Berlin merkezli kuir kolektif Kudur, yaratıcılarından Ari Kozanoğlu nedeniyle bir süredir radarımdaydı. Dokuz yaşından beri arkadaşım olan Ari ile yollarımız farklı yönlere gitse de birbirimizin kapsama alanında bir şekilde kalmayı başardık. Araya giren yıllar ve kopukluklara rağmen, ürettiklerimizi, yazdıklarımızı, hayata geçirdiklerimizi tatlı bir sevinç ve bir parça da gururla takip etmeye, birbirimizden haberdar olmaya devam ettik. Onunla bir araya gelmek için Kudur’un ikinci yaş gününden daha iyi bir bahane olamazdı. Velvele sağ olsun, sayesinde Ari ile hem arayı kapattık hem hasret giderdik. Biraz Yasemin’in Penceresi tadındaki sohbetimizde, Berlin’in kuir ortamlarına göbek attıran, Covid pandemisi sonrası gözünün ferini kaybeder gibi olan şehirde başka bir sosyalleşme ve partileme alanı yaratan Kudur’dan, Berlin’deki hayatından, Türkçe poptan, göçmenlik deneyiminden ve son aylarda bir kabusa dönüşen Almanya’dan konuştuk.

Hazan: Sevgili Ari, ben bu anı bayağı heyecanla bekledim biliyorsun ki. Hem kendim için, hem Velvele okurları için genişçe sorayım: Nasılsın, neler yapıyorsun, Berlin’deki yaşamın nasıl gidiyor?
Ari: Merhaba! Her şeyden önce çok heyecanlıyım! Yıllar sonra seninle bu sohbeti yapabilmek beni çok mutlu ediyor. Bir sonraki buluşmamızı iple çekiyor, uzun uzun sarılabilmeyi diliyorum. Bu güzel buluşmaya vesile olan Velvele’ye de çok teşekkür ederim. Gerçekten de uzun yıllardır arkadaşız ve bu yeniden bir araya geliş anı benim için çok özel.
Berlin’de yaşamım oldukça hareketli geçiyor. Yedi yıl önce kültürel çalışmalar yüksek lisansı yapmak için buraya geldikten sonra, şimdi günlerim genellikle iş ve projeler arasında, “24 saat yetmiyor” diye söylenerek geçiyor. Benim kabına sığmayan enerjim, Berlin’in yaratıcı enerjisi ile buluşunca ortalık karışıyor.
Tabii bir araya gelmemiz Kudur sayesinde de oldu. Aramızda “Kudur! Hayalleri gerçekleştir.” diye bir motto oluştu zamanla, ki tamamen gündüz düşlerimizden çıkan bir proje. Bu proje sayesinde seninle bu kadar yıl sonra tekrar buluşmak bir rüya gibi. Umarım sen de iyisindir. Uzaktan izliyorum yaptıklarını ve gururlanıyorum her zaman.
Hazan: Özellikle bu aralar çok iyiyim. Seninle kavuşmak ve bu güzel cümleleri duymak daha da iyi olmama vesile oldu. Güncel detaylara girmeden biraz daha çocukluğumuza dönelim istiyorum, zira bugünümüzü de daha anlaşılır kılıyor. İkimiz de (bir arkadaşımızla daha beraber) türlü gerekçelerle dışlanan çocuklardık. Çocukken ayak uyduramadığımız sosyal gerçekliklerde bir şekilde birbirimizi bulduk ve gerekli imkanları edinebilsek o yıllarda ciddi üretimler yapacaktık. Yine de farkında olmadan bir Amerikan klişesini yaşadık ve yaşattık. Küçükken sosyal aktivitesi tiyatro ve koro olan lubunyalarız. Beraber oyunlar sergiledik, şarkılar uyarladık, senaryolar yazdık, kulüp kurduk, dersten kaçıp skeçler hazırladık. Diğerleri toplarla oynarken (ve “toplarla” dalga geçerken) biz türlü türlü projeler peşindeydik. Bunun üzerine o kadar da düşünmemiştim ama şimdi fark ediyorum ki birlikte bir “Glee” gerçekliği yaşamışız. O zamanlardan şimdiye sana yadigar kalan bazı alışkanlıklar oldu mu?
Ari: Öncelikle, oyuna devam diyorum!
Bu arada, seninle iletişime geçmeden çok kısa süre önce, bahsettiğin arkadaşımızla uzun süreden sonra tekrar konuştuk. Onunla da o zamanlar adı konmamış bir kuir dayanışma gösterdiğimizden dem vurduk. Dayanışmamızın hâlâ bir şekilde sürüyor olması çok mutlu edici. Arkadaşımıza da buradan selam olsun.
Zamanında, geldiğimiz sosyo-ekonomik çevrenin de etkisiyle o klişeye bilmeden fena düşmüş ve onu yaşatmışız. Ben de oradan devam edip klişe bir cevap vereyim, o zamanlar çevrenin dayattığı gerçekliklerden kaçış olarak gördüğümüz şeyler, aslında şu anki kimliğimizin de önemli bir parçası haline geldi. Hayatımın şu noktasında, geriye bakıp, beraberce anılarımızı tazelemek ve o zamanların bizi nasıl şekillendirdiğini görmek, bana çok iyi hissettirdi. Birçok anıyı analiz etmeden geçmişiz dediğin gibi. Diğer arkadaşımızla da konuştuğumuzda kuyudan daha neler çıktı. Ortak bir nostaljik yolculuğa çıktık bu ara demek. Bu, gökyüzünde yıldızların hizalanması mı dersin artık, her şey daha bir yerine oturdu zihnimde.
Hazan: Gerçekten inanılmaz bir tesadüf. Zira şu an benim Instagram mesaj kutumda da ikiniz en üstteki iki isimsiniz. Normalde ikinizle de çok nadir konuşuyorum. Yıldızların dizilimine sağlık, kendisine de selam olsun, bir iç şakamızı da hatırlayarak kendisine buradan bacak açalım.
Ari: Bir de ne kaldı o günlerden biliyor musun, CD’ler kaldı. En son İstanbul’a geldiğimde o CD’leri Berlin’e aldım, arşivimi dijitale aktarmak amacıyla. Onlardan biri de beraber dinlediğimiz Pamela’nın “Şehir Rehberi” albümü. Orada “karşıma her yerde çıkan otuz yaş üstü adamlar” diye bir söz vardır ya, ben 30’uma gelince zihnim onu otomatikman 35 yaş üstü adamlar yapmış. Kudur’u beraber organize ettiğimiz arkadaşım Ilgaz uyarınca fark ettim.
Bir de şimdi koro deneyimlerimizden bahsedince aklıma gelen Candan Erçetin’in Fransızca albümü oldu. O zamanki özgüvenle gerçekleştirdiğimiz performansları, yaratıcı projelerimizi bir çocukluk hevesi olarak bırakmayıp bugünlere taşımamız ne tatlı. O zaman başlattığımız bu oyunlar, hâlâ karşılaştığımız zorlukları aşmada bir araç oluyor bizlere diye düşünüyorum.
Hazan: Ben hâlâ 2004 yılbaşı hediyesi olarak aldığın kupayı düzenli olarak kullanıyorum biliyor musun? Sen bile hatırlamıyorsundur. Birbirimizi, anılarımızı küçük nostaljilere saklayıp bugüne taşımışız galiba farkında olmadan. Ama bu sadece bize özgü değil, son yıllarda zaten 90’lar nostaljisi aldı başını yürüyor. CD arşivin gibi Dj Ay Ay Ay alter egon da buralara oynuyor. Ki çok iyi biliyorum ki 90’lar ve erken 2000’leri de zaten bugün başkalarının duymaya başladığı heyecanlarla o yıllarda yaşamış birisin. O zamanlardan bugüne olumlu anlamda yakanı bırakmayan şarkılardan bir playlist çıkarsan, Top 10’da neler yer alırdı?
Ari: O dönemlerin şarkılarını hâlâ çok seviyorum, Top 10’a sığmaz o liste! Hâlâ hepsini çok severek dinliyorum ve dinletiyorum. Örneğin, Refuge Worldwide Radyo’da her ay program yapıyoruz ve her programda farklı temalar üstünden, bol muhabbetli, Türkçe popun derinliklerine iniyoruz. Ayrıca beni aşırı mutlu eden bir gelişmeyi paylaşayım, NTS Radyo’ya konuk olduk ve orada Aysel Gürel şarkıları üzerine bir programı hazırladık. Playlistler oldukça fazla. Dinlemek isteyenler için linkleri buraya bırakıyorum.
