“İyi, n’apsın?” diyorum, başka ne cevap verebilirim. Bilenler yoruma yazsın.
“Biri aşkı, biri sabrı, biri de ıstırabı öğretti” diyor ünlü kent ozanı Ariana Grande, Teşekkürler, sıradaki! isimli türküsünde. Sizinkiler size ne öğretti bilemem; ama ben dersimi iyice aldım: Bir daha tövbe, sevgilimi ailemle tanıştırmayacağım!
Ayrılıkların en zor tarafı nedir, diye sorsam size, anlatır da anlatırsınız. Yok, şuranızda bir boşlukla yaşamak gibiymiş; yok, siz aslında en yakın arkadaşınızı kaybetmişsiniz. Yalnız uyanıyor, yalnız yemek yiyor, yalnız yatıyormuşsunuz. Yollarda pulsuz, pullarda mektupsuz kalmışsınız, zottiri zottiri zort… Dostum, siz acı görmemişsiniz.
Bir süredir annemden kaçıyorum. Yakalandığımda ise konu oraya gelmesin diye annemi soru yağmuruna tutuyorum. Boşandıktan sonra ev kuzenimde mi kalacak? Babam, site toplantısında kimseyle kavga etti mi? Hâlâ Kızılcık Şerbeti’ni izlemeye devam ediyor musunuz? Soruyorum da soruyorum. Öyle ki lafı, altın günlerindeki yemek organizasyonunun güncel durumuna bile getirdim: “Peki anne, ev sahibi mi tabak hazırlıyor yoksa dışarıdan mı söylüyorsunuz artık?”
Gevezeliğim yüzünden Şerif Issı gibi köşeye sıkışan annemin sabrı bir gün taştı ve dayanamayıp yapıştırdı malum soruyu: “X ne yapıyor, bu ara hiç lafı geçmiyor. İyi mi?”. Ups, geldi! Yıllardır antrenmanlı olduğum o soru. Bir şey uydurup geçiştirmek ne kadar zor olabilir ki? Sonuçta, ilişkinin en harika zamanlarında bile, “Nasılsa o gün gelecek” diye kendimi hazırladığım bir soru bu. Ama ne fayda? “İyi” diyorum, “İyi, n’apsın? Bildiğin gibi.” Wow! Hazır cevaplık deyince de sen be kardeşim…
Ne çok acı var, diye alay ettiğinizi duyar gibiyim, haklısınız. Böyle şeyler herkesin başına gelirmiş, doğru. Biraz araştırdım, lubunya olmayanlar için de zormuş. Ex’ine doğum gününde mesaj attığı için annesiyle kavga eden mi dersiniz; ex’inin, ailesinin yazlığına gittiğini sosyal medyadan gören mi? Ayrılıklarını yakınlarına söyleyemedikleri için uzun süre çiftmiş gibi devam edenler bile varmış. Ayrılık sonrası gözüne uyku girmeyen Bengü bile, “Yemin ederim söyleyemedim daha kimse bilmiyor” diyerek bu işin zorluğunu teslim ediyor.
Fakat benim hikâyemde, göz önünde bulundurmanız gereken ufak bir detay var. Dikkat: Annem, sevgilime ne olduğunu değil, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmeyen en yakın arkadaşımın neden birden ortadan kaybolduğunu soruyor!
Kadın haklı. Her aradığında yanımda olan can dostumun adı neden birden anılmaz oldu? “Ne yapıyorsun, yavrum?” sorusuna verilen tüm cevaplara eşlik eden biri vardı ve bir anda ortadan kayboldu. Bu yokluğu anneme açıklamamın bir yolu olmalı. Neden tek başıma Kızılay’a iniyorum; dolmuş ücretleri o denli pahalandı mı? Niçin, kar kışta bile yapılan park yürüyüşlerimiz son buldu; yoksa ikimizden birinde bahar alerjisi mi çıktı? Neden akşam yemeklerini birlikte yemiyoruz artık; ikimiz de diyete mi girdik?
Annem, birkaç konuşmamızda daha beni yokladı ve sonra bir arıza olduğunu fark etti. Onunla ilgili bir sorun olup olmadığını sordu. Artık gerçeği öğrenmek istiyordu. “Son zamanlarda kötü şeyler oldu biliyorsun, bu ara yalnız kalmaya ihtiyacım var sadece” diye cevapladım.
