Müzik eleştirmeni Kenan Behzat Sharpe, geride bırakmak üzere olduğumuz 2024’ün en iyi albümlerini Velvele okuyucuları için derledi. Üç bölüm halinde yayımladığımız, aynı zamanda yerli müzik sahnesinin bir fotoğrafını da çeken listenin “13’ten 9’a: Geleneğe yeni yorumlar“ altbaşlıklı ilk bölümün ardından, 8’ten 4’e geri saydığımız ikinci bölüm sizlerle.
Türkçe müziğinin dünyadaki yeri
8. Paptircem – Büyüklere Ninniler (Paptir Records)
Son iki yılda büyük sükse yapan ve Paptircem sahne adını kullanan Sena Gül’ün debut albümü, şu soruyla açılıyor: “Niye yazılmaz büyüklere ninniler?” Bu mini-albümün sekiz şarkısı boyunca, hem sözünü ettiği ninnileri yazıyor hem de büyümenin neden mutlu bir masal olamayacağını gösteriyor. Büyüklere ninniler, bir anlamda oksimorondur zira bu sakin, yumuşak şarkılar, mışıl mışıl rüyaları değil, huzursuz, uykusuz geceleri anlatıyor. Ergenlikle yetişkinlik arasında hapsolanların hikayesini anlatan bu albüm, depresyon, yas, özgüvensizlik ve iç hesaplaşmalar gibi konulara odaklanıyor. Aynı zamanda yatağın altındaki canavarın gözlerinin ta içine bakmak, yani korkularımızın üstüne gitmek, belki de huzurlu bir uykunun tek garantisi. Tam da bu yüzden, bu şarkılar ne kadar üzücü olsalar da -ya da tam da üzücü oldukları için- genç dinleyiciler arasında karşılığını çoktan bulmuş durumda. Temaya uygun bir şekilde, Paptircem’in konserlerine pijamayla giden hayranlarının bildiği gibi, ne kadar acı gelse de gerçekten büyüklere de ninniler gerek bazen.
Prodüksiyonun ve bazı şarkıların söz/müziğinin, Paptircem’in yıllardır birlikte çalıştığı Kaan Arslan’a da ait olduğu bu albümde sade ama güçlü düzenlemelerle karşı karşıyayız. Çoğu şarkıda yalnızca akustik gitar veya piyano duyuyoruz. Buralarda Paptircem’in hikayeciliği odak noktası haline geliyor. Bunu en iyi şekilde Kaptan şarkısında görüyoruz. İlk verse’te bir çocukluk hatırasını resmediyor: “Bagajda güneş, cırcır böcekleri” veya “radyoda çalan şarkı” gibi yalın detaylar vererek anne babasıyla beraber anneannesi ile dedesinin yazlığına gittikleri mutlu bir tatili anlatıyor. Şarkının sonunda yıllar sonra aynı yolculuğu yeniden yaptığını görüyoruz ve küçük detaylardan anlatıcının büyük bir kayıp yaşadığını anlıyoruz: “5 tabak var sofrada / Şarkı yok radyoda.” Bir zamanlar beyaz kayığıyla onu balık tutmaya götüren dedesi artık hayatta değil. Dilan Balkay ile düet yaptığı “Gökyüzüne Taşınsam” şarkısında ise yine bu güçlü kalemin etkisini görüyoruz. Uyku metaforu üzerinden bunalımda olanların kaçma isteğini anlatan şarkıda, şu detaylar özellikle dikkat çekiyor: “Bir çizik bile atmadan / Çöpe gider ajandalar / Kahveler koyup unuturum / Bir köşede soğurlar.” Hepimizin bazen içinden geçen “Acaba hayatımı heba ediyor muyum?” sorusunu hiçbir duygusal kelime kullanmadan sadece somut imgelerle anlatıyor burada.
