Hayır, cevap kesinlikle kesişimsellik değil.*
Biri “kesişimsellik” dediğinde, neyi kastettiğini anlamıyorum artık. “Küreselleşen dünyada” diye başlayan cümlelerin ayarında, peşi sıra gelen sözlerden ilgiyi uzaklaştırmaya yarayan bir korkuluk gibi lafın orta yerinde öylece dikiliyor. Bir yandan çok politik bir vurgusu var bir yandan da sanki evrene gönderilmiş bir mesaj: Aldım, kabul ettim *777*. Kesişimselliği lafa katan biri, “Şimdi ben cümlede öznenin yerini boş bırakacağım, sen gönlünden geçen bir ezileni o boşluğa koyarsın” diye size bir formül hediye ediyor da olabilir; “Tüm renklerimizle, birbirimizin elini sıkıca tutup çok iyi insanlar olalım” diye bir çağrı yapıyor da…
Hal böyle olunca, bize düşen de kimin ne dediğini tahmin etmeye çalışmak oluyor. Bu yüzden kavramın geçmişine hızlıca bir bakalım. Siyah kadınların deneyimlerini merkeze aldığı 1989 tarihli kurucu metninde Kimberlé Crenshaw1, bu deneyimlerin ırkçılık ve cinsiyetçiliğin toplamından daha fazlasını içerdiğini ve bunu anlamak için kesişimselliğe ihtiyaç olduğunu savunuyor. Yazar, dönemin mevcut literatürünü ırklara ve cinsiyetlere sıkıştığını iddia ederek eleştiriyor ve siyah kadınların maruz kaldığı tahakkümün nüanslarını fark edebilmek için karşılaşmanın gerçekleştiği yerin özgünlüğüne dikkat kesilmeyi öneriyor.
Ancak bu anlamıyla, feminist gündemi özellikle akademik yazını pek meşgul eden kavramın estirdiği hava, elbette eleştirilerden nasibini alıyor ve maruz kalanların bazılarında kesişimsellik sinir bile yapıyor. Buralardan bir akademisyen, Aksu Bora, “Toplumsal cinsiyet kavramı neyinize yetmiyor?” diye karşı çıkarken cinsiyetin önündeki toplumsal ifadesinin zaten o kesişimi, konumların çoğulluğunu vurgulamak ve üstündeki tahakküm biçimlerini işaret etmek için yeterli bir icat olduğunu savunuyor. Yani bunlardan bahsetmiyorsa, “kadın olmak” derken ne kastediliyor olabilir ki?
“‘Kadın olduğu için ezilmek’ sanki hep aynı şeymiş de bazı durumlarda, bazıları için bu ezilme katmerleniyormuş gibi. Yahut işçinin emeğinin sömürülmesi bütün işçiler için tek ve aynı şeye işaret ediyormuş da bu işçi bir de kadın olunca üstüne evde de eziliyormuş…”
Ancak biz bu yazıda, kesişimselliğin kopardığı gürültüye değip değmediği ya da akademik olarak yeni bir şey söyleyip söylemediği ile ilgilenmeyeceğiz. Benim iddiam, kendi mahallemizdeki hak örgütleri ve aktivistlerin kesişimsellik kavramını kullanma biçimlerinin “diğer ezilenler” kümesini değersizleştirdiği yönünde. Bu şekilde kavram, politik mecburiyetleri geciktiren ya da gizleyen bir araç vazifesi görüyor. Yani mesele ettiğim şey, kesişimsellik lafının varlığı değil; -mış gibi yapmanın en kolay yolu haline getirilmesi.
Bunun için de, Crenshaw’ın kesişimselliğinden başka anlamlara (da) gelen bu kavramın bugün hak mücadelesi alanında çoğunlukla ne niyetle kullanıldığına bakmakla işe koyuluyorum.
Ne yaparsan yap, kesişimsel yap
Hak örgütlerinden birinde emek veriyorsanız, “kendi mücadelenizin dışında” bir ayrımcılıktan söz edildiğinde, yoldaşlarınızdan birinin söz alıp üstü örtülü bir gerçeği ortaya çıkarmanın verdiği özgüvenle “Çünkü kesişimsellik!” dediğini mutlaka işitmişsinizdir (Diyememiş de olabilir; ben bu kelimeyi doğru telaffuz edebilen çok az insan gördüm). Toplantının o dakikasından sonra salonu bir aydınlık doldurur; bir nebze de olsa yüklerinden arınmış olmanın verdiği o huzur katılımcıların yüzünde belirirken, gönüllerde tek bir söz yankılanır: “Evet abi, kesişimsellik yaa…”
Şimdilerde kesişimsellik, iktidarların ezilenlerin üzerinde uyguladığı her türlü şiddetin aslında tek kaynaktan geldiğini; sadece yöntemin ve mağdurun değiştiğini ifade etmek anlamına da geliyor ve henüz bu sırra mazhar olmayanları uyarmak için bir alarm vazifesi görüyor. Bu benzerlikleri tek tek ortaya sermek, kesişimsellik tartışmalarında sıkça kullanılan argümanlar arasında. Ben daha iyi bildiğim yerden, hayvan özgürlüğü mücadelesinden örnekler vereceğim; ancak sizin de başka türlü kesişimlerden haberiniz olduğuna eminim.
