Ceren Saner ile yollarımız ilk kesiştiğinde, neşeli kahkahası ve bitmek tükenmek bilmeyen enerjisinin yanı sıra bir de fotoğraf makinesinin daimi eşlikçisi olduğunu fark etmiştim. Bir mekândan öbürüne geçerken attığımız adımlardan bir mezeye uzanan ellerimize, sıcak bir sarılmadan göz göze yaptığımız sohbetlere, pek çok anı kaydetmek üzere sık sık deklanşöre uzanıyordu eli. Hiçbir plan yapmadan, neredeyse içgüdüsel olarak kameraya davranması bir fotoğrafçı refleksi olduğu kadar, içinde bulunduğu ortamın geçiciliğinin farkında olan ve o anı unutmak istemeyen bir göçmenin zamana çentik atmasıydı diye de düşündüm.
Ceren’in 2016 yılında Berlin’e göç ettiğinde başlattığı “Inside the Ring” fotoğraf serisi ile bir göçmenin hem kendi çemberlerini hem de şehrin makul addedilen yerlerini diğerlerinden ayıran çemberleri ortaya koyuyor. Ceren o zamandan bugüne çok yol katetti; artık ödüllü bir fotoğrafçı. Onunla hem bu ödülü, hem ödüle layık görülen projesini hem de Berlin’deki hayatını konuştuk.
Inside The Ring isimli fotoğraf serin ile geçtiğimiz Şubat ayında, Berlin Neukölln’de yaşayan ya da üreten yüzlerce sanatçının eserlerinin yarıştığı Neukölln Sanat Ödülü’nde birinci oldun. Anlatır mısın Inside The Ring serisi nