Bu yılki İzmir Onur Ayı Partisi’ni organize eden ekipte yer alan 13 yıllık arkadaşım, Genç LGBTİ+ Derneği üyesi Senem Alp’in, 26 Haziran Çarşamba günü çalıştığım kafede otururken dört gün sonra yapılacak partide benim de sahne almamı teklif etmesiyle başlamalıyım bu minik hikayeye.
O günlerde yeni tanışmıştığım ve henüz sadece iki prova ile bir araya geldiğimiz gitarist-vokalist arkadaşım Egehan ile iki akustik gitar ve bir vokal olarak Nirvana, David Bowie gibi isimlerin şarkıları üzerine çalışmaya başlamıştık. Dört gün kala gelen bu teklifi ona güvenerek kabul ettim. Senem’e “Ama Nirvana MTV Unplugged tarzı sakin-akustik bir sound sunabiliriz, bu size (partiye) uyar mı?” diye sorduğumu hatırlıyorum. Ardından ses sistemi ve tonmaister’in parti tarafından kiralanması, bunları sağlayabilecek olan Phoenix Stüdyosu’ndan Gökhan Bektaş’a telefon etmem, o gün uygun olduğunu öğrenip etkinliğin ses kalitesini de garanti altına almam çok hızlı oldu. Sonra hangi müzisyenleri çağırmam gerektiğini düşünmeye başladım.

Partiye dört gün kala, ortada hazır bir grup ve prova yokken bir saatlik sahneyi kabul etmemin küçük bir çılgınlık olmasını ancak ve ancak rock’n roll ruhuyla açıklayabilirim.
İlk iş Egehan’ı ikna ettim. Bu kadar kısa sürede her gün prova yapma imkanımız bile olmayacakken on küsur parça çıkarmanın mümkün olmayacağını dile getirse de ona, başka müzisyen arkadaşlarımı da arayacağımı, süreyi bölüştüreceğimi ve kendisinin payına düşen parçaları azaltıp onu rahatlatacağımı söyledim.
Aradığım iki müzisyen arkadaşım müsait olmadıklarını bildirdi. Ardından, arada bir buluşup bir şeyler yapmak arzusuyla prova yaptığımız besteci ve vokalist arkadaşım Göksu’ya verdim haberi.O ana kadar sadece bir kez prova yaptığımız için önce şaşırsa da sahne teklifimi kabul etti. O ve Ahsen’in geldiği provada ise aklımıza yine kendi bestelerini yazan, albüm hazırlığında olan ve gelecekte parlamasını beklediğimiz arkadaşımız İlkem Girişken’in de solo olarak akustik gitar ile sahneye çıkması fikri geldi; teklifimize o da evet dedi. Ve son olarak, altı ay önceki açık mikrofon için yine son dakikada aradığım ve o günün sabahında bir prova yapıp, “İki parça çalmak için gelmeye ne dersin?” dediğim ve ilginç bir şekilde yan yana ikinci sahne alışımız da apar topar gerçekleşmiş olan Ezgi Tekin1 de teklifimi kabul etti. Ve böylece, neredeyse kaşla göz arası denecek bir sürede, sahneye çıkacak kişiler belli oldu. Birer kendini ifade ediş şöleni olarak gördüğüm iki kavram olan ‘Onur Ayı’ ve ‘sanat’ta buluşurken, müzisyenler kutladığımız benliğimizin aynı zamanda bir umutlu güç ortaya çıkarışını müjdeleyen serçeler gibi bir araya gelmişti. Heyecan vericiydi.
