Onun evindeydik. Yatağına uzanmış, telefonla oynuyordum. Yanıma yaklaştı, istemediğimi belli ettim. Bir şey yaptı, üstünden üç yıl geçmesine rağmen hatırlamaktan hoşlanmadığım bir şey… Birkaç parça eşyam vardı, onları toplayıp evden çıktım. Daha sokağın başına varmadan, hayatım boyunca bir daha bu sokağa girmeyeceğimi anlamıştım. Ancak O’nun benden sonra nasıl bir hayatı olacağına dair böylesine kaygılanacağımı bilseydim, o gün kapıyı çekip çıkmazdım. Kolimden değil, köpeğinden bahsediyorum.
Adına Siyah diyelim.
*
Sizce lubunyaların ortak özellikleri var mı? Maruz kaldığımız şiddetten, mahrum bırakıldığımız şeylerden bahsetmiyorum. Bu konuda hepimizin benzer zorluklar yaşadığını düşünmek ne büyük küstahlık olurdu! Hayır, bizi “X-Them” takımında bir araya getiren özel güçlerden de bahsetmiyorum; bir kere benim gey-radarım bile çalışmıyor! Görme biçimlerimize, öznesi olduğumuz hayatları yorumlama şeklimize dair bir ortaklık var mı, onu soruyorum? Hani lisenin kafa açmaya en meraklı çocuğu, dahice bir şey söylediği inancıyla gruba şöyle sorar ya: “Peki ya hepimiz renkleri aynı görmüyorsak? Mesela senin yeşil dediğin, benim için kırmızıysa?” Bilimden hiç hoşlanmam; böyle konular açıldığında, kapanıncaya dek sessizce beklerim (Edep! What a beautiful thing you are). Ancak mevzu lubunyalığa gelince, benim de benzer meraklarım var. Acaba birazdan giymeye çalışacağım pabuçların, tozlu raflardan indirip baktığınız kutularda bir eşi var mı? Yoksa o kutulardan çıkanlar, birimize yeşil diğerine kırmızı mı görünüyor?
Yaşamlarımızın neye benzediği üzerine konuşacaksak, benimkinde bir gariplik olduğunu söyleyerek lafa girebilirim. Hayatım, yıllar önce bir gün başlamış ve acısıyla tatlısıyla devam eden bir seyirden çok, birbirinden farklı hikâyelerden oluşan bir öykü kitabına benziyor. Deneyimlerim kesik kesik ve birbirinden bağımsız. Bir dönemin bitmesinden ve bir diğerinin başlamasından doğan bağlantı izleri dışında, hepsinin tek bir yaşama ait olduğuna dair az sayıda kanıt var. Söylediklerimi, “Hayat zaten düz bir çizgide ilerlemez, dalgalıdır. Her dönem başka bir duygu baskın olabilir” diye cevaplayabilirsiniz. Hayır, bu değil. Yaşamak, geride bırakmak ve o geride kalan parçanın hiçbir zaman size aitmiş gibi hissettirmemesinden bahsediyorum.
Az önce, lubunyalar arası bir ortaklığın var olup olmadığını sorarken, sözünü ettiğim garipliğin nedeninin aslında köksüz yaşamlarımız olduğunu ve bizi benzer kılanın bu nokta olabileceğini düşünmüştüm. O yüzden meseleyi tersten adımlamayı deneyeceğim: Gerçekte, yaşamı kesitler halinde algılamaya dair bir bozukluğa sahip değilim de; birbirine benzemez halleri ve her zaman sonları bekleyen karakteriyle, o zaten parça parça olabilir mi?
Lubunya köksüz çünkü sahip olduğu şeylerin geçiciliğinin farkında. “Daha iyi bir yaşamı inşa edebilecek mi?” sorusundan daha hayati başka bir soru var: Önce, sahip olduklarını elinde tutabilecek mi? Hiç de fena olmayan bir hafta geçirirken, bir anda sebepsiz yere ellerinin titremeye başlamasının arkasında, çok derine gömülmüş bu soru işaretinin yarattığı baskı olabilir mi? Aslında şu an, farkında bile olmadan bir şeyi daha mı kaybediyor?
