Müzik eleştirmeni Kenan Behzat Sharpe, geride bırakmak üzere olduğumuz 2024’ün en iyi albümlerini Velvele okuyucuları için derledi. Üç bölüm halinde yayımladığımız, aynı zamanda yerli müzik sahnesinin bir fotoğrafını da çeken listenin 13’ten 9’a geri saydığımız ilk bölümü sizlerle.
Geleneğe yeni yorumlar

13. Parham A.G – Daha Anlatacak Çok Şey Var (Ellipsis)
Parham A.G’nin son albümü Daha Anlatacak Çok Şey Var, tertemiz bir pop punk örneği. Henüz 23 yaşında olmasına rağmen, Parham daha şimdiden yerli punk ve yeraltı sahnesinin kilit isimlerinden biri haline gelmiş durumda. Hardcore punk ve blink-182 dinleyerek büyüyen bir kuşağın üyesi olarak, Parham ergenliğinde emo esintili iki İngilizce albüm çıkarmıştı. Bu son çalışmasıyla ise, Green Day’in ilk zamanlarını çağrıştıran klasik punk enerjisiyle, Bring Me The Horizon gibi yeni grupların parlak ve gösterişli modernliğini birleştiriyor. Eski zamanların pop punk müziğini yeniden yaratmak yerine, günümüze dair bir sound yakalıyor.
Daha Anlatacak Çok Şey Var, çocukluktan yetişkinliğe geçiş sancılarına dair bir büyüme hikayesi. Albümün kapağında, üstünde kırmızı kazağıyla bize utangaç bir heyecanla gülümseyen bir çocuk var ve biz 10 şarkı boyunca onun kendi yolunu arayışına tanıklık ediyoruz. Ne bir kaykay üstünde hayatın sorunlarından kaçan o ergen olabiliyor artık, ne de düzen kurmak uğruna hayallerinden vazgeçmeyi göze alabilen bir erişkin… Albümün hikayesi, evrensel olduğu kadar kişisel -anlatıcımız İstanbul’da büyüyen İranlı bir çocuk. Bu hikayede aşkın aydınlık yüzü kadar kalp kırıklıkları ve bütün bunlara rağmen inatla masumiyetini koruma çabası var. Çoğu şarkı Türkçe yazılsa da İngilizce (I Lied) ve Farsça (Estambul) parçalar da mevcut.
İnsanın diline dolanan pop punk anthem’leri (Hatırlarsın), sanki kocaman stadyumlarda yankılanması için yazılmış synth rock şarkıları (Koca Bir Hataydı), ironik hardcore punk (GERÇEK PUNK ROCK) ve dokunaklı akustik baladları (Akli Dengem ve Anne, Merak Etme) ile Daha Anlatacak Çok Şey Var, Parham’ın çeşitliliğini sergiliyor. Tek bir sorun varsa o da sıramayla ilgili. Bahsettiğim bu akustik şarkılardan sonra asla albümün başındaki o enerjiyi tekrar yakalayamıyoruz. Yavaş ve hüzünlü karakteriyle ismiyle müsemma Romantik Şarkı kapanış parçası olarak biraz sönük oluyor. The Offspring veya blink-182’nin Smash ve Anthem ile yaptığı gibi, bu albüm de tekrar yüksek bir enerjiyle bitseydi, daha akılda kalıcı bir sonsöz olurdu bence.