Senem’e “Sahneye çıkacak isimler ve sıralama böyle.” dedim. Sahnenin düzgün ilerlemesine dair detayları halletme işinin bende olacağında ortaklaştık. Dört günlük telaşlı maraton, parçalara çalışmamla başladı. Birlikte sahneye çıkacağımız Egehan, Göksu ve Ezgi ile son iki gün içinde ikişer kez stüdyoda buluştuk. Bir müzik sahnesi, çıkacak tüm müzisyenlerin sahne dışındaki zamanlarını iyi planlamasından insan ilişkilerine, sağlığını ve fiziksel kondisyonunu dengeli tutmaya kadar birçok hususu doğru yürütmesiyle gerçekleşebilir ancak. Onur Ayı partisi sahnesi için sürdürdüğümüz ekip çalışması bundan da fazlasıdır elbette, ama burada konudan sapmadan müzisyen arkadaşlarımın çok kısa sürede, adeta refleks olarak doğru bir çalışma ile hazırlanma sorumluluğunu icra ettiklerini söylemeliyim. Kalan 72 saati, ince ince düşünmem gereken prova zamanlamalarından yemek yeme, banyo yapma vakitlerine kadar planlamak zorunda olduğum, evimi temizlemeyi zaten geçtim, tutkulu bir ateşe atmıştım kendimi.
Melissa Gündüz’e gecenin fotoğraflarını çekmesini teklif etmemle ve onun yiyeceğim yemeği düşünmesi gibi sayısız desteği; müzisyenlerin dakikliği ve hazırlıklı gelmeleri; kullanması için kendisine verdiğim fotoğraf makinesini Yiğit Ürkmez’in doğru zamanda doğru yere bırakması; Tyke Kafe’deki çalışma arkadaşlarım Moon ve Devrim’in, konser günü çalışmam gerekmesine rağmen benimle mesai değiştirmeyi kabul etmesi ve diğer çalışma arkadaşımız Selin’in bu program değişikliğini hoş görmesi; ses sistemini sağlayan Phoenix Recording ve arkadaşım tonmaister Gökhan Bektaş’ın işini her zamanki titizliğiyle yapması; Senem Alp’in iyi bir organizatör olmasıyla organizasyonda yer alan herkesle ve mekan sahipliğini yapan Ionia Bar ve Defne Bar’la iş yapmanın rahatlığı birleşince, dört günde bir konser çıktı.
Gecenin fotoğraflarını çekmesini rica ettiğim kişinin, onca koşuşturma içinde, müzisyenlere sahne öncesinde birer vegan çikolataya yapıştırdığı ‘Bu bir şans çikolatasıdır. Buna sahip her sanatçı harika bir sahne geçirirmiş. Bol şans.’ notları dağıtması detayındaki inceliğe, spontane güzelliklerden sadece birine bakar mısınız?
Dört gün kala, hiçbir hazırlık yokken konser kabul eden rock’n roll ruhum aslında, benim ben gibi var olmamı sağlayan insanlarıma2 ve hayvanlarıma güvenmiş sezgisel olarak meğer. İzmir 2024 Onur Ayı Partisi’nde bu küçük kolektif sahne işinin bile çok sayıda kişiye harika bir hatıra, yeni sevinçli karşılaşmalara, gelecekteki birçok üretime ilham olduğunu söyleyebilirim şimdiden. Kendi adıma son derece müteşekkirim ve mutluyum.

Konser gecesi
Sahneden bahsedecek olursam, çok değerli bir iş yaparak kendi bestelerini yazan ve albüm hazırlığında olduğunu öğrendiğim İlkem Girişken’in, soundcheck’inde bile ortalığı ayağa kaldıran (Ahsen’in şahane esprisiyle: “Biz de seyirci soundcheck’i yaptık”) ‘die hard’ fan’ları müthiş eğlenceliydi. Sahneye ilk çıkan da o oldu. Henüz yayımlanmamış parçalarına seyircinin eşlik etmesi karşısında biraz şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Bir o kadar da mutlu oldum elbette. İlkem hem sahnesini hem de mekanı bir şenlik alanına dönüştürdü. Henüz albümsüz bir müzisyen olarak tamamen kendi parçalarını çalması ve ortamı bu kadar hareketlendirmesi harikaydı. Bize anlatacak hikayeleri olduğunu gördüğüm bu sanatçının bestelerinin, başta tarihi ekonomik kriz olmak üzere, memleketin koşullarına rağmen en güzel, en arzu ettiği sound ile yayınlanmasını merakla bekliyorum. Her zaman ‘rağmen’ sanat yapmasını da ilham verecek hikayeler yazmasını da mutlulukla ve heyecanla takip edeceğim.