Kirasını geciktirmese bile, ev sahibinden gelen o arama daha yanıtlanmadan lubunyaya bavulunun yerini düşündürecek. Geçen gece, perdeleri sonuna kadar çekmemiş olabilir mi? Sonra… Kendini kanıtlamak için iş yerinde herkesten çok çalışmak zorunda olan lubunya, daha vurulmadan ensesine lokmasını vermeye hep gönüllü olacak. İyi de, neden patronu dün sabah ona diğer çalışanlardan daha soğuk davrandı öyleyse? Zırıllığı, yine mi iş aramasına neden olacak? İlişkisine gelirsek… O da sürmeyecek. Yine, olur olmadık bir zamanda ilişkisini sabote edecek, partnerinin sevgisini test etmeye kalkacak. Niye? Evet, doğru bildiniz: Lubunya, birinin onu tüm kalbiyle sevebileceğine hiç inanmadı; bundan sonra da inanmayacak. Zaten. Sahi, arkadaşları? Herkesin derdi kendine yetecek ve ötekileri hedef alması sakıncalı olabilecek sinir, yine birbirlerinden çıkacak. Her şey gibi, o yüzler de sürekli değişecek. Bakın, tabloya daha aileyi katmadım; inanın şuracığımda yer kalmadı.
Bazı dillerde, bir duyguyu tarif etmek için türetilmiş çok spesifik kelimeler var ya hani: Arbeitschperlichztungennichting* — Tatile çıkılan arkadaşla, otel odasında birlikte amuda kalkma isteği. Henüz sözlükte yer almasa da, Türkçe’de de böyle özelleşmiş bir kelime var bence: Lubunyalık — Her şeye, onu son kez görüyor olabileceğin bilgisiyle bakmak.
Çok sevdiğimiz mesleğimizden, keyfini çattığımız mekânlardan ve yüzümüzü güldüren yüzlerden vazgeçmeye hazır; geride kalanlara, son bir kez bile dönüp bakmamakta usta bedenlerimiz… Geçmiş yokmuş gibi yaşamak ya da yaşadıklarınızı hafızada tut(a)mamak, belki de vegan lubunyaların B12 eksikliğinden fazlasını işaret ediyordur: Devam edebilmek için unutmak zorunda olduğumuzu.
Her şeyin geçiciliğine alıştım. Bir parkı, bir balkonu, bir omzu ya da bir gülümsemeyi yarın, ondan sonraki gün, ondan da sonraki gün ve bir daha hiçbir zaman göremeyebileceğimi biliyorum. Unutmaya hazırım. Ancak üstesinden gelemediğim tek bir yokluk var: Artık girmeye hakkımın olmadığı sokaklarda ve evlerde yaşayan hayvanlarla kurduğum ilişkiler.
İşte, Siyah’la tanışmak ve vedalaşmak da benzer bir kayıp deneyimiydi. İlişkimiz zamansız başlamıştı; bence çabuk alıştık birbirimize ve aynı hızda birbirimizi kaybettik. Ancak bu ayrılığın zorluğu, kurduğumuz bağ değildi. Hatta belki, Siyah benim kadar bağlanmamıştı bile. Bunun pek bir önemi yok. Çünkü o, başka bir yere bağlıydı: Bahçedeki demir kazığa.
*
Tanışma uygulamalarının birinde, bir çocukla karşılaştım. Tipi tutmuyordu; ama ilgisi iyi gelmişti. İki sene içinde değiştirdiğim dördüncü şehirdi ve artık bir şehre kök salmak istiyordum. Denemekten zarar gelmeyeceğini düşünerek evine gittim ve bum! Salonda otururken bahçede bir hareketlilik yaşandı. “Ne oluyor?” dedim. “Köpeğim var, huysuzluk yapıyordur” dedi. Nasıl yani? Bir köpekle yaşıyorsun ve biz burada oturmuş, senin-dandik-evde-bira-yapım-kitinden mi konuşuyoruz, diyemedim. “Tanışabilir miyim?” diye sordum. Bahçeye çıktık. Karşımda çok güzel biri vardı. Boylu poslu köpekleri gördüğümde hissettiğim şey tekrarlandı: Üstüme koşsun, beni devirsin, her tarafımı küçük küçük ısırsın istedim (Bu yazıda, ruh sağlığına dair iyi örnekler sunacağımı vadetmemiştim). Çok heyecanlandı, üstüme atlamaya yeltendi; ancak yapamadı. Çünkü bir metreden kısa bir çelik halatla bağlıydı. O an, Koli Bey’in evine ilk ve son gelişim olmadığını anladım. Bir hayvanın boynunda bir zincirle yaşadığı bu bahçeye elbette tekrar gelecektim: “Eveeet, Koli Beyciğim. İlişkimizin geleceği hakkında konuşmaya ne dersiniz?”