Albümün adına da göndermeyle, hâlâ anlatacak çok şey var sahiden; çünkü bu albüm Parham’ın bir müzisyen olarak olgunluk döneminin daha ilk meyvesi. Denzi ile düeti dışında albümdeki bütün şarkıları kendisi yazmış, söylemiş ve çalmış. Eğer büyümek buysa gerçekten, bu bir son olarak görülmemeli. Aksine, gelmekte olan her şeyin başlangıcı tam da burası…
12. Gazapizm – DÖNMEK İÇİN EVE (Argo Yapım)
Zaman hızlı geçiyor sahiden. Gazapizm’in Heyecan Yok şarkısının Çukur dizisinde kullanılıp memleketin tüm arabalarından caddelere yankılanması, sanki daha dünmüş gibi… Oysa yedi sene geçmiş üstünden. Aslında Anıl Murat Acar’ın İzmir’de başlayan kariyeri daha da eskilere, 2004 yılına dayanıyor. Artık ülkemiz ergenlerinin neredeyse yarısının rap star olmaya çalıştığı bir dönemde, 20 senedir sokağın gerçeklerini anlatan Gazapizm, “yeraltı edebiyatının” kıdemli bir şairi diyebiliriz. Aynı zamanda 2020’de hit olan Hiza albümünden bu yana da çok şey değişti. Cem Adrian ve Melike Şahin gibi pop yıldızlarıyla ortak şarkılara imza atacak ve ülkede daha önce eşi benzeri görülmeyen bir örnek olarak senfoni orkestrasıyla rap konserleri düzenleyecek kadar büyük bir isim oldu Gazapizm.

Haliyle dört yıllık bir aradan sonra herkes Gazapizm’in yeni albümünü dört gözle bekliyordu. DÖNMEK İÇİN EVE sanki onun rap star personasıyla sanatçı kişiliği arasında bir denge tutturmak için tasarlanmış. Eve dönmenin mümkün olup olmadığını sorgulayan bir albüm için bu, geçmişle gelecek arasında salınan iki yönlü strateji anlaşılır bir seçim. İlk şarkılar gerçekten arabalardan yankılanmasını hayal edebileceğimiz türden parçalar. Albümün en büyük hit’i olan Süzülerek’te içerik olarak da Gazapizm, kendi ergenliğine dönüyor: “Bi’ grup gençtik, hep diplerde yüzdük / Eza ve cefa, ne finans, defans, ne manifesto var.” Ancak bu şarkılarda monotonluğa bile varabilen EDM’vari prodüksiyonlar var. Bu beat’lerle birlikte Gazapizm’in flow’unda bazen sıkıntılar görüyoruz. Bir MC’nin en önemli silahı elbette kullandığı ritimler, ancak çeşitlilik bunun çok önemli bir faktörü. Yarasa şarkısı, Gazapizm’in yer yer düştüğü tekdüzeliği gösteriyor. Mesela bu satırlarda (“Karanlık koynumda, uyandım sabaha / Çok uyuz olurum bi’ yerim kanasa”) tam 12 hece görüyoruz. Bunlar dört ayağa bölünürken, her üç hecenin birinde vurgu geliyor. Böyle düz sayılar satırlar boyunca tekrar edildiğinde, hele albümün ilk yarısında olduğu gibi prodüksiyon düz bir dörtlük ritimle ilerlerken, Gazapizm’in asıl yetenekleri sergilenmemiş oluyor. O nedenle bu albümü 2024’ün en iyi albümlerinden biri olarak saymamın nedeni, albümün ilk kısmı değil de ikinci yarısı aslında.