Ancak bu kısa albümün en etkileyici şarkısı, şüphesiz Kaybettim Yirmilerimde. Nasıl ki Jakuzi’nin Koca Bir Saçmalık şarkısı Y kuşağının Gezi sonrası bunalımını anlattıysa, bu şarkı da aynı şekilde Z kuşağının, sözde ‘Yeni Türkiye’deki umutsuzluğunu anlatıyor:
“Dünya adil bir yer değil, anladım / Yenildim her gün oysa hiç savaşmadım / Geçti yıllar ben hep aynı güne uyandım / Ah nasıl bu yaşımda yaşlandım?”
Paptircem’in kendi külliyatından Kaybettim Yirmilerimde’nin bir kardeş şarkısı varsa, o da 2023 seçimleri zamanında çıkardığı, muhalif çevrelerce sevilen ve Türkiye İşçi Partisi kampanyasında bile kullanılan Padişahım şarkısıdır. Kaybettim Yirmilerimde’deki ümitsiz fısıldamalar, Padişahım’daki bağırmaların bir başka hali. Elbette, Paptircem “Bir umut vardı içimde / Kaybettim yirmilerimde / Her şey ne güzel diyeceğime / Kayboldum yirmilerimde” gibi sözler kullanırken sadece siyasetten bahsetmiyor. Burada ve albümün diğer şarkılarında bahsettiği kayıplar, aynı zamanda arkadaşlıklar, aşklar ve kendimizle olan ilişkilerimiz ile de ilgili.
Ancak bu şarkının gücü, bence tam da kişisel olanı politik olanla birleştirmesinden geliyor. Aynı zamanda nakarattaki güçlü yükseliş, bu albümdeki en etkileyici düzenlemeye işaret ediyor. Hem burada hem Padişahım, Öl İçimde veya Koca Adam teklilerinde yaptığı gibi, Paptircem kendini serbest bırakıp da avazı çıktığı kadar şarkı söylediği yerlerde, kuşağının en güçlü seslerinden biri haline geliyor. Uykumuzdan uyanmak için tam da böyle bir sese ihtiyacımız var.
7. muganni – 18 (Rakun Müzik)
Mor ve Ötesi‘nin usta basçısı Burak Güven‘in, muganni mahlasıyla çıkardığı ilk solo projesi bu. 20 yıldır hayal ettiği bu albümdeki tüm şarkıların söz ve müziklerine bizzat kendisi imza atarken, kayıt ve miksler, yardımcı prodüktör Baran Göksu’ya emanet. Albümün uzun künyesinde konuk müzisyen ve geri vokal olarak Koray Candemir, Harun Tekin, Mert Topel, Ozan Musluoğlu, Mert Can Bilgin ve Kerem Özyeğen gibi isimlere de rastlıyoruz.
Aşk ve ölüm gibi temaları işleyen bu albümde, doğadan gelen imgeler ağırlıkta: soğuk deniz, uzaktan tüten dumanlar, parıldayan yıldızlar ve aynı zamanda çakıl taşları, kurşun, ve kül gibi maddeler. Masalımsı bir hava mevcut fakat eski zamanların kasvetli ve şiddetli masalları bunlar, o yüzden renk paleti gri tonlardan ibaret. Eternal Sunshine of the Spotless Mind filmini anımsatan bir atmosferle, hava ayaz, mevsim kış, aylardan mart, vakit alacakaranlık.

Açılış parçası olan Kimseye Kalmaz, albümün geri kalanının minyatürü gibi. Sözlerde ince bir politiklik varken (”Ne tadı var fazladan lokmanın / Ne de aç uyumanın”), müzik hem hüzünlü hem umutlu. Zifiri karanlıkta yanıp sönen yıldızlar gibi, şarkılarda yalın bir piyanonun üzerinde synthler gidip geliyor. Elveda Dünya’da Paul McCartney’yi andıran bir vokal melodisiyle muganni, bize buruk bir yolculuğu anlatıyor:
“Kayıp bir gemi uzayda / Sessizce yitip giden / Yolcusu yok bu seyahatin / Yalnız kaptanı ben.”
Sen ve Ben ise Motown tarzı bir ritim üzerinde “umutsuz ruhlar”ın gezindiği bir aşk masalı. Düzenlemelerdeki dinamikler çok güçlü, bu şarkının sonlarına doğru trompet, flugelhorn, trombon ve saksafonun devreye girdiği etkileyici bir kreşendo ile doruğa ulaşıyor.