Irkçılık ve türcülüğün yan yana olduğunu söylemek için Holokost’ta Yahudiler üzerinde uygulanan tıbbi deneylerin, günümüzde hâlâ pek çok hayvanın maruz kaldığı şiddetin tıpatıp aynısı olduğu ortaya konur. Benzer şekilde, beyazların köleleştirdiği siyahları hayvan statüsünde gördüklerine ve sermayenin “şey” olarak kullandığı hayvanlara uyguladığı şiddetin benzeri endüstriyel pratiklere siyahları da maruz bıraktıklarına tarihsel kanıtlarla şahit olabiliriz. Başka? Beden bütünlüğü ihlal edilip sürekli doğurtularak bir üretim makinesi haline getirilen ineklere—yani dişi bedenlere—yönelik istismarın mutlaka feminizmin konusu olması gerektiğini duyarız. Ayrıca dişi hayvanlara uygulanan şiddetin pornografikleştirilmesi ile sermayenin kadın bedenini bir meta olarak kullandığı pazar yöntemlerinin benzerliği zaten kulağınıza bir yerlerden çalınmıştır. Bitmedi! Engellilerin ve hayvanların yaşadığı ayrımcılık da benzerdir. Bu iki grup, yetkinlik üzerinden sağlam bir insandan eksik olduğu varsayımıyla ahlaki değer hiyerarşisinde alt sıraları ya da liste dışılığı paylaşır.
İnsanların ve hayvanların maruz kaldığı şiddeti aynı cümlede kullanmak dahi bazıları için saldırgan bir teşebbüs. Yukarıdakine benzer örnekler verdiğinizde, “Hangi cüretle soykırım yaşamış ya da köleleştirilmiş halkları hayvanlarla bir tutabilirsin?” gibi bir karşılık alabilirsiniz. Literatür de bu gibi ortaklıkları telaffuz etmenin incitici olabileceğini, suyu bulandırdığını ya da politik olarak sorunlu olduğu söyleyen metinlerle dolu.
Bana kalırsa, özellikle ikili iletişimde, bu tip benzetmeler sebebiyle incindiğini söyleyen birine incinmemesi gerektiğini söylemek yerine başka yollar aramak yeğdir. Ancak tüm bu karşılaştırma yapma, benzerlikleri sıralama ve birlikte konuşmaya dair isteği de yadırgamıyorum. Kesişimlerin bir tarafında hayvanların olduğu örneklerin sayısının bu denli fazla olmasının arkasındaki kaygıyı kendimden biliyorum. Hayvanların yaşamları o kadar değersizleştiriliyor ve maruz kaldıkları şiddet o kadar görmezden geliniyor ki sözlerinize meşruiyet katmak, muhatabınızın dikkatini çekmek için yöntemleri çeşitlendirme ihtiyacı hissedebilirsiniz.
Ancak asıl maraz bundan sonra doğuyor; artık bu yazının asıl meselesine gelelim.
İşte, kesişimselliğe ya da aynı yere işaret eden başka bir kavrama sırtımızı dayayıp engellilerin, Alevilerin, LGBTİ+’ların, hayvanların, kadınların, Kürtlerin maruz kaldığı ayrımcılığın, aslında bir başkasının acısının diğer veçhesi olduğunu söylemenin neden birini incitmekten daha büyük bir günah olduğu meselesi.
Ayrımcılık çorbasının tuzu biberi: Hayvanlar
“Şimdi yemek zamanı, arkadaşlar! Lubunyalar her yere geç kalır o yüzden 13.30’da mutlaka salonda yerlerimizi alalım. Öğleden sonra, iklim krizi nedeniyle kullanmayı bıraktığımız metal ataçlarla gökkuşağı renklerinde karpuz figürleri yapacağız!”. Tahakküm biçimlerinin arasındaki ilişkiselliği deşifre etmenin tek çare olduğu ve kurtuluşun “ya hep beraber ya hiçbirimiz” şiarından geçtiğini; bunun için de kesişimsel olmamız (!?) gerektiğini tüm çıplaklığı ile ortaya koyan o toplantıya ara veriliyor.