Nitekim albümün beşinci şarkısı olan Evini Başına Yıkan ile birlikte hem içerik hem sound olarak bambaşka bir yere evriliyoruz. Okan Çam ile Ateş Berker Öngören’in ut, kanun, klarnet ve yaylılar da içeren prodüksiyon seçimleri, kömür ve beton kokan, hüzünlü ve gerçekçi bir atmosfer yaratıyor. Ölüler Dirilerden Çalacak teklisinden beri görmeye alıştığımız sınıfsal bilinç burada da parlıyor. Mesela, Evini Başına Yıkan’da neredeyse kalıtsal olacak kadar derin bir yoksulluktan bahsediyor: “Cehille felaket asırlar boyu / Ben acıya doydum çünkü burada doğdum!” Devamında Zabıt başlığıyla verilen yaratıcı ara parçalar geliyor. Zabıt 1: Umut’ta suça ve nefrete erken alışılan bir çocukluktan bahsediyor. Buna rağmen, “Umut hep yerinde duracak” diye kendine söz veriyor. Onun ardından gelen Müşkül şarkısında hayatın zorluklarını, beynimize kazınmış kodları anlatıyor. Trompetin sesiyle bambaşka bir hava yaratan Yaşatmadın Dünya’da ise bu zorlukların sebebi olan muktedirlere isyan ediyor: “Nefretim ebedi, bize bu ettiğin yanına kâr kalmaz.” Albümün sonsözü olan Bir Anne Sohbeti ve Zabıt 3: Enkarne’de, eve gitmek adına çıktığı bu yolculukta dönüşün imkansız olduğunu kabulleniyor. “Sırtımda bi’ çanta, bilmiyordum hiçbi’ şey ben / Çok küçüktüm çıktım evden, çok büyüktü evren” dediği çocuk olamıyor artık. Artık tek yol ileri…
11. Adamlar – Kahırlı Merdiven (Sony Music Turkey)
Arjantinli edebiyatçı Jorge Luis Borges’in meşhur öyküsü Pierre Menard, Don Kişot’un Yazarı imkansız bir düşünce deneyini anlatır. Hikâyedeki ana karakterimiz Fransız yazar Menard, Miguel de Cervantes’in klasik romanını aslına o kadar uygun bir şekilde çevirmeyi hedefler ki aslından ayırt edilemez olması için uğraşır. Bunu becerebilmek için “çeviri”sinde, Cervantes’in 17. yüzyıl dönemi İspanyolcasını kullanmayı, yazarın yaşadığı hayatı kendince canlandırmayı ve bunun sonucunda da bildiğimiz klasik metni birebir yeniden yaratmayı planlar.. Ancak Menard, kendi yazdığı Don Kişot, orijinaliyle kelimesi kelimesine aynı olsa dahi, bu metni 20. yüzyılda yazdığı için illaki yenisinin de orijinal bir niteliğe sahip olacağını iddia etmektedir. Böylece aynı anda hem aslına uygun hem de tamamen orijinal bir başyapıta imza atacaktır.
İlk bakışta beyni yakan bu öykü, konuyla alakasız gelebilir. Ancak Adamlar’ın yeni albümü Kahırlı Merdiven’in, hem grubun kendi külliyatıyla hem Türkçe rock geleneğiyle enteresan bir ilişkisi var. Albüm kapağındaki ouroborus (kendi kuyruğunu yiyen yılan) döngüselliğin sembolü olarak biliniyor. Aynı zamanda kapaktaki bu sarmal, albümün adına uygun bir şekilde bir merdiven olarak resmedilmiş. Son yıllarda yeni soundlar ve dokular denemiş olan Adamlar grubu, bu albümle birlikte hem ilk çıkış yaptıkları tarza hem de Duman gibi grupların çıktığı 2000’ler sound’una gönderme yapıyor. Grubun bir nevi eski formuna dönmesiyse, üstelik de 2024’te Adamlar’ın 10. yılı ve Eski Köprünün Altında albümünün 25. yılı kutlanırken, içinde bulunduğumuz kontekstte bu sound’lar yeni bir anlama da sahip.

Aslında ortasından başlarsak, albüme daha iyi bir şekilde yaklaşmış oluruz. Sırayla gelen Ah Be Güzelim, Es ve Dalgalı isimli şarkılar, ilk notalarından itibaren tanıdık geliyor. Birer ‘modern klasik’ olarak sanki yıllardır hayatımızdalar. Tolga Akdoğan’ın burada kullandığı vokal tonu, hem Rüyalarda Buruşmuşum dönemi Adamlar’ιnı hem de Kaan Tangöze’nin viski ve sigara kokan grunge sesini anımsatıyor. Hatta “Aşıkların ahıyla / Şarkı olsak ya keşke” gibi dizeler, hem içerik hem de tarz olarak Cem Karaca’nın teatral sesine ve böylece Anadolu Rock ve 70’ler dönemine bir gönderme de içeriyor. Bu üç şarkıda özellikle gitar riff’leri öyle yalın ve akılda kalıcı ki, sahiden eski şarkılar dinler gibi oluyoruz. Akdoğan, Eda Solmaz’la yaptığı röportajda grubun gelenekle olan ilişkisini şu şekilde anlatıyor zaten: “Biraz burada köklenme isteği var hepimizde.”