“Muganni” kelimesi Arapçada ve haliyle Osmanlıcada da “şarkıcı” veya “şarkı söyleyen kimse” anlamına geliyor. Kariyeri boyunca bas gitarda ustalaşmış birinin çoğunlukla piyano ve çıplak ses için tasarlanmış şarkılar yapması, bir anlamda riskli. Çakıl Taşları gibi daha yavaş şarkılarda, bu piyanist-şantör modunu Güven’in yer yer zor taşıdığı bile düşünülebilir. Nitekim sesi beklediğimizden de güçlü olsa dahi hep solistlik yapan biri için bile kolay bir tarz değil bu. Ancak, daha iyi bildiğini varsayabileceğimiz rock tarzına yakın şarkılarda Güven’in sesi gerçekten uçuyor. Mesela, Dilsiz Uşak, Interpol veya bazı Brit rock gruplarının tarzını andırıyor. Bu şarkıda, sesi sanki boğuk bir hoparlörden geliyor (mesela, Julian Casablancas’ın da sık sık kullandığı bir prodüksiyon tekniğidir bu). Oyun’da ise piyanonun durgunluğunu kıran, “industrial” müziğe yakın bir beat kullanıyor. Bana kalırsa, bu daha dinamik şarkılar Güven’in yeteneklerinin gerçekten parladığı anlara sahne oluyor.
6. emir taha – E.T. Phone Home (Hoppa Records Ltd.)
2000’lerde popüler müziğin hikayesi, rap’in zaferi olarak özetlenebilir. Billie Eilish’ten K-pop’a kadar, rap olmayan janralarda bile rap müziğin izleri apaçık ortada. ABD’de yeniliğe (ve tarihsel olarak azınlıklara da) karşı en çok direnç gösteren tarz olan country bile, son yıllarda rap sound’u ve kültüründen açık bir şekilde etkiler gösteriyor.
1990’lardan beri bir Türkçe rap gerçeği de var elbette ve son yıllarda Türkiye’de en çok dinlenen tür haline geldi bu. Ancak durum, son zamanlara kadar biraz daha siyah beyazdı. Arabesk rap’i dışarıda tutarsak, bir tarz için rahatlıkla ya rap ya da rap değil diyebiliyorduk. Şimdi ise her şey daha iç içe geçmiş durumda.
O yüzden, doğrudan bir müzik tarzı olarak değil de bir atmosfer, bir duruş, popüler kültürün yüzdüğü deniz olarak rap’in hakimiyetini görmek için emir taha gibi genç sanatçılara bakmak lazım.

Antalya’da büyüyüp, Ankara’da okuyup, Los Angeles ve Londra’da yaşayan taha bu küresel müzik dünyasının Türkiye’ye özgü bir tezahürü. 2020 yılında, benzeri olmayan müzik anlayışıyla hayatımıza bir fırtına gibi girdi. İlk büyük hiti olan Huyu Suyu’nda, elinden bırakamadığı klasik gitarını alaturka nağmeler, İngilizce-Türkçe karışık sözler ve 808 trap beat’leriyle bir araya getirmişti. Rap değil bu şarkı, ama rap’in hakim olduğu bir dünyayı iliklerine kadar yansıtıyor. Doğrudan rap yapmasına bile gerek yok; bu DNA’sında var çünkü.
Diğer taraftan, buraya Türkiye’den bir hava da katıyor. taha’nın ilk iki EP’si, hem Türkiye’de hem yurt dışında ilgi çekmeye başladı. İngiltere’nin köklü NME dergisinde yaptığı bir röportajda, Rosalía’nin flamenko ile yaptığı gibi Türkiye’ye özgü müziklerin global müzik dünyasında yer edinmesini sağlamak istediğini söyledi. Elbette, Rosalía’nın başarılı formülü, geleneksel İspanyol müziğini trap ile birleştirmek oldu. taha ise ilk albümü E.T. Phone Home’da sadece bununla yetinmeyip, saykodelik Anadolu melodileri, Jai Paul tarzı ilerici elektronik müziği, funk ve R&B’yi harmanlıyor.