Bu arada, bu soruda olmazsa olmazımdan bahsetmeden geçmeyeyim: O günlerde ateşi yanmaya başlayan Sezen Aksu takıntım hâlâ devam ediyor. Kudur da bu takıntıma hayli oynuyor. Onno Tunç’un düzenlediği Sezen Aksu şarkıları gecesi yaptık, plaklar dinledik mesela bir etkinlikte.
Bu soruyla, müziğin kültürel bağlamı ve göç deneyimiyle nasıl şekillendiğini de sorguluyorum. Özellikle Türkçe pop müziğin, yetiştiğimiz çevre için, geçmişte bazen hor görülen bir türden günümüzde geniş bir kabul gören bir tür haline gelmesi dikkat çekici. O yılların “guilty pleasure” olarak görülen şarkılarının zamanla değerinin anlaşılması ve insanların geçmişte saklandıkları dolaplardan çıkıp bu müzikleri açıkça paylaşmaları gerçekten harika. Biz Fransızca eğitim veren bir ilkokula gittiğimizden, etrafımızdakiler evde hep chanson’lar dinliyormuş gibi davranma ihtiyacı da hissetmiş olabilir. E burda sınıf bilinci devreye giriyor ister istemez.
Benim gözlemimce, göçle birlikte o nostalji burada daha çok sahipleniliyor. Türkiye’de ise bu tema genellikle ticari kaygılarla ele alınıyor ya da “batıya yönelme” eğiliminden dolayı aynı şekilde yaşanmıyor. Belki kuirler bu müziği kucaklayan bir yaklaşım sergileyebilir, ancak genel algı burada daha farklı görünüyor. Sen bana durumları anlat. Ben artık yılda sadece bir kez, o da en fazla üç gün İstanbul’da vakit geçiriyorum.
Hazan: Ben evli barklı bir kadın olarak eskisi kadar dışarılarda sürtmediğim için doğrudan değil de dolaylı bir gözlemci gibiyim. Belki esas gullümü kaçırıyorumdur. Açtığımız her kuir alan bir süre sonra cis’ler ve heterolar tarafından işgal ediliyor ve öncekilerin kötü bir kopyasına dönüştürülüyor sanki. Heteroların da günlük hayatları eskisine kıyasla çok fazla nostalji içeriyor. Bahsettiğin “batıya yönelme” eğilimi de yavaş yavaş 2000’lere ait bir refleks olmaya başladı bence. Nostaljiye biraz da o yüzden bu kadar tutuluyor olabiliriz. “Yeni Nesil Meyhane”ler çok popülerleşti son yıllarda mesela. Sevdiğim her şeyin sevmediğim bir sonuçla bir araya getirildiği enteresan bir format. Ben de inan çok iyi analiz edemiyorum durumları anlayacağın.
Bu kadar İstanbul demiş ve Pamela’yı da anmışken, ikimizde de yer eden malum şarkıdan bir kuple çorlayayım: “Bir ortak geçmişimiz var, bir de hep açık yaralar.” Çoklu ayrımcılığa maruz kaldığın bir çocukluk da geçirdin. Türkiye’de büyüyen zırıl bir Ermeninin çocukluğunda, belki o zaman arkadaşlarının da göremediği ne gibi zorluklar vardı?
Ari: Eyvah, derin mevzulara girdik! Ötekinin ötekisi olduğunda, varolmak için hayatta bir mücadele vermek gerektiğini erkenden öğrenmek zorunda kalıyorsun ve bu mücadele biçim değiştirse de hep varlığını sürdürüyor. Özellikle ilkokul çağındaki çocukların farklı olanı hemen algılaması (bazen kişinin kendini algılamasında çok daha önce hem de) ve oradan kendilerine malzeme çıkartması, o önyargılarla erkenden ve bazen zalimce karşılaşmak, aidiyet duygusunu zedeliyor ister istemez. Bir de üstüne kuşaklar arası travma da ekleniyor. İyi ki o noktada, kendimiz için, aidiyet hissedebileceğimi özel alanlar açtık birlikte. Ayrımcılığın getirdiği yalnızlık duygusunu bu şekilde aşabildiğimi düşünüyorum. Erken yaşta hissedilen bu tehdit duygusu, neyse ki adı konmamış kuir dayanışmamızla iyileşti. Bu deneyimin kimliklerimizi güçlendirdiğine inanıyorum ve umuyorum ki toplumsal eşitlik konusundaki bilincimiz gelişmiştir.