Annemle birbirimizi iyi tanırız. Bu kelimelerle kodladığım mesajın, onun alıcısında nasıl çözüldüğünü biliyorum:
Sorma anne artık, arkadaşlığımız bitti.
Bir daha sormadı.
Bundan böyle, sorularını içinden sormaya devam edecek ve şanslı bir günündeyse kendisine birkaç yanlış cevap bulacak:
Benim oğlumun en yakın arkadaşı neden her iki yılda bir değişiyor?
Adı neredeyse her konuşmada geçen o Kıbrıslı çocuk mesela… (Sahi, neydi adı?)
Sanki hiç hayatımıza girmemiş gibi niye bir daha hiç anılmadı?
Alican’a sormadan o arkadaşını arasak (Ankara’ya gelince mutlaka görüşürüz demiştik çünkü), çok kızar mı?
Her şeyi gibi, arkadaşlıkları da hep böyle garip mi olacak bu çocuğun?
. . .
Lubunyalığın, her şeye, onu son kez görüyor olabileceğin bilgisiyle bakmak, bu bilgiyle yaşamak olduğunu konuşmuştuk. Şimdi yine aynı sayfadayız, sadece başka bir satırında.
Okuduklarınız aklınıza şunu getirmiş olabilir: Ortada bir sorun yokken, bir insan neden sevgilisinden ayrıldığında annesine ne diyeceğini düşünerek en mutlu anlarına gölge düşürür ki?
O cümle size biraz manasız mı gelmişti, ilişkilerdeki “bağlanma tipleri” ile ilgili bir sorun gibi mi çınlamıştı?
Peki, hayatımdaki her sonu, lubunyalığımın muradına ermeyecek bir tasarıdan ibaret kalacağının teyidi olarak gördüğümü söylesem, bu size biraz patolojik mi gelir?
…
Ne mutlu, bir sonu sadece bir son olarak yaşama şansına sahip olanlara! Ne mutlu, sevgilisi kapıyı vurup çekip gittiği anda, aklına yaz tatili için alınmış uçak biletleri gelenlere!
Halinize şükredin: Kapının sesini duyduğunuz anda aklınıza, ömrünüzün yapayalnız geçecek son günleri, güvencesiz/bakıma muhtaç haliniz, “Ailesi olmayan insanlar nasıl ölüyor?” sorusu da gelebilirdi.
Lubunyanın haklarından mahrum edilmesi, sadece bir “erişim sorunu” değil. Bana kalırsa en zoru, kendi hikayesinin farkında bir hikayede mahsur kalmaktır. Bir hayata sahipmiş gibi hissetmekten ziyade, onu yönetmenin getirdiği yüksek kaygıdan bahsediyorum. Başına gelenleri dışarıdan bir göz gibi değerlendirmeye mecbur olmak, henüz ortada bir sorun yokken bile çözümsüzlüğe yanmak ve kaybınızın, aslında hangi büyük kaybın öncüsü olduğuna kafa yormak, belki de işin en külfetli tarafı.
Bu yüzden, bir kayıp yalnızca bir kayıp değildir. Üniversiteye gidemeyen lubunya sadece iyi bir gelecekten olmuyor, kırık olduğu için akrabalarının gözünde o güne dek kaybettiği itibarını geri alma hedefinden de vazgeçiyor. İşini kaybeden lubunya sadece açlıkla sınanmıyor, kadınlığının onaylanması için şart koşulan paradan da bir adım uzaklaşıyor. Bence hikayenin en acıklı (ve en onurlu) tarafı, hiçbir devrimin bizden çalınan günleri geri getirmeyeceğini bilerek bu mücadeleye devam ediyor olmamızdır. Geri almanın, en baştan beri sahip olmakla aynı şey olmadığını bilmek, buna rağmen devam etmek…
All of Us Strangers (2023) filminin baş karakteri eşcinsel Adam (Andrew Scott), artık işlerin değiştiğini anlatırken, eski bir zamanda bıraktığı annesi “Bunun çok yalnız bir yaşam tarzı olduğunu söylüyorlar” diyerek oğlu ile ilgili kaygısını dile getirir. Adam, “Artık kimsenin böyle söylediği yok” diye itiraz edince annesi sorar: “Yani yalnız değil misin?”
Bu sorunun karşısında, Adam’ın ve bizim payımıza sessizlik düşüyor. Yıllardır verilen kavganın, kadere okunan lanetin, Haziran’da atılan sloganın sesini bastıracak kadar güçlü bir sessizlik.