E.T. Phone Home albümü, bıyık altından gülerek uzay yolculuğundan eve dönen bir çocuğun hikayesi. İlk şarkıda, hem bir hava yolu şirketinin adını taşıyan hem de mitolojide kanatlı at anlamına gelen Pegasus’a binip, uçuş sonrası güç bela taksi bulduktan sonra kendini arka koltukta rahatça sigara içerken bulan bir yeni nesil gurbetçi görüyoruz. Şarkılar boyunca, belki de sadece uzun bir süre yurtdışında kalıp memlekete döndükten sonra fark edilen detaylar görüyoruz: Arnavut kaldırımları, plastik sandalyeler, siyah tekel poşetleri, pilav arabaları, Cihangir merdivenlerindeki dilenci çocuklar… Yeni yeni jet sosyeteye girmeye başlayan kahramanımız kürkçü dükkanına dönmüş durumda.
Şarkının çift dilli Türkçe-İngilizce sözleri de bu uluslararası (ya da albümünü ismini ve son şarkısı Soluk Mavi Nokta’yı hesaba katarsak gezegenler arası) hareketliliği tasvir ediyor. Frank Ocean’in channel ORANGE albümündeki gibi, burada da yeni ortamlara ve konforlu bir sınıfsal pozisyona yeni yeni alışan birini görüyoruz.
Tropikal reggae ve Tame Impala’nın hafif saydoselik tarzıyla albümün en güçlü şarkılarından Under the Sun’da enflasyon ve hızla değişen kur farkı gibi ekonomik sorunlara hızlıca gönderme yapıp, bunları nasıl bile isteye dikkate almayarak yaşamayı seçtiğini anlatıyor: “Leave me buried in the sand / I don’t want to hear no plans / If it ain’t about a dance / Under the sun.” Fikret Kızılok’un Egoist Kumsal şarkısı gibi, zevkine düşkün bir gencin itiraflarını dinliyoruz.
taha, konuştuğu her iki dili de güzel kullanıyor. Özellikle Türkçe ve İngilizceyi birbirine karıştırdığı yerler etkileyici. Mesela, arka arkaya aynı dizeyi “If you knew how much I missed you” ve “Nasıl özlediğimi bilsen” her iki dilde de söylediği Sooner Than Soon’da yaptığı gibi. Albümün bir diğer zirvesi olan Mesafeler’de bir uzak mesafe ilişkisini duygusal bir yalınlıkla anlatıyor: “Çektiğin her dumandayım / Rüyalarındayım / Gözünde bir damlayım / Anlamadın mı hala?” Ancak, birkaç yerde şarkı sözlerinde bir hamlık hissediliyor. Yavan bir kıskançlık hikayesini anlatan Jealousy veya “It’s four in the morning / And I got triggered” gibi tam olmuşluk hissi vermeyen sözleriyle Bütün Güllerim Soldu’da olduğu gibi.
Diğer taraftan, albümdeki düzenlemeler ve beat’ler baştan sona mükemmel. taha, kendi yaptığı besteleriyle ve Londra’dan tanıdığı prodüktör arkadaşları Al Shux ve Pablo Bowman ile iş birliğiyle alternatif R&B, trap, Soundcloud rap ve funk arasında bir dengeyi yakalamış görünüyor. Mesafeler ve If These Eyes Had Tongues gibi şarkılar gerçekten Türkçe müziği global dünyanın orta yerine taşıyacak kadar başarılı.
5. Mavi – MONSIEUR (Warner Music Turkey)
Mavi Solman, daha 18 yaşındayken ilk albümü VERITAS’ı çıkardı. O genç yaşında bile tutarlı bir atmosfer yaratma konusunda başarılıydı. VERITAS, ne kadar yenilikçi olsa da en nihayetinde Fendi ve Rolls-Royce gibi markalara referanslar yapan bir rap albümüydü. Ancak, yine de oradaki kasvetli ve melankolik atmosferde farklı ilham kaynakları da hissediliyordu. Michael Jackson ve Kurt Cobain hayranlığını her fırsatta dile getiren Mavi, ne zamandır bir rock albümü çıkarmakla ilgili sözler veriyor hayranlarına. Ancak, tam da hayal ettiği grunge yıldızına dönüşmeden önce eteğindeki bir taşı daha dökmesi gerekiyordu: o da R&B albümü, Monsieur.
