Yemeğin, beslenmenin öznesi olmanın gerisine düştüğü, haz avının nesnesi haline geldiği; beslenmeye, hayatta kalmaya, yaşama, en önemlisi de kanını akıttığımıza ve sapını dalından ayırdığımıza duymamız gereken saygıyı çoktan unuttuğumuz bir çağ bu. Yemek, ona yüklenmesi gereken en direkt, en basit ama en önemli anlamı, yani şükür duygusunu anımsatmıyor bile artık. Halbuki doyuma ve tokluk hissiyle gelen refaha odaklansak, yemek o an o masada başlar ve biter; ardından, şükür duygusuyla tamamlanırız. Tamamlanmış bir ruh haliyle ayrılırız masadan. Fakat artık buna müsaade yok: Önümüze gelen hesap, sonu olmayan bilgisayar oyunlarında bir başka aşamaya geçtiğimiz sembolik finallerden biri. Her zaman bir basamak sonrası var: Tatmamız gereken yeni bir lezzet, görmemiz gereken yeni bir restoran, keşfetmemiz gereken yeni bir gizli cevher mevcut. Tüm bunlardan geri kalmamız mümkün değil çünkü neo-liberal dünyanın çarkları böylesini doğal, hatta zorunlu kılmış vaziyette. Birbirimizle yarıştığımız, her birimizin ötekinin üstüne basarak yükseldiği bir yer artık burası. Dolayısıyla, hazla olan ilişkimiz de diğerini geçmeye, ötekinden daha eşsiz bir hazzı ve deneyimi elde etmeye doğru evrilmiş vaziyette. Aynı zamanda, gösterinin ve gösterişin dünyası burası; gerçeğin değil, göz kamaştıran bir ikamesinin prim yaptığı zamanlardayız. En temel ihtiyacımız olan yemeği dahi asli işlevine bakarak değil, imajlar dünyasının kriterlerini göz önünde bulundurarak satın alıyoruz. Çarpıcı, yeni, değerli, itibarlı, nadir, benzersiz, sofistike olanın peşinde koşmaktan bitap düşmüş vaziyetteyiz. Aslında, ne istediğini, neye ihtiyacı olduğunu bilen yok. Güncel eğilimler nereye, biz oraya. Restoranlar da bu yarışın tahrik edicileri ve nihayetinde sermaye toplayıcıları olarak tüketiciye erişebildikleri her platformdan güncel eğilimleri kaşıyarak yarışı kızıştırmanın peşindeler. Kurmaca kimlikler inşa edip onun pazarlandığı bir gerçek-ötesi yeme içme pazarındayız.

Uçsuz bucaksız hazlar evreninde, yeni aşamaların peşinde koşup duruyoruz sürekli. Uyaranların etkisiyle, sabahın altısında zar zor ayakta gibiyiz sanki. Zombileşmiş bir halde parti bitmesin diye kendi doğamızla mücadele ediyoruz. Kimyasallar değil, elimizdeki ekranda kesintisiz bir biçimde akan uyaranlar bunu bize yapan. Zirvesi görünmeyen —çünkü zaten olmayan— bir dağın yamaçlarındayız. Günümüzün Sisifos’u, her güne, sıfırdan yeni hedefler peşinde başlayan bizleriz. Sisifos gibi, bizim de cezamız bitmek bilmiyor. Ötekini geride bırakmaya çalışırken, tükettiğimiz kendi hayatımız. Bunun pek farkında değiliz. Tam da bu kendimizi tüketme durumunu temsili olarak özetleyen bir tabak, son yılların en meşhur restoranlarından birinde hazırlanıyor. Danimarka’nın başkenti Kopenhag’daki Alchemist’ten bahsediyorum. Buranın Instagram’a mal olmuş tabaklarından biri olan Food for Thought (Düşündüren Yemek), bu yazının çıkış noktasıydı. Önünüze yarı açık imitasyon bir kafatası içerisinde insan beynine benzeyen ama aslında kuzu beyniyle yapılan bir yemek geliyor. Tahminimce restoranın şefi Rasmus Munk, “Önünüze insan beyni konsa yer miydiniz?” gibi tahrik edici bir soruyu sormak istiyor. Evet, endüstrinin elleri kanlı. Hayvansal protein odaklı beslenme biçimimiz canlıların yaşamını sömürüyor. Eğer dikkat çekmeye çalıştığı şey buysa, ona içtenlikle teşekkür etmek durumundayız. Fakat o bu tabakla bir şeyi daha gün yüzüne çıkarıyor. Haz peşinde koşarken her şeyi tükettiğimizi ve artık insanın, kendi başını yemek dışında alternatifi kalmadığını istemeden de olsa temsili biçimde misafirlerine sunuyor. Dünyamızın başına açtığımız işlerin sonunda, artık kendi başımızı yiyoruz. Türlü kelime oyunu yapabiliriz baş ve kafa kelimelerini kullanarak, ne demek istediğimi anlıyorsunuz. İnsan beynini yücelterek talan ettiğimiz dünyamızda tüketmekten başka bir işlev görmediğimizi anlatıyor bu tabak. Sıra, açık açık kendi kendimizi tüketmeye geldi nihayet.