Hazan: Önceki soruyu biraz günah çıkartmak için de sordum. Zira benim için de “şakalaşmak” olan bir sürü şey, bugün biliyorum ki zorbalıktı. Ayağında taş olduğum her saniyeyi bir dayanışma duvarına eklemek istedi yetişkin halim. Hem senden kendi failliklerim için özür dilerim hem de bu vesileyle bebek lubunyalara, özellikle de alıktıran küçüklere deneyimlerinden yola çıkarak verebileceğin tavsiyeler var mı dinlemek isterim, isteriz.
Ari: Güzel bir şekilde ifade etmişsin; hem kendi deneyimlerinle yüzleşme cesaretin hem de başkalarına yardımcı olma isteğin gerçekten çok değerli.
Önceki soruda değindiğin üzere, bu kadar alıktırmak, arzularını daha tam anlamlandıramamış, kimliğini tamımlayamamışken başkalarının seni çoktan görmüş ve yargıyı dağıtıp, buradan canını acıtmak için yola çıkmış olması çok da garip bir şey.
Tavsiyeden öte, belki hâlâ günümüzde de üzerinde çalıştığım bir konudan bahsetmek istiyorum: Sınır koyma meselesi. Küçük yaşlarda zorbaların karşısında sınır koymak oldukça zor bir iş olabilir, ama kendi sınırlarını belirlemek ve bu sınırları başkalarına açıkça ifade etmek, kendini ve değerini bilmek adına son derece önemlidir. Eğer zorbalıkla karşılaşırsan, sınırlarını ihlal eden kişilerle iletişimde net ve kararlı olmalısın, işte bu, o günkü Ari’ye söyleyebileceğim bir tavsiye olurdu.O dönemde çattığımız oyunlar, yarattığımız dünyalar sayesinde özsaygımızı artırdığımızı ve zorluklarla başa çıkma kapasitemizi geliştirdiğimizi düşünüyorum. Bu süreç, kendimi daha güçlü hissetmeme yardımcı olmuştu.

Hazan: Sana o kadar çok katılıyorum ki… Birbirimizi sağalttığımız bir sürü an, kendimizi olduğumuz haliyle sevme şansı ve gerekli zamanlarda çizgi çekme şansını tanıdı bize. Bunu çocuklukta beraber inşa etmeye başlamışız ama özellikle de büyüdükçe bu kas güçleniyor. Ben de bu konu üzerinde hâlâ çalışıyorum ama seninle benzer şeyler hissediyorum. Birbirimize bir sığınak yaratmasak belki uyumlanmak, kendimiz olarak kabul edilmek için mücadele etmekten daha ön planda olabilirdi bizim için.
Geçmişten bugüne, İstanbul’dan Berlin’e ilerleyelim istersen. Bu söyleşiyi, bileşeni olduğun Kudur’un ikinci yıldönümüne denk getirdik. Bize biraz Kudur’u anlatır mısın? Nasıl bir proje, kimler düzenliyor, neleri amaçlıyor, nasıl etkinlikler yapıyorsunuz?
Ari: Hep diyorum ki, Kudur’un başlaması biraz bir delinin kuyuya taş atması hikayesine benziyor; ortak heyecanlarımızı paylaşarak bir araya gelmemizin bir sonucu. Her şey aslında hepimizin bir araya gelip bir şeylerin ucundan tutmasıyla o kadar hızlı gelişti ki, Kudur’dan söz etmek, herkesin imece usulü eklediği emek olmadan mümkün olamaz. Kudur’u, Almanya’ya son 10 yıl içinde Türkiye’den göç etmişi kendilerini trans/queer PoC (People of Color: Beyaz olmayan kişileri işaret eden ifade) olarak ifade eden bir topluluk olarak tanımlıyoruz. Temel ekip Ilgaz, Sedef ve ben olarak görünsek de projeyi bizim kadar hatta bazen bizden daha fazla sahiplenen büyük bir destekçi topluluğu da var. Bu topluluk, buralara yeni göçenlerin kendilerine farklı bir kaynaşma alanı bulduklarını dile getirmesi ve herkesin kendini “evde” hissetmesi gibi geri dönüşlerle her geçen gün büyüyor.