Esinlendiği erken 2000’ler R&Β ve pop dünyasının büyük star’ı Justin Timberlake gibi, Mavi de seksiliği geri getireceğine ant içmişe benziyor. İlk albümünde yer alan iç karartıcı sözcükler (lanet, nefret, kayıp, paranoya) yerine, burada aşk ve arzu ön planda. Hem şarkının melodik nakaratını hem de sürpriz olarak giren rap kısmını söylediği, böylece kendi kendiyle düet yapmayı becerdiği İmkansız şarkısında, sevdadan deliye dönmüş bir karakter görüyoruz: “Raydan çıkıyo’ kan akışım kara kışa rağmen / Bi’ bakışın, iki kaşın buna bahanem … Bu ateşi senin söndürmen imkânsız bu saatten sonra.”
Kim bu âşık karakter? Albümden albüme kendini baştan yaratan Tyler, the Creator’ın Sir Baudelaire karakteri gibi, Mavi de erotik bir personayla yer alıyor bu albümde. Bir de hikâyede onun üzerinde hakimiyet kuran bir kadın figürü var. Albümün ilk şarkısında kendisine “Sen şahtın ben piyon” dedikten sonra aynı ismi paylaşan şarkıda ona “Lider Leydi” olarak hitap ediyor. Bu da kaçınılmaz olarak D’Angelo’nun Lady şarkısını akla getiriyor. Ancak MONSIEUR’de aynı zamanda hafif BDSM öğelerinin olduğunu söylesem fazla mı iddialı olur? Acısından zevk çıkarıyor, tıpkı nefes nefese iç çektiği ve falsetto sesiyle ciyakladığı Şüpheli Yar şarkısında söylediği gibi: “Bi yanım perişan bi’ yanım padişah / İkisi de seni soruyor.” Başka bir şarkıda bizim Monsieur aşkından mecnuna dönmüş: “Bana ilacımı göster / Ettin beni sersem.”

Solgun yüzü, yer yer androjen giyim stili ve tarzındaki hafif gotik dokunuşlarla, alışkın olduğumuz rapçi profiline pek benzemiyor Mavi. Bu albümle, müzikal olarak da akranlarından bambaşka bir yerde olduğunu ispatlıyor. Şeytanın bile aklına gelmezdi, Türkçe sözlerle böyle bir 2000’ler R&Β albümü yapmak. Ama Mavi’ninkine gelmiş işte. Albümün gizli cevherlerinden Naptın Ki? ve Dokunmadan gibi şarkılar gerçekten bugün piyasada olan hiçbir şeye benzemiyor. Timberlake veya D’Angelo bile bu tür şarkılar yapmıyor artık, hele 2024’e uygun bir prodüksiyonla. Sahiden, Mavi’nin çalıştığı prodüktörlere de şapka çıkarmak lazım. Yerli sahne, ancak böyle denemeler yapıldıkça zaman zaman içine hapsolduğu döngülerden çıkıp gerçekten yeni yerlere evrilebilir. 18 yaşındayken rap, 20’sindeyken de R&B yapan Mavi, 22 yaşında kim bilir daha neler başarır?
4. Ezhel – Derdo (Koal Arts GmbH)
Ezhel’i ilk dinlediğim anı hatırlıyorum. Şarkıyı ilk önce İspanyolca zannetmiştim çünkü trap beat’ler üzerine Türkçe autotune vokallere henüz kulağım alışmamıştı. Gerçekten de Ezhel, bu stili Türkiye’ye getiren ve popülerleştiren ilk önemli sanatçı. Memleketin popüler müzik çehresini değiştiren ilk albümü Müptezhel çıkalı yedi yıl oldu. İlk 50 listelerinde sürekli rap şarkıları görüyorsak, bunda onun payı yadsınamaz. Yaşadığı baskılar yüzünden bir nevi gönüllü sürgünde ikamet ettiği Berlin’den, Türkiye rap dünyasını kökten etkileyen projelere imza atıyor hâlâ, tıpkı 2017’den beri beklediğimiz ikinci solo albümü Derdo gibi.
Açılış parçası olan Kedi’de yaşadığı arada kalmışlığı anlatıyor: “Turkey’de değilim, Gеrmany’deyim, gör beni / Gözü gören körleri abuse’luyorum verbally / En son anlayacağınız dilde konuşmayı bıraktım.” Almanya’da yaşarken kafası hâlâ Ankara’da ama tam olarak ne oraya ne de buraya ait hissedebiliyor. Bir süredir kullandığı ‘code-switching’ tekniğinde bu global mentaliteyi görüyoruz: Şarkılarında Türkçe, Almanca, İngilizce, Kürtçe ve İspanyolca kullanıyor, hatta tek bir cümlede bile farklı dillerden kelimeler karıştırıyor. Albüm boyunca Türkiye’ye dair birçok göndermede bulunurken (Nâzım Hikmet, Özdemir Erdoğan, Mode XL, Adnan Şenses, Kâzım Koyuncu, Tansu Çiller) daha geniş referanslara da yer veriyor (Victor Hugo, Kevin Garnett, İmparator Charlemagne, Belçikalı karikatürist Morris). Hem Grand Cru içiyor hem yeşil Tekirdağ.
Her zamanki gibi, bütün bu referansları zekice kelime oyunları ve şaşırtıcı kafiyelerle kullanıyor, albümün en etkileyici şarkısı 7/24’te gördüğümüz gibi: “Bu ne lan, rap mi bu?’ dersin, geliyor her şey ‘İngiliççe’ / Muallak da ama sizin de güzelim Türkçeyi bildiğiniz de / Muharrem’inden ince, katanam keskin, olurum ninja / Kaplumbağalar gibi yiyorum kanalizasyonda pizza.” Bir şampiyon edasıyla rapçilerin klasikleşmiş böbürlenmeleriyle kendini bir samuraya, bir imparatora, basketbolcu Alperen Şengün’e, Olimpiyat okçusu Mete Gazoz’a benzetiyor. The Notorious B.I.G.’nin Juicy şarkısında yaptığı gibi, Ezhel de bu hiçten hepe ulaşma, sıfırdan gelip zengin olma hikayesini anlatmayı seviyor. Birçok şarkısında anlattığı gibi, eskiden parası bazen simit bile almaya yetmiyorken, artık Avrupa’nın en fiyakalı mahallerinde takılan, kendine bir ev ve pahalı kıyafetler alabilen bir insan haline geliyor. Hater’larına “Zoruna mı gitti? Paraya çevirdik hobimizi,” diyor albümün son şarkısında. Bu galibiyet temasının belki de en somut tezahürü bu albümün prodüksiyonudur. Ezhel’in başından beri birlikte çalıştığı beatmaker/prodüktör ikilisi Artz ile Bugy, gerçekten bir önceki başarılı işlerini bile aşan bir sound yaratmışlar.

Ancak albüm boyunca görüyoruz ki, bu zafer turunun tadını tam anlamıyla da çıkaramıyor sanki Ezhel. Zira hikayemizin kahramanı ya da alter-ego’su olan Derdo’nun derdinin esas sebebi aşk. Sercan İpekçioğlu’nun ilişki hayatının magazinsel boyutu bizi ilgilendirmese de şarkılardaki Derdo karakterinin bir uzak mesafe ilişkisi yaşadığını anlıyoruz. Hayranlarının açık ara favorilerinden biri olan Pencerende bu acıklı durumu anlatıyor: “Haftaya Fransa’da Paris’teyim / Burada var her gece parties / Ama benim kafa sende be bariz / Ben gurbette sensizim aciz.” Bu iki aşığı ayıran şeyin sınırlar olduğunu albümde iki kere geçen Schengen referansından anlıyoruz. Bu şarkı iki ayrı dünyada yaşamanın hissiyatını, ortasında gelen sürpriz bir ‘beat-switch’ ile ifade ediyor. Prodüksiyon açısından albümün en etkileyici yerlerinden biri burası.