Şef Rasmus Munk, bu restoranda “çarpıcı” işler yapmayı ve zengin ziyaretçilerini dünyanın ahvali üzerine düşünmeye davet etmeyi seviyor. Yalnız sorun şu ki, tıpkı Contemporary Istanbul gibi çağdaş sanat etkinliklerinde göreceğiniz türden, epey bayağı işler bunlar. Çiğ, basit, derinliksiz ancak dünyanın gerçeklerine gözünü kapatanlar için kışkırtıcı olabilecek düzeydeler. Bugün, dünyaya kayıtsız kalmayan herhangi birinin Instagram akışı bundan daha çarpıcı, yıkıcı, dünyaya dair sorular sormanıza vesile olacak imajlarla dolu. Burada oynanan oyun, yemeğin fahiş fiyatlara satılabilmesi için uydurulmuş bir temsiller evreni sadece. Bu “küresel sorunlar tabağınızda” kurmacası, onu satın alan için vicdani bir sorumluluğun da yerine getirilmesi anlamını taşıyor. Sadece zenginlerin erişebileceği bir vicdani rahatlama bu. Hem karnınız doyuyor hem de eve, kimsenin dönüp bakmadığı gerçeklerle yüzleştiğiniz iddiasıyla geri dönüyorsunuz. Halbuki siz bu şatafatın içindeyken, dünyanın geri kalanı sizin az önce öğrendiğiniz o dünyevi sorunlarla uğraşmakla meşgul zaten. Dünyanın bu hale neden geldiğini anlamanız için, o tabağa verdiğiniz paraya bakmanız ve dünyadaki gelir adaletsizliği üzerine düşünmeniz zaten epey yeterli. Her iki kişiye bir garsonun baktığı, bir çeşit erişkin Disneyland’ı gibi tasarlanmış bu ortama girmek zorunda bile değilsiniz.
Alchemist ne ilk ne de son olacak. Alchemist’i yaratan şey, aslında en temelde Fransa’nın dünyaya mirası olan mutfak estetiği, teknik uzmanlık dayatması ve tabii ki bunların derecelendirildiği yemek değerleme uzmanlığı. Yemeğe getirdiğimiz bu formal bakış açısı, insanı merkeze koyan, aklı yüceltirken doğanın geri kalanını görmezden gelen modernizmin sonucu. Bu mirasın devamı niteliğindeki Michelin Rehberi, bugünlerin bizatihi yaratıcısı, köşebaşı tutanı, yön vericisi. Yemekle ilişkimizin giderek formal bir hal alması, yemeğin, uzmanının ölçebileceği muğlak kriterler zemininde hâkim karşısına çıkması, yargılanması, gerçeğin tekilliğinin yüceltilmesi ve tüm bunları tasarlayan Avrupa-merkezci ve ağırlıkla Fransız mutfağını yücelten kurumların gördüğü ilgi bizi buraya kadar getirdi. Mutfak endüstrisinin hiyerarşik düzeni içinde gelişen bu pazar, köşebaşlarını tutan kanaat önderleri, iyi yemek dedektifleri ve restoran derecelendirme uzmanları tarafından bize dayatıldı. “O öyle yenmez, bu böyle içilmez,” diyen uzmanlar, kültürün her detayıyla asırlar boyunca bozulmadan sabit kalacağına dair katı inanca sahip gizli muhafazakârlar ve nicesi…

Kantarın bir ucunda bu ayrıcalıklı haz koşucuları varken, diğer ucunda da internetin demokratik ortamı sayesinde yayılan, bahsini geçirdiğimiz iyi yemek uzmanları tarafından bayağı görülen Dubai çikolatası, her türden yemeğe çedar akıtma, parlayıp sönen lokmacılar gibi türlü akım ve eğilimler var. Bu iki cambaz, arada kapışsalar da bir ip üzerinde birbirlerine pek de bulaşmadan kendi paylarını alma peşindeler. Instagram akımları, Michelin yıldızlı (ya da muadili) restoranlara kıyasla çok daha erişilebilir bir konumda dursa da o da pekâlâ tüketim çılgınlığımızın bir parçası. Instagram’ın, büyük markaların tekeline girdiğini; yeme-içme anlamında tekil kullanıcıların kendi deneyimlerini paylaştığı bir platformken artık tüketim eğilimlerimizi yönlendirmek için türlü manipülasyonun yapıldığı bir yer hâline geldiğini biliyoruz.