Ardından çıkan Göksu’nun söyleyeceği dört parça vardı ve ikisine ben eşlik edecektim. Parça seçimlerimizi önceki günlerde tartışırken Göksu’nun Athena’dan “Kime Ne” önerisini çalmak istedim ama Burak Kut’un “Yaşandı Bitti”sini ilk önerdiğinde güzel ama pop diyerek çalmaya pek gönüllü olmadım. Ancak provada bu iyi bestenin ve Göksu’nun coşkusu o kadar hoşuma gitti ki iyi ki kabul ettim ve çaldım diyorum. Yaşandı Bitti’deki “Ben delikanlıyım, gözüm görmez hiçbir şeyi” dizesini müstehzi bir gülümseme ile “Ben lubunyayım gözüm görmez hiçbir şeyi” şeklinde söyleyen Göksu, seyirciden de karşılık buldu. “Sorunlu Şarkı Sözleri” incelemelerini zevkle dinlediğim Yine Yeni Yeniden 90’lar podcast ekibine de tespit edilmiş ve queer’leştirilmiş bir şarkı sözü hareketine dair bu ‘an’ı da not düşüp, belki gelecekte benzer bir inceleme yaptıkları podcast’te ele alabilirler diye gülümseyerek selam etmek isterim3. Kendi bestesi “Çok Uzun Zaman Önce”nin ilk canlı performansını Onur Ayı partisinde yapması da kişisel tarihine önemli bir not ve gelecekteki dinleyicileri için anlamlı olacak bir hatıra olacak.

Ve bu konseri kabul edebilmemin müsebbibi Egehan… Ona güvenerek evet demiştim teklife çünkü en kötü ihtimalle birlikte yaptığımız tek çalışmada beş parçayı büyük oranda çıkarıp, bir gün gerçekleşecek olası bir konserde çalmaya karar vermiştik. O olası konser biraz hızlı geldi. Etkinlik gününe kadar, performansımızın en iyi, en doğru şekilde geçmesi için sürekli iletişim hâlinde kaldı. Birlikte seçtiğimiz üç parçayı içeren performansımız iyi geçtiyse onu bu seviyeye çeken Egehan’ın özeni, ciddiyeti, parça seçimlerinden düzenlemelere kadar aldığı detaylı kararlar sayesinde oldu. Ki giriş parçası olarak seçtiği ve izleyenlerin en az bildiği parça olduğunu tahmin ettiğim çok sakin ve çok leziz bir beste olan Jeff Buckley’den “Lilac Wine”ı çalarken seyircilerden bir kişinin (konserden sonra Ronî sayesinde kendisiyle de tanıştım, Kanadalı-Türkiyeli harika bir bas gitarist) keyifle eşlik ettiğini görmek keyif vericiydi. Geceye minik anonslarıyla anarşist imzasını da atan Egehan’la Nirvana’dan “Polly” ve Bandista’dan “Aşk Şarkısı”nı da büyük bir zevkle icra ederek, sakin ve kaliteli bir unplugged duygusu ile izleyiciyi biraz aktif dinlendirdik diyebilirim.