Yemek salonunu arıyorsunuz, tanıdık birini görürseniz hemen yanına çökeceksiniz. Ama o da ne? Az önce söz alan pek sevgili mücadele arkadaşınız, kuir-kesişimsel-ırkçılık karşıtı-feminist-iklim krizine duyarlı-pet dostu-esenlik-etkinliğinin öğle arasında, bir hayvanın kaburgasından tadabilmek için sıraya girmiş. Ah! Kırdın beni, God damn it!
Kesişimsellik lafına bu yüzden gıcık oluyorum. Hepimizi, iktidar şiddetinden nasibini alanlar adıyla “Ezilenler Takımına” koymaya ve faillerle aramıza sınır çekmeye yarayan bir araç olarak kolaylıkla kullanılabiliyor. Eğer kesişimsellik vurgusuna bu denli hevesliysek, “tahakkümün kesişen biçimlerinin hem baskı hem de fırsat doğurduğunu”2 aklımızda tutalım. Tutalım ki fail olduğumuzu gizlemenin, bu fırsatları kullanmaktan geldiğine, fail-mağdur çizgisinin ise aslında geçişsiz olmadığına ayalım. Ayalım ki ettiğimiz lafın transfobik olduğunu söyleyen birine “Ben de lubunyayım ki!” deme cesaretini göstermeyelim. Farkına varalım ki hayvanları öldürmememiz gerektiğini söyleyen yoldaşlarımıza, veganlığın sınıfsal olduğunu söyleme gafletine düşmeyelim. Çünkü katıldığınız etkinlikte bedava verilen kuru fasulye-pilavı yememek için etkinlik biter bitmez, dönerciye koşup cebinizden ödediğiniz yemek de sınıfsal.
Hepimiz iktidar şiddetinden eşit derecede nasibimizi almıyoruz. “Acılar arasında hiyerarşi kurmak” diye suçlanma riskine rağmen, bazı sorunların daha öncelikli ve bazı şiddet türlerinin daha büyük acılara yol açtığı gerçeğini kabullenmeyi tercih ederim. Üniversite yıllarımda cis-gey olarak açılmaya dair yaşadığım hezeyanlarla bir trans kadının eğitim, sağlık, barınma, hatta yaşam hakkının gasp edilmesi “benzer” değil. Deneyimleyen kişinin hayatında açtığı yara aynı olabilir elbette; ama politik ajandalarımızda her şey aynı sırayı paylaşamaz. İşte bu yüzden, örgütünüzün düzenlediği etkinlikte servis ettiğiniz yemeğin yerel “üreticiden” olmasına alkış bekliyorsanız, önce sofraya öldürülmüş bir hayvan koymadığınızdan emin olmanızı tavsiye ederim.
Hak mücadelelerini sıralarken çorbanın içine biraz “LGBT” atıp iyice karıştıranlara3 sinir oluyorsanız, bulunduğunuz örgütlerin bazı hayvanları belirli durumlarda kapsayan politikalarının da aynı derecede sakil göründüğünü tahmin etmelisiniz. Kesişimsellik mavalının yarattığı fırsatlardan biri de bu: Hak mücadelesi yürüten örgütlere her türlü ayrımcılığa karşı olduklarını söyleme cesareti vermesi. Politikalar “Nasıl yaparız da çevresinden dolaşırız?” denen engellere dönüştürülmüş olmasına rağmen, bu sayede örgütler, gönülleri isterse bir yerlerde kendini “türcülük karşıtı” diye tanıtmaktan gocunmuyor.
Aslında nedeni ortada: Çünkü hayvan sömürmek ve öldürmek, kurduğumuz aktivizm alanında yanlış değil. Oysa kendinize aktivist diyorsanız, başka hak mücadelelerine karşı sorumluluğunuzu da genellikle kabullenirsiniz. Faşist olmakla içten içe övünseniz bile, neyse ki berbat fikirlerinizi kendinize saklamak zorunda kalırsınız. Yer aldığınız örgütlerde Kürtlere “terörist” mültecilere “görgüsüz” yaftası yapıştıramazsınız (Yapıştırmıyorsunuzdur, değil mi?) ya da buna benzer bir şey yaparsanız sosyal medyadan özür dilemek zorunda kalabilirsiniz. Ancak konu hayvanlar olunca, ne örgütünüz ne de onun parçası aktivistler, fail olduklarını gizlemek zorunda kalmaz. Çünkü hayvan sömürüsü ayıplanmaz, cezalandırılmaz ve “cancel”lanmazsınız.
Ya hiçbir “kesişim” olmasaydı?