Bu albümde hissedilen derin döngüsellik -yoksa öz-göndergesellik mi diyeyim?- iyi bir sonuç veriyor. Bu şarkılar gerçekten belli bir stilin çok başarılı birer örneği. Daha şimdiden hayranlarının diline dolanan bu şarkılar (“Eees deli rüzgar, eeees / Bizimki heveees”) seneler boyunca konserlerde hep bir ağızdan söylenecek, bu şimdiden belli. Ancak merdivene tekrar çıkıp başladığımız öyküye dönecek olursak, 2024 yılında bu tür bir yeniden canlandırma ne anlama geliyor, diye düşünmek lazım. Bu son albümün yaptığı sadece hayranları tatmin edecek bir çeşit ‘fan service’ mi, yoksa başka bir manası var mı? Grubun bir dinleyicisi olarak ben şahsen albümden önceki Harekete Kimse Mâni Olamaz EP’lerini (özellikle ikincisini) tercih ederim. Orada daha global ve deneysel bir tarz denedikleri için Türkçe rock geleneğini günümüze uyarlamış oluyorlardı. Her şarkı mükemmel değildi ve hayranlarını fena şekilde kutuplaştıran bu EP’lerde kanımca doğru soruları soruyorlardı. Kahırlı Merdiven’de dolaşmak ise bambaşka bir soruya cevap veriyor. Günümüze uygun bir klasik yaratabilmek için Adamlar, hem Türkçe rock tarihinden dersler çıkarmış hem kendi 10 yıllık birikimlerinin özünü damıtmışlar.
10. Beliz – Duyarga (Akustikhane)
Bazen bir müzisyen, akranları arasından aniden sivrilir. Son 2-3 yıldır kayıtlarını yayınlamaya başlayan Beliz, takip ettiğim yeni sanatçılardan biriydi. Sonrasında, hem müzikal tarzıyla hem gösterdiği profesyonel duruşla kotardığı işlere daha da dikkat etmeye başladım. Türkiye’de indie rock tarzını seçmek kolay bir şey olmasa gerek. Elbette, Büyük Ev Ablukada gibi başarıya ulaşmış gruplar var. Ancak, özellikle 2000’lerde The Shins veya Modest Mouse gibi gruplarla ABD’de kısa bir süre ana akım olmaya başaran bu janranın yerleşik vokal tarzı, Türkiye’deki bazı dinleyicilere ters gelebilir. Burada indie’nin ince sesleri yerine, Şebnem Ferah veya Can Bonomo gibi daha teatral vokal tarzları tercih edilir genelde. (Türkiye’deki diğer başarılı indie müzisyenlerinden biri olan MAY, yakın zamanda sosyal medyada indie müziğin bu ‘kafa sesi’nin Türkiye’de neden sevilmediği ile ilgili önemli bir tartışma başlattı.)
Uzun lafın kısası, Beliz’in, yer yer hem vokaliyle hem de müzik tarzıyla Big Thief gibi yurt dışında popüler olan indie gruplarından özgüvenle feyz alması ve bunu Türkçe icra etmesi, güçlü bir sanatsal vizyona işaret ediyor. Hele Türkiye’de ve dünyada rock’ın hâlâ erkek egemen bir janra olduğunu göz önünde bulundurursak, bu duruş daha da önemli bir hâl alıyor.
Duyarga, bir nevi konsept albümü diyebiliriz. Bu kelime, eklem bacaklı hayvanların duyu alma organları anlamına geliyor. Daha mecazi bir anlamda ise bizim ve diğer hayvanların dış dünyayı algılama yetisine işaret ediyor. Dolaylı bir şekilde birçok toplumsal ve politik meseleyi konu alan bu albüm, duyularımızı dışarıda olan biten acılara kapatırsak bu bizi nasıl daha genel bir çürümeye hapseder onu anlatıyor. Ancak zor olan şeylere kendimizi duyarlı tutarsak, hayatın güzelliklerini de tam anlamıyla görüp, duyup, hissedebiliyoruz.