Peki, biz enayi miyiz, neden bunların peşindeyiz? Öncelikle, işin pahalı hazlar boyutuna bakalım. Modern insanın ayrıcalık peşinde koştuğu maratonun bir parçası bu. Ayrıcalıklı olanların, diğerlerinin erişemeyeceği estetik ve haz arayışlarının peşinde koşmaları en temel sebep. Tabağın ortasında ufacık duran, karın bile doyurmayan bir öğünü, neden fahiş fiyatlara satın alır bir insan? Üstelik çoğu leziz bile değilken. Çünkü, ona sahip olmanın ve ondan haz aldığını dile getirmenin sunduğu itibarlı konumda bulunmak istiyoruz. O tabaktan hoşlanmak, bir kültürel sermaye gerektiriyor. Dünya nüfusunun ezici çoğunluğunun kolayca erişemeyeceği bir sermaye bu. Yani yemekte estetiğin en kristalize olduğu bu restoranlar, insanı sadece cebindeki parayla ya da kapı politikalarının dayattığı kıyafetlerle değil, kültürel sermaye boyutunda da öteki kılıyor. Sermaye sahibi için daha fazla üstünlüğün ve daha fazla ayrıcalığın kapısını açıyor. Ayrıca hazla ilişkimiz uzmanından satın aldığımız deneyimler haline gelmiş vaziyette. En uzman olandan alınınca en yüksek hazzın duyulacağına dair de bir yargı gelişti. Fakat evde kendi zevkinize göre pişirdiğiniz menemenin ya da keyifsiz bir anda haşlayıp salçayla buluşturduğunuz makarnanın tüm bunlardan daha tamamlayıcı bir etkisi olduğunu iddia etmek epey mümkün.

Bir yanda, bu erişimi zor, en yüce hazların peşinde koşulan evren varken, diğer yanda ise daha kapsayıcı olan Instagram akımları var. Dediğim gibi, yemeğin bir hayli estetize hatta fetiş haline getirildiği fahiş fiyatlı restoranlara kıyasla daha kapsayıcı bir yerde konumlansalar da onların çevresinde yaratılan ekonomi ve hızla yükselip çabuk sönen ilgi yoğunluğu da tüketim alışkanlıklarımızın geldiği noktayı gözler önüne seriyor. Gıda uzmanlığı, sosyal medya platformları sayesinde demokratik bir biçimde herkesin beğenisini paylaşabileceği bir işe dönüştü. Son gözdesi ise Dubai çikolatası. Bundan önce Portekiz tatlısı nata popülerdi galiba, ondan önce lokmacılar türemişti, ondan biraz önce de San Sebastian’a özgü peynirli kek meşhurdu. Sırada ne var, bilmiyoruz. Merakla bekliyoruz. Ne patlayacak bunu zaman gösterecek. Patladığı an biz koşa koşa herkesten önce orada olmaya gayret edeceğiz. Hazzın ve tüketimin peşinde oradan oraya koşturup duruyoruz. İşte, dediğim şey tam da bu. Spinoza’nın haz dediği şey ise neşe idi sadece ve neşe duyma halinin aşırısı olamaz diye söylüyordu o. Hazzın tüketime eşitlendiği serüvenimiz, sizce de aşırıya kaçmış bir hal gibi görünmüyor mu? Misal, Marquies de Sade’ın hazla olan ilişkisi de onu estetize ve fetişize eden, bu yönelimiyle de hazzın çeşitli ve çoklu ihtimallerini indirgeyen, bilincin diğer yollarını kapayan, hazza ulaşmak için yürünecek tek doğrultu bırakan bir haldi. Bizim hazzı tüketime indirgeyen hâlimiz de öyle; tıpkı Sade’ınki gibi.
Günümüzde, hazlara Adem’in elmaya yaklaşırken elden bıraktığı temkini takınarak yaklaşmamız gerekiyor belki de. Spinoza mektuplaştığı Bleyenberg’e şöyle bir şey söylüyor: Tamam, Tanrı Adem’e meyveyi, elmayı yemeyeceksin dedi. Adem özgür iradeye sahip olduğunu düşündüğü ölçüde, elmayı yiyebilirmiş gibi düşündü, halbuki elma zehirdi. Bu elmayı yediğinde yeryüzüne düşecekti, zehirlenecekti. Adem bunu bir söz olarak, bir buyruk tümcesi olarak Tanrı’nın kendisini cezalandırmış olduğunu düşündü. Oysa Spinoza’nın düzeyinde baktığımızda Tanrı basitçe Adem’e şunu anlatmak istemiştir: “Senin için elmayla karşılaşmak, varoluşunun, yaşama gücünün formülünü bozacak bir karşılaşma olur.”1
- Sanat ve Arzu, Ulus Baker ↩︎
Kaynakça
- A taste of Kandinsky: Assessing the influence of the artistic visual presentation of food on the dining experience – Charles Michel, Carlos Velasco, Elia Gatti, Charles Spence
- Yemeğin Psikopolitikası: Neoliberal Çağda Yemek Ritüelleri – Mihalis Mentinis
- ‘Good food’ in an Instagram age: Rethinking hierarchies of culture, criticism and taste Zeena Feldman