Bazen teori sonradan gelir. Bazen önce fail olmaktan vazgeçer, sonra soranlara açıklayabilmek için öğrenmeye başlarız. Çünkü eğer gözümüzün önünde bir yangın varsa, yangını söndürmek üzerine okuma yapmadan önce yangına müdahale etmek zorundayızdır.
Ekofeminizm ya da vegan anarşizm elbette ufkumuzu açtı ve açmaya da devam ediyor. Ne şanslıyız ki elimizde iktidarın nasıl çalıştığına ışık tutan sonsuz sayıda fener var. İnsan denen statünün ne kadar kolay elden alınabilir olduğuna, bir yaşamı değersiz kılmanın yolunun nasıl başka bir “değersizin” adıyla çağrılmaktan geçtiğine, kimin öldürülebilir ya da kimin yası tutulabilir olduğuna dair bir sürü çarpıcı “kesişim noktası”, politik sorumluluklarımızı bize hatırlatmak için orada duruyor; ihtiyaç halinde camı kırınız! Ancak atölyelere katılmadan, sci-hub’ı çökertmeden veya teori parçalamadan önce failliklerimizle de yüzleşebiliriz.
Bir sorum var: Ya hayvanların maruz kaldığı şiddet ile insanlarınkinin arasında hiçbir ortaklık olmasaydı? Ya katıldığınız “Yemek ve Kadın” panelinde ekrana verilen piliç reklamında yanlış bir şeyler olduğunu fark edip “İşte! Etin cinsel politikası…” diyemeseydiniz, ne yapacaktınız? Tahakküm biçimleri arasında hiçbir benzerlik kuramasaydık da elimizi hayvanların üzerinden hemen bugün çekmek zorundayız. Aklımıza yattığı gün, çelişkilerden kaçamayacak kadar köşeye sıkıştığımızda değil, şimdi. Çünkü konu hayvanlar olduğunda, yangın var.
Bu yangını görmek için başka bir aracın kolaylaştırıcılığına ihtiyacımız yok. Duyu organlarımız, bedenlerimiz, duygularımız yeter de artar bile. Hayvanların gözündeki korkuyu, can acısıyla kopardıkları çığlığı ve acıdan kaçmak için yaptıklarını tanıdığınız gibi; annenizden koparılmanın ne manaya geldiğini de bildiğinize eminim.
“Bir hayvanı izlerken, gördüğüm davranışı tanımlamak için en uygun sözcüğü bulamıyorum. Duyguyu, sözcükler ve hatta hayvanın davranışı hakkında bilinçli bir anlayışa sahip olmadan direkt olarak hissediyorum (…) Duygularım, aslında hayvanın içinde yaşananların neler olduğunu biliyor.”4
Eğer gözünüzün önünde yaşananlar size yangın gibi gelmiyorsa —hele ki aktivist olduğunuzu iddia ediyorsanız— sizin için son bir hatırlatmam var: Sömürüyorsunuz çünkü sömürebiliyorsunuz. İstismar ediyorsunuz çünkü istismar edebiliyorsunuz. Öldürüyorsunuz çünkü öldürebiliyorsunuz. Kesişimselliği seviyorsanız, bunlar size bir yerden tanıdık gelmiş olmalı.
Metni okuduğunuzda daha anlaşılır hale gelecek bu görseli, aşağıdaki alıntıyı referans kabul ederek oluşturdum:
“Bu patchwork (yama işi) yorgan yaklaşımı çoğu zaman ‘farklılıkların eklenmesi ve karıştırılması’ndan fazlasını ifade etmez. Sonuç hoş bir mozaik olabilir; ancak tıpkı bir patchwork yorgan gibi, birbirimize bağlandığımız köprüleri vurgulamaktan ziyade sınırları aşırı vurgulama eğilimindedir.” (Zinn vd., 2005, s. 7)
Editör: Bawer
- Crenshaw, K. (1989). Demarginalizing the intersection of race and sex: A black feminist critique of antidiscrimination doctrine, feminist theory and antiracist Politics. University of Chicago Legal Forum, 1989. https://chicagounbound.uchicago.edu/uclf/vol1989/iss1/8 ↩︎
- Zinn, M. B. ve Dill, B.T. (2005). Theorizing difference from multiracial feminism. Zinn, M. B., Hondagneu-Sotelo, P. ve Messner, M. A. (Ed), Gender through the prism of difference içinde (s.19-25). Oxford University Press. ↩︎
- “adding difference and stirring” (s.7): Zinn, M. B., Hondagneu-Sotelo, P. ve Messner, M. A. (2005). Introduction: Sex and gender through the prism of difference. Gender through the prism of difference içinde (s.1-20). Oxford University Press.
↩︎ - Bekoff, M. (2020). Hayvanların duygusal dünyası. Beyaz Baykuş Yayınları. ↩︎
1 Comment
Comments are closed.