Yola çıkışımız belki Türkçe pop müziğine olan sevgimizdi ama bu sevgi burada kalmadı, kalamadı. Kişisel olarak herkesi kucaklayasım var; bu projeye de yansıyor. Kudur sadece bir Türkçe pop partisi olmaktan öte, sürekli dönüşen ve genişleyen bir kapsama alanına sahip. Pandemi sonrası Berlin’de bazı dengeler değişti; kiraların ve genel olarak fiyatların artmasıyla daha küçük ve samimi partilerin, etkinliklerin azaldığını fark ettik. İnsanlar bir etkinliğe gittiklerinde diğer insanlarla tanışmak ve bir şeyler paylaşmak istiyorlar.
2022 Temmuz ayında, gönüllülük esasıyla ve kar amacı gütmeden, Berlin’deki parti sahnesindeki egemenlikten duyulan tatminsizlikten hareketle ilk etkinliğimizi düzenledik. O günden bu yana sağlam adımlarla büyümeye devam ediyoruz. Partiler de düzenliyoruz, performans geceleri de daha derin bir müzik analizine giriştiğimiz dinleme seansları da… Ve bunların yanında bir de bahsettiğim radyo şovları… Bir TV programı eksik kaldı galiba.

Hazan: Partilerle, eğlenerek örgütlenmek bana çok kuir bir refleks gibi geliyor. Fakat ne yalan söyleyeyim, bazı zamanlar bunu çok iyi anlayamıyorum. O yüzden muhatap bulmuşken sorayım -bilhassa kar odaklı olmayan bir proje yürüttüğünüz için. Birlikte kurtları dökmek dışında biraz Türkiyeli, biraz Ortadoğulu, Balkanlardan ve Akdeniz’den gelen tınılarla, azınlık göçmenler olarak var olduğunuz Berlin gece hayatında kuir ve kapsayıcı bir eğlence kültürü yaratma girişiminin ne tür kazanımları var? Bilhassa ne tür politik kazanımları var? Elbette yola çıkarken bir planınız olmuştur ama sürpriz keşifler de yapmışsınızdır diye düşünüyorum.
Ari: Her şey politiktir. Madem sohbet boyunca klişelerden bahsettik, bu da klişe duyulacak ama Kudur, Berlin’de yerleşmiş bir normu gerçekten de yıkıyor ve bir alternatif olarak öne çıkıyor. Çünkü şehirdeki müzik hegemonyasına tabi kalmıyor; Berlin’deki gece hayatında, çok farklı kültürlerden gelen göçmenleri tek bir müzikal potada eritme eğilimine karşı duruyor.
Öncelikle, kolektifimizin sağladığı görünürlük ve temsiliyet artışını, gerçekten mühim buluyorum. Bir yandan, etkinliklerimizi çoğunlukla ücretsiz giriş olarak tutarak, Berlin’in gece hayatının lüks bir şeye dönüşmesine karşı duruyoruz. Bu şekilde, gece hayatının sadece belirli bir kesimin erişebileceği bir şey değil, herkesin ulaşabileceği bir alan olduğunu gösteriyoruz. Hepimizin ne kadar ihtiyacı varmış böyle samimi ve erişilebilir oyun alanlarına. Kudur bunu ortaya çıkardı.
En gurur duyduğum kısmı ise, Kudur’un yeni bağlar kurması ve dayanışma fırsatları yaratması. Başlangıçta sadece eğlenceli bir ortam yaratmak amacıyla yola çıkmışken, bu proje toplumsal dayanışmanın ve kolektif gücün ne kadar etkili olabileceğini gözler önüne serdi. Ücretsiz yaptığımız etkinlikleri, çeşitli yardımlaşmalara dönüştürdük. Lubunya Deprem Dayanışması için ve Türkiye’den iki kişinin cinsiyet uyum ameliyatlarına destek topladık.
Berlin’deki politik iklimin giderek karanlıklaştığı bu dönemde, Kudur kişisel düzeyde bir umut ve motivasyon kaynağı oldu. Şehirdeki farklı grupları da etkilerken, uluslararası dayanışma da yarattı. Beklenmedik diyaloglara da kapı araladı bu yolculuk. Örneğin, Fiestuki isimli Meksika’dan gelen kuir Latin kolektifiyle ortak etkinlikler yaparak, kültürel etkileşimlerin müzikal olarak ne kadar zenginleştirici olabileceğini keşfettik. Bak bu noktada, Serdar Ortaç’ın Meksika’da yaptığı İspanyolca albümünden bahsetmeye başlayacağım, ne olur durdur beni!