Hayatın bu ikiliği bir özet halinde, albümün doğal afetlerle ilgili son şarkısının Yuh… lalala nakaratında gizli. Bu albüm aynı zamanda hem bir lanetleme hem bir kutlama. Açılış şarkısı olan Bum, 2015 Ankara Gar Katliamı’nı konu alırken, Uçmasak da Yükseğiz hem çevre kirliliğine hem farklı bir geleceği yaratma kararlılığımıza dikkat çekiyor. Yanlış anlaşılmasın, bunlar klasik protesto şarkıları değil. Hatta dikkatli dinlemezseniz politik göndermeleri tamamen kaçırabilirsiniz bile. Bence Beliz’in kaleminin gücü, bu hafif dokunuşlarda gizli aslında. Mesela Cebinde Dünya şarkısında, yaşadığı yoksulluğa dayanamayıp bir binadan atlamaya teşebbüs eden bir adam görüyoruz. Ancak, onun yaşadığı durum şöyle mecazi ifadelerle anlatılıyor: “Konu uzun, ceketi kısa / Sarayları yok, cebinde canavar.”
Bir tek Tuz şarkısı, hem söz hem müzik açısından bir istisna teşkil ediyor. Çocuk işçileri konu eden bu parça, diğer şarkıların dolaylı politikliği kırıyor. “Daha çocuksun / Parıldıyor ruhun / Üstünde çok yük” gibi sözler, yoksulluk tasviri olarak kulağa hem fazla duygusal hem biraz ajitatif gelebilir. Sözler böyleyken, ilginç bir şekilde bu şarkı sound olarak da diğer başarılı örneklerden ayrılıyor. Albümün geri kalanında bahsettiğim indie-rock havası hakimken, bu şarkının elektronik altyapısı hem albümün sonik bütünlüğüne zarar veriyor hem de Beliz, akranları arasından sivrilmeyip halihazırda birçok yeni müzisyenin yaptığı gibi elektronik tarzlar kullansaydı nasıl olurdu, onu gösteriyor bize. Neyse ki diğer 11 şarkıda gitar, bas, davul, synth ve diğer enstrümanlar nefis bir şekilde çalınmış. Beliz’in gitardaki kendi güçlü yeteneğinin yanı sıra, çalıştığı ekip birbirinden nitelikli müzisyenlerden oluşuyor. Albüm boyunca enstrüman ve düzenleme açısından ince bir işçilik seziliyor. Bütün bu unsurlar bir araya gelince de 2024’ün en iyi albümleri listesinde olmayı hak eden bir iş çıkıyor ortaya.
İtiraz edilebilecek tek bir konu varsa, o da albümün yayınlanma stratejisiyle ilgili. Yıllardır alışkın olduğumuz usul, heyecan yaratacak 1-2 tekli çıkarıldıktan sonra albümün geri kalanının dinleyicilere bırakılması. Burada bu yolun tam tersi seçilmiş: neredeyse tüm şarkılar önceden tekli olarak çıkarıldıktan sonra, iki tane yeni şarkı daha üstüne eklenip albüm tamamlanmış. Elbette, Beliz bu yeni stratejiyi kendi icat etmedi. Spotify gibi streaming platformları, sanatçıları mümkünse her hafta tekli çıkarmaya sevk ediyor. Ancak bu şekilde algoritmalarda dikkat çekip ‘curated playlist’ler için seçilebiliyorlar. Bu yüzden, endüstri perspektifinden bakıldığında bu yayınlanma stratejisi mantıklı olabilir ama sanatsal değerler ve dinleyicinin deneyimi baz alınırsa, sektör bazında daha dengeli bir yol bulunması gerektiği aşikar.