Albüm aynı zamanda oyunbaz bir dille aşkın olumlu taraflarını da tasvir ediyor. Türkiye’deki rapçilerin büyük bir kısmı tacizvari ve mizojen sözleri erotik zannederken Ezhel bunun aksine sağlıklı ve karşılıklı bir cinselliği işaret ediyor şarkılarında. Açık saçık bir şekilde seksi anlatan eski şarkısı Küvet gibi, bu albümde de karşılıklı zevki yücelten dizelere rastlıyoruz, mesela: “Hep mi düşünüp duracağım? / Gelip yüzüme oturman lazım / Olmalısın benim cancağızım.” Ya da yine Derman veya Sakatat gibi eski şarkılarında da tekrarlanan metaforlar gibi, bu albümde yer alan Doyamam şarkısında erotik coşkusunu arka arkaya yemek ve tatlı kültüründen gelen kelimelerle anlatıyor. “Kız teni güllaç gibi, dili reçel” gibi dizeler ilk bakışta çoğu kişiye komik gelse de, divan şiirinin aşk manzumları gibi aynı metaforu bir şarkı boyunca kullanmak gerçekten bir söz sanatı.
Bu albüm ne kadar başarılı olsa da onu Ezhel’in bir önceki çalışmasıyla karşılaştırmamak mümkün değil. Müptezhel’de beni en çok heyecanlandıran şey partilemekle politikayı bir araya getirmesiydi. Gezi sonrası dönemde, Ezhel’in yeni tarz bir protest müzik yaptığını düşünüyorum. Devrimci müzik geleneğinin fedakarlık odaklı ve çileci tutumundan farklı olarak, dans ederken veya ortamda arkadaşlarla koparken de dinlenebilen bir müzikti bu. Derdo’nun bir eksiği varsa, o da madalyonun bu iki yüzünü birbirinden ayırması. Ezhel, her ne kadar 7/24 şarkısında Ceza’yı alıntılayarak “Rap politiktir, bunu hazmedemezsen siktir” dese de, bu albümde Benim Derdim veya Hayır gibi politik şarkılar yok. Yanlış anlaşılmasın, Ezhel’in illa ajitatif marşlar yapmasına gerek yok. Ancak onu güçlü bir MC kılan şeylerden biri, toplumsal tasvirleriydi. Doğrudan protesto olmasa bile, Müptezhel’de belli bir mekan ve zamandan sahneler görürdük hep: bir bar taburesi üstünde hayatını sorgulayan bir adam, Çinçin’de polislerden kaçan bir müptela, Tunalı’da kırmızı Tuborg yudumlarken trafikteki kırmızı ışıklara bakan bir sokak şairi. Yaşadığı sürgün ve kazandığı başarılardan sonra, Ezhel’in sokakla olan ilişkisi değişmiştir diye tahmin ediyorum. Ancak bu albümden yine o somut tasvirleri bekleyebilir dinleyicisi. Mesela yukarıda bahsettiğim arada kalmışlığı, gündelik hayatından somut imgeler ve örneklerle de anlatsaymış keşke. Bize Ankara’yı anlatamıyorsa artık, Berlin’i ve orada yaşadığı çelişkileri aynı somutlukla anlatsın istiyorum gerçekten. Benim derdim hikayecilikle ilgili. Yaratıcı yazarlık derslerinde ‘Anlatma, Göster’ tekniğinden bahsederler ya? Bu albümde, özellikle konu Berlin’deki yeni hayatına ve göçmenlik deneyimine gelince Ezhel, göstermesi gereken yerlerde anlatmakla yetinmiş. Oysa Müptezhel, adeta bir gazete muhabiri gibi hayatı ve sokakları tasvir ettiği için mihenk taşı bir albümdü.
Editör: Bawer
“Yerli sahnenin en iyi albümleri: 13’ten 9’a – Geleneğe yeni yorumlar“ı okumak için tıklayın. “Top 3 – Modern başyapıtlar” 24 Aralık Salı günü velvele.net’te.
1 Comment
Comments are closed.