Ardından Ezgi Tekin ile sıramız geldiğinde saat 22.30 olmuştu bile. Normalde 20.30 – 21.30 arası olması gereken tüm sahne, bizden sonra çıkacak iki DJ arkadaşımızın performansını yapması için gereken küçücük bir dönüştürücü kablonun olmayışı ile bir saat aksamıştı. Bundan kaynaklanan gerilim ve endişeyi organizasyon bana aktarıyordu. Ses sistemi kurulumu hazır olduğunda soundcheck için de herkes hazır olsun düşüncesiyle 18.00’de çağırdığım ve dört saati aşkın süredir bekleyen Ezgi sinirleniyordu. Planlanandan bir saat geç olmasına rağmen organizasyonla ve seyirciyle diyaloglar, bizden sonraki iki DJ’den biri olan arkadaşımız DJ Vintage Chick’in “Performansçılar benim süremden alsın.” şeklindeki nazik özverisi ile gerçekleşen kısaltılmak zorunda kalınan konserimizin hemen öncesinde gerginlik oldukça yükselmişti. Fakat gitarına bir başlangıç akor vuruşu yapıp, “Cry Baby”nin çıplak vokalli girişini Ekskalibur kılıcını kayaya saplar gibi aniden şoke edici girişiyle mekandaki tüm yüzlerin bizlere çevrildiğini ve önce şok olup saniyeler içinde hayranlıkla eriyenlerin olduğunu hissettim. Bir saniyede önceki gerginliği silip şov atmosferini yaratmıştı Ezgi. Janis Joplin orada olsaydı, heyecanla sahneye kilitlenirdi muhtemelen. Ben de anında gerginliği silip (duygudan duyguya hızlı geçişte iyiyimdir zaten) ortalığın tozunu dumanına katan bir müzisyenle, harika bir parçayı çalmanın keyfine koyuldum. Ardından, Ezgi’ye benim önerdiğim Lady Gaga’dan “Born This Way”e4 geçtik. Elbette Born This Way’i de büyük bir keyifle çalıp söyledikten sonra Ezgi’nin queer alıktıran kitleye “Bu parçanın anlamını en iyi siz biliyorsunuz.” anonsu harikaydı. Parça araları konuşmalarında iyi olmak, onları iyi düşünmek de ayrı bir meziyettir. Ezgi ile kısaltılmış konserimiz burada bitmek zorunda kaldı. Bu kısa ama vurucu Ezgi Tekin sahnesinden şahsen haz aldım, mutlu oldum, bu kadarı da bana yetti. O gece sahnede çalamadığımız ama umarım bir sonraki konserimizde icra edeceğimiz şarkılar şunlardı: Ezgi’nin akustik yorumu ile vokal melodilerinin ne kadar güzel ve zor olduğunu keşfedip onla çalmaktan keyif aldığım Britney Spears’tan “Toxic”, benim bestem ve albümde Ezgi’nin seslendirdiği “Kedi” ve çalabilseydik ilk kez sahnede icra edilmiş olacak olan çok beğendiğim Ezgi Tekin bestesi “Bir Ölü Macar Cambaz”ın ilk performansında enstrüman çalmak şerefini ve harika hatırasını yaşayacaktım ama dediğim gibi, umarım sıradaki konsere…
Bana göre ilhamımızı keder ve tüketmekten değil; neşe ve üretmekten alabiliriz. Birlikte üretmeye, kendimizi gerçekleştirmeye muktediriz. Birbirimize güvenip kapılarımızı açtığımızda ve kapıları açtığımız kişiler basit bir etikle davrandığında neler yapabileceğimize inanamazsınız! Bunu daha sık yapalım…
***

Konser parça listesi:
İLKEM GİRİŞKEN
1. Belirsiz Bir Diyarda
2. Sonsuzluğa
3. Bi’ Öylesin Bi’ Böyle
4. Belirsizlikler Ülkesi
GÖKSU & BORA ŞAHİNKARA
5. Kime Ne (Athena) (G&B)
6. Yaşandı Bitti (Burak Kut) (G&B)
7. İstanbul (Pamela Spence) (Göksu solo)
8. Çok Uzun Zaman Önce (Göksu solo)
EGEHAN & BORA ŞAHİNKARA
9. Lilac Wine (Jeff Buckley)
10. Polly (Nirvana)
11. Aşk Şarkısı (Bandista)
EZGİ TEKİN & BORA ŞAHİNKARA
12. Cry Baby (Janis Joplin)
13. Born This Way (Lady Gaga)
İzmir Onur Ayı komitesine küçük bir eleştiri