9. Seda Erciyes – Bataklığımda (Seda Erciyes)
İlk albümü Bataklığımda çıktıktan sonra, R&B ve alternatif pop yapan sanatçı Seda Erciyes sosyal medyada müziğiyle ilgili bazı düşüncelerini paylaştı: “Burada Müslüman mahallesinde salyangoz satmıyoruz.” Cahit Berkay gibi Anadolu Rockçıların da yaptıkları müziği anlatmak için başvurdukları bu deyim, sunulan şeyle alıcının beklentisi arasındaki uyuşmazlığı anlatıyor. Gerçekten de salyangoz yenmiyorsa, niye orada satasınız ki?
Ancak Moğollar gibi gruplar köylülere Elvis Presley cover’ları yapmıyorlardı; rock müziği icra ederken gerçekten bu coğrafyadan bir sentez yaratmaya çalışıyorlardı. Seda Erciyes ise doğrudan Amerikan siyah kültüründen doğan R&B, soul ve cazdan esinlenen bir müzik türü yapıyor. Ancak sanılmasın ki müziğinin kökleri bu coğrafyadan değil. Zira bu albümde anlattığı şey, doğrudan Türkiye’deki kadınların, ‘öteki’lerin, dışlanmış olanların hikayesi.
Erciyes, masalımsı anlatısını zarif bir metaforla cisimleştiriyor: bataklık. Kötü çağrışımlar yapan bu kelime, aslında doğada önemli bir yeri olan sulak alanlara işaret ediyor. Erken Cumhuriyet döneminde, çoğunlukla sıtma riskini azaltmak adına kurutulan bataklıkların aslında büyük bir ekolojik önemi var. Bunlar birçok hayvan ve bitki türüne ev sahipliği yapan alanlar çünkü. Erciyes’in kaleminde, feminist ve kuir teoriye gönderme yaparak, bataklıklar aslında görmezlikten gelinenlerin ve toplumsal normların dışında kalanların sembolü haline geliyor. Aynı zamanda zihinlerimizin de görünmez bataklıkları var; bu da hem yüzleşilmemiş arzuların hem de kaygı ve depresyon gibi zor duygu durumlarının kök saldığı bilinçaltımızdır.

Arsan Salyfar’ın (nam-ı diğer Valfi) yaratıcı prodüksiyon seçimlerini hissettiğimiz, albümün de atmosferini kuran Intro’dan sonra YABANİ şarkısı bütün bu sözünü ettiğim temaları oynak bir mizahla işliyor. Eski gangster rap müziğine göz kırpan bir G-funk synth ve ‘chopped and screwed’ bir elektro gitar sample’ı üzerine, Erciyes toplumda kabul görmeyenlerin marşını yazıyor. Vücut olumlama gibi kavramlara işaret eden şarkı, “Kaçtım hep aynalardan / Ne uğruna” dizeleriyle başlıyor. Gül veya papatya olmayan çiçekler güzel bulunmayabiliyor; ancak anlayana yabani otların da bir güzelliği var. Toplumun ön yargılarına meydan okuyarak “Görmedin hiç böyle bi’ güzellik / Beğenmediysen değil senlik” diyor ön nakaratta. Sonra İngilizce ve Türkçe arasında kafiyeler kullanarak bu yargıları tek tek yıkıyor: “Umrumda değil de bana ‘Yabani’ / Sallarız kimse olamaz mani / Get this money.”
Benzer bir şekilde Çamur şarkısında pas, çamur ve diken gibi imgeler kullanırken, bataklıkta biten “en nadide yabani otları” ve onları sevmeyi nasıl öğrendiğini anlatıyor. Hem bu şarkıyla hem de hemen arkasından gelen, trompetçi Dilan Balkay’ın da katıldığı bir provada telefonla kaydedilen Çamur Interlude albümün en etkileyici yerlerinden biri.
Erciyes’in Jülide adlı sanatçıyla düet yaptığı, ipeksi R&B/reggae parçası Isırgan aynı metaforu devam ettiriyor. Dere kenarları gibi yerlerde kendi kendine biten bu yabani ot, ilginç bir dualiteye sahip: dokunurken insan tenine zarar verebiliyor ancak pişirilince veya bitki çayında kullanılınca son derece şifalı bir bitki. “Dokunabilsen değer buna” veya “Bana bir kere şans var / Zehrimi içine akıtmam” dizeleri, ısırganın metaforik açıdan zengin özelliklerine dikkat çekiyor. Bazen dikenlerin altında insanı iyileştiren bir yumuşaklık bulunabiliyor.
Gölge ve Bundan Sonra Aşk Yok benzer temalara (bastırılan korkular, güvensizlik, özsaygı) ilişkiler bağlamında değiniyor. Albümde YABANİ’nin yüksek enerji açısından akrabası olan Sürme şarkısı ise, bize dışarıda geçirilen çılgın bir geceyi tasvir ediyor. Jersey beat tarzını kullanan bu yaratıcı kulüp şarkısı, yüksek bir binadan seyredilen şehir manzarası, çıplak tende tatlı bir esinti ve gözlerden akan sürme gibi detaylar vererek bize bir anlığına gelen özgürlük ve sonsuzluk hissini anlatıyor. The Smiths’in There Is A Light That Never Goes Out’undaki anlatıcı gibi, bu güzel gecenin bitmesini asla istemeyen karakter, “Nolur eve sürme” diye yalvarıyor. Bu sonsuzluk hissi Valfi’nin yaratıcı prodüksiyonuyla pekişiyor. Şarkının iki yerinde, YABANİ’nın karakteristik gitar riff’i tekrar ediliyor. Böylece Valfi’nin dahil olduğu Düşün grubunun kendi albümlerinde de kullandığı bir teknikle, albümün bütünlüğü tekrar eden sonik motiflerle sağlanıyor.
Albümün son şarkısı PAS (Outro) ise Türkiye’ye yakılmış bir ağıt gibi. Burada da bir kadının hikayesini görüyoruz: “Burada döktüm ilk kanımı / Oldum yüz karası / Kapattılar evlere / Burada gördüm kim satılık.”
Tematik açıdan bu albüm son derece güçlü. Uluslararası alternatif R&B sahnesinden sound’lar ve teknikler kullanarak Türkiye’nin cinsiyet normlarına ışık tutuyor. Bir eleştirmen olarak beni iki kez düşündüren tek şey ise albümün yapısı. Tarihsel olarak albümün formatını uzunçalar olarak anlarsak, 24 dakikadan biraz kısa olan bu proje, tam anlamıyla bir albüm teşkil etmekten ziyade EP ile albüm arasındaki sınırda geziniyor. Ayrıca dokuz şarkılık bu projede intro ve outro ile enstrümental geçişleri saymazsak, sadece altı şarkı var. Bunlardan dördü de daha önce tekli olarak çıkarılmış. Üstelik üçünün yayınlanış tarihi 2023’e kadar uzanıyor. Plak şirketlerinden bağımsız bir şekilde müzik yapan ve hak ettiği kitleyi toplamakla meşgul olan bir müzisyenin, streaming çağında böyle bir strateji izlemeyi seçmesinin çok anlaşılır sebepleri var elbette. Ancak dinleyici perspektifinden bakacak olursak, eski tekliler ne kadar albümün konseptine ve sonik dünyasına uygun olsalar da, onları yıllardır dinlediğimiz bağlamdan çıkarmak veya onlara taze bir heyecanla yaklaşmak kolay değil. Dolayısıyla, onlar da pekala bu projeye dahil edilebilirdi ama albümde en azından birkaç tane daha yeni beste yer alsaydı, Erciyes’in Bataklığımda ile yaratmaya çalıştığı dünya tam anlamıyla oluşurdu.
Editör: Bawer
“Yılın en iyi yerli albümleri: 8’den 4’e – Türkçe müziğinin dünyadaki yeri” 23 Aralık Pazartesi; “Top 3 – Modern başyapıtlar” 24 Aralık Salı günü velvele.net’te.
1 Comment
Comments are closed.