yıl önce ne de 10 yıl sonra çıkabilirdi diyor. Nitekim 2015, geleneksel plak şirketlerinin egemen olduğu son yıllar ile streaming platformlarının yeni yeni krallıklarını ilan etmeye başladığı ilk yılların tam arasına denk geliyor. 10 yıl önce kimse onun özgün tarzına şans vermezdi; 10 yıl sonra ise sektörün bambaşka sorunları ortaya çıktı…
Gerçekten de Nilipek.’in dördüncü stüdyo albümü Uydurduğumuz Oyunlarla, o ilk albümden neredeyse 10 yıl sonra çıktı. Ben değişmişim, Nilipek. değişmiş, müzik sektörü de epey değişmiş. Streaming çağının kahinleri, utanmasalar albüm formunun ölümünü ilan edecekler. Gerçekten de bu kadar şarkıyı aynı anda yayınlamanın neredeyse kariyer intiharıyla eş tutulduğu ve teklilerin hüküm sürdüğü bu dönemde, Nilipek. kalkıp da 11 şarkılık, 47 dakikalık dolu dolu bir albüm çıkarıyor. Yukarıda bahsettiğim röportajda söylediği gibi, müzik yaparken hiçbir zaman dinleyicinin zekasına hakaret etmek istemiyor çünkü. Müziğini olması gereken derinlikte tutarak dinleyicisine nasıl saygı gösteriyorsa, hedefi aynı zamanda ilham yolculuğunu sonuna kadar sürdürerek müziğin kendisine de saygı göstermektir.
Nilipek.’in kariyerini, ilk albümünden başlayarak Döngü’ye ve Mektuplar’a uğrayıp bu dördüncü albümü de kapsayarak takip edersek, bu saygılı tutumun gitgide zenginleşen ve derinleşen bir müzik anlayışını kaçınılmaz kıldığını görüyoruz. Gerek sözlerde gerek düzenlemelerde bu zenginlik hissediliyor. Nilipek., şarkı sözlerine hep bir şair gözüyle yaklaşıyor ama özellikle bu albümde karmaşık temalara işaret eden yalın ama sürreel imgeler görüyoruz: çıkamadığımız kapılar, yanan köşkler, sararan menekşeler, teybi bozuk arabalar, kaybolan mezarlar, anlamsız fotoğraflar, kör baykuşlar… Bu şarkılarda, bizi engelleyen ve kısıtlayan ilişkilere ve yapılara odaklanılıyor.

Sound’a gelince, buradaki parçalar birer sarmal gibi, basit bir riff ile başlarken diğer partisyonlar onun etrafında gelişiyor ve çeşitleniyor. Sandığımda, şarkı boyunca yavaşça fokurdayan bir kreşendo gibiyken mesela, İz, birkaç kez büyüyor ve küçülüyor. Şarkılar arasında da etkileyici kontrastlar var. Nilipek.’in “tuhaf bir pop albümü” olarak tarif ettiği bu projede, hem folk-rock tarzıyla Waxahatchee’yi andıran Fotoğraf gibi düz indie parçalar var hem de vahşiliğiyle neredeyse punk denebilecek Sırf Kırabilmek İçin var. Ancak albümün doruk noktası, şüphesiz No Land ile düet yapılan Baykuş şarkısı… Sonlara doğru, üflemelilerin girdiği an bir fırtına gibi ortalığı yıkıyor; sonra gökyüzü duruluyor ve başlangıçtaki yalın nakaratı tekrar duyuyoruz. Bu dinamiklik, albümün belki de en güçlü tarafı.
Nilipek.’in, prodüktörlüğünü Taner Yücel ve Berkay Küçükbaşlar ile birlikte üstlendiği bu albümde, hem düzenlemeler güçlü hem kayıt kalitesi ile prodüksiyon nefis. Sanatçının, 10 yılı aşkın bir süredir gelişen Türkçe sözlü indie müzik dünyasının en önemli temsilcilerinden biri olması boşuna değil. Değişen dünyaya rağmen, iyi ki hâlâ böyle oturup tekrar ve tekrar dinleyebileceğimiz albümler yapıyor.
Editör: Bawer
Ana görsel: Leyla Lena Urfalı
1 Comment
Comments are closed.