Koli Bey’in kalpsizin biri olduğunu ve Siyah’ı sevmediğini düşünmemiştim; ancak birlikte yaşadığı hayvana bakım vermeye dair hiçbir boktan anlamıyordu. Bu yüzden, o evi ve bahçeyi sık sık ziyaret etmeye başladım. Benim olduğum günlerde, Siyah’ın bahçede özgürce gezmesine izin veriyor, canı isterse birlikte oynuyorduk. Ayrıca, dikdörtgen bahçenin bir köşesinden diğerine boydan boya halat germiş, Siyah’ın tasmasının boyunu uzatmış ve ucuna taktığımız çemberi gerdiğimiz halattan geçirmiştik. Bağlı olduğunda, böylece bahçenin çok büyük bir bölümünde gezebiliyordu. Naz niyaz ve biraz da flört becerisiyle çoğu gece, Siyah’ın evin içinde yatmasını sağlıyordum.
Günlerden bir gün, artık o eve gidemeyeceğim belli oldu. Evden çıkarken, Siyah’ı bir daha göremeyeceğimi biliyordum. Bir hayvanla daha, veda bile edemeden ilişkimiz sonlanmıştı. Üstelik bu kez, hangi koşullarda bakılacağını dahi bilmiyordum.
Elbette hayatımdaki tüm sonlar, hayvanların refahına ilişkin kaygılarla katmerlenmiş değildi. Eski partnerlerimle birlikte yaşayan hayvanların çoğunun, pamuklara sarıp sarmalandığına ve bebekler gibi bakıldığına eminim. Ancak bu, kaybolmaya yeminli parçaların hayatımda bıraktığı boşluğu daha katlanabilir kılmıyor. Bu yazının sadece hayvanlardan bahsetmemesinin sebebi de, o boşluklardan birini adıyla çağırmak ve tanımak. Yarım kalmış ya da yarım bırakılmış tüm hikayelerin başrolünde, bir zamanlar çok değer verilmiş bir insan, unutulmayan bir melodi ya da bir anneanne mutfağının kokusu yok yalnızca. O tabloda hayvanlar da var, görmek için bir adım yaklaşmak gerekli.
Bu yazı, irademiz dışında gerçekleşen vedaların açtığı yarayla, bir daha yan yana gelemeyeceğimiz hayvanlara duyulan özlemle ilgili. Başlık yanıltıcı değil, metnin başka bir mesajı yok. İnsan ilişkilerine dair bir şey anlatmak için hayvanlar kullanılmadı. Kahveye, gullüme ya da koli kesmeye gittiğimiz evlerde, ilk bakışta görünmeyebilecek bir teması hatırlatmak için kaleme alınmış bu metin, arzu edenler için tanımanın, kıymet vermenin ve özlem duyma hakkının kapısını aralamak için yazıldı.
“Ben özlemedim ki seni, kedi özledi!” diyenlerin elbet vardır bir bildiği; ama ben, başka türlü özlemlerin varlığını teslim ederek yazıyı sonlandırıyorum.
Birlikte yaşadığım hayvanları uykularında seyrederken, onların üzerinde emeği olan ve onlarla bağ kuran partnerlerimi ya da eski dostlarımı anımsadığım, özlem duyduğum olmuştur muhakkak. Ama çoğunlukla, tam tersi başıma gelmiştir. Artık hayatımda olmayan birinin fotoğrafını gördüğüm zaman, bir de terörist kedi yüzü beliriverir fotoğrafta. Uslanıp uslanmadığına dair bir merak duyar; “Bir an bile olsa yokluğumu hissetti mi?” diye düşünür, özlem duygumun karşılıksız olmamasını arzularım. Acaba gerçekten o özlememiş de kedi özlemiş olabilir mi? Umarım.
—
* Böyle bir kelimenin var olduğunu düşünüp Google’da aramanız çok tatlı.
Görsel: Alican E.
1 Comment
Comments are closed.