Hazan: Bana hiç güvenme kafam “no quiero pensar” diye nakaratı oynatmaya başladı bile. Ama şimdilik Kudur hakkında daha çok şey öğrenme refleksim daha baskın, bu konuya sonra dönelim bir ara
Ari: Bu proje sayesinde kurduğumuz bağlantılarla, topluluğumuzun çemberi genişliyor ve farklılaşıyor. 80’lerde Berlin’e göç etmiş bir Türkiyeli sanatçıyla da iş birliği yapabiliyoruz ve bu işbirlikleri sadece müzikal değil, örneğin performans sanatçılarını ve dijital sanat alanında işler çıkaran arkadaşlarımızı da etkinliklerimize dahil etmeyi çok önemsiyoruz. Bunları yaparken, Türkiye ile olan etkileşimimizi canlı tutmak adına, oradan sanatçıları da programlarımıza dahil edebilmek için çabalıyoruz.
Diğer bir mutluluk kaynağımız, Kudur’un kendi içinden yeni DJ’ler ortaya çıkarması. Örneğin, kaset koleksiyonu olan bir arkadaşımız, kaset DJ’i olarak performanslar sergilemeye başladı. Böylece sadece kariyerinin başındaki insanlara bir platform sağlamakla kalmayıp, aynı zamanda yeni gelen kişilere de alan açar olduk. Bizde çaldıktan sonra, kendi etkinlik serilerini başlatan arkadaşlarımızı görmek heyecanımızı artırıyor. Bu kazanımlar sadece lokal düzeyde kalmıyor. Örneğin, en son Rotterdam’da bir partide çaldık ve bu etkileşimler sayesinde bizimle benzer kaygıları paylaşan gruplarla bağlantılar kurduk.
Avrupa’nın dışlayıcı kültürel ortamında ısrarla “bakın, biz de buradayız” dedikçe, çevremizdekilere motivasyon oluyoruz gibi geliyor… Bu enerji ile çok farklı projeler ortaya çıktı. Böylece yeni göçmenler olarak, sadece kültürel tüketim yapan tarafta değiliz artık. Özellikle son zamanlarda bembeyaz hale getirilmeye çalışılan Almanya’nın kültür evrenine bir naniktir bu.
Vallahi seçim çalışması yapar gibi konuştum, yeter. Ben sana sorayım, senin bu konudaki görüşlerin nedir? Bir de oralara bakmak gerekirse, Türkiye’deki gece hayatı ve toplumsal hareketler hakkında nasıl izlenimlerin var?
Hazan: Türkiye son birkaç senedir biraz karışık geliyor bana. Pandemi sonrası burada da kolay değildi ama şubat depremleri ve devamındaki genel seçim sürecinde pek çok insan yeni yaralar da aldı. Üst üste ölümlerle bitmeyen, adını koymakta da zorlandığımız bir yas süreci hem özel ilişkilere hem de gece hayatına sirayet etti. Tüm bunlarla beraber LGBTİ+ hareketi olarak yükselen sağın saldırısı altındayız. Zaten Türkiye diasporası da burada yaşananlardan etkilendiği için genel dinamiklere hakimsinizdir. Ama ben hâlâ hayatta kalma inadımıza ve direnme azmimize ne olursa olsun inanıyorum. Bu söyleşiden de biraz cesaretlendim. Kudur yakın gelecekte buralara da uğrar mı diye hayaller kurdum. İstanbul’da geçirdiğim üç günden birinin gecesine şimdiden talibiz bence. Okuyucular da benimle hemfikir olacaklardır diye düşünüyorum.
Peki, son olarak bu söyleşiye bir şarkı adayacak olsan o ne olurdu? Ben sana “Eğlen Güzelim”i adıyorum “bir ağlarım, bir gülerim, sanma senden vazgeçerim” diyerekten…
Ari: “Sen arada sırada uğra bana,
Hovardayım diye kıyma bana,
Fikri firardayım uyma bana,
Oyuna gelme, aman aman aman” diyerek kapatalım.
Çünkü, “Yine de aşk boyun eğmez yasaklarla.
A ciğerim söyle neyleyelim,
Sevmeyelim de taşa mı dönelim!”
Kudur ve Ari Kozanoğlu’nun projelerini takip etmek isterseniz:
Instagram
Linktree
Refugee World Wide
Ana görsel: Berk Akkaya