Bir önceki gün, 2024 İzmir Onur Yürüyüşü ile ilgili bana göre büyük bir hata yapıldı. Bu seneki yürüyüş için alanda buluştuğumuzda polis saldırısı ve gözaltı olacağının açık olduğu varsayılmış. Çocuklarını korumak iddiasıyla kendini tahakkümcü bir karar merkezi olarak gören ebeveynler gibi davranan ve haberleşebildiği bir grup lubunyayla hızlıca karar veren komite, yürüyüşü paparonların beklemediği sokaklarda gerçekleştirdi. Bunu da “Biz yürüyüşü yaptık, yarın yürümüyoruz lubunya!” diye gerçekten bir arkadaşımın da dediği gibi sinirden kahkahalar attıracak bir şekilde duyurdu. İktidarın queer kimliğin varoluşunu terörize etmeyi iyiden iyiye odağına aldığı son beş yılda, bu seneki yerel seçim sonucunun da etkisiyle belki de daha nitelikli ve nicelikli katılımlı yılların tekrar başlangıcı olabilir diye düşünüyordum. Bu yöntem sonucunda yürüyüşe katılamamış pek çok insanın sosyal medyada haklı tepkisini gözlemledim. Bana göre skandal bir hataydı. Yürüyüşe katılım heyecanının kursakta kalması tepkileri bunların en büyük kısmıydı. Eğer sert müdahale olacaksa buna dair avukat destekleri gibi birçok tedbir ve önlem hatırlatılabilirdi ve bir zahmet(!) yürüyüş yapacak yetişkin insanlar yürüyüşe katılıp katılmama riskine kendileri karar verebilirdi. Bu seneki İzmir Onur Yürüyüşü’nü iktidar değil de yürüyüş komitesinin kendisi “yasaklamış” gibi oldu. Bizim iyiliğimiz için(!) İşte partinin gündüzünde bu eleştirilerin gölgesinde gün başlarken “Acaba protesto sebebiyle gelmeyenler olur, normalde yürüyüş coşkusunun ardından yaşanması düşünülen partinin tadı kaçmış olur mu?” gibi aramızda laflıyorken İlkem Girişken, Göksu, Egehan, Ezgi Tekin ve benden oluşan performans sahnesi bölümü ve ardından harika kostüm deneyimini DJ’lik performanslarının da bir parçası hâline getiren DJ Vintage Chick ve DJ Avukat iyi seçkileriyle partiyi daima yüksekte tuttu. Finalde drag performansları ile sonlanan parti gecesi, insanın olduğu her yerde olabilecek hataları da içererek güzel geçti Ionia Bar ve Defne Bar’ın ortak ev sahipliğinde…

Geceden tüm fotoğraflar: Melissa Gündüz
Parça listesi kağıdının fotoğrafı: Bora Şahinkara
İlkem Girişken IG
Göksu IG
Egehan IG
Ezgi Tekin Spotify
Bora Şahinkara Spotify
DJ Vintage Chick IG
DJ Avukat IG
- Ezgi Tekin’i belki mini beste albümüm “Coni”den, “Kedi” parçasının vokalisti olarak da tanıyanlar olur. Kendisi ayrıca bundan da daha fazla olarak son zamanlarda Twitter ve Youtube’ta kaydettiği besteleri ve cover’larla da gündeme gelip, tanınan bir müzisyen. ↩︎
- Çağan Irmak’ın ‘Dedemin İnsanları’ filminin başlığından esinle zihnimde sık sık ‘Bora’nın İnsanları’ diye anarım karşılaşmalarımı. ↩︎
- Benim 2020’den beri kafaya taktığım ve içinde tahakküm içeren atasözleri ve deyimleri yeni alternatifleriyle dönüştürme merakım vardır. Buna dair ürettiğim kolyeler ve bir de içinde iki adet dönüştürülmüş deyim geçirerek yazdığım “Bir Taşla İki Meşe” şarkısını hatırlatan bir hareketi bu gece de deneyimlemek beni heyecanlandırdı.
↩︎ - Bu parçanın önceki günkü provasından beni tutkulu bir müzisyen olarak mest eden detayı aktarmak istiyordum: Ezgi bana parçadan bir kupleyi iki farklı şekilde söyledi ve hangisini tercih ettiğimi sordu. Birinden Lady Gaga diğerinden PJ Harvey vokali tadı aldım ve ikisi de bayıldığım vokalistler olan ben, size: “Ezgi Tekin ile çalışmanın size verdiği lükse bakar mısınız?” demek istiyorum. (Bu detaya tıpkı benim gibi heyecanlanacak kadar tutkulu bir müzisyen olanlar müzik yapmak, çalışmak isterse bana ve Ezgi Tekin’e ayrı ayrı yazabilir bence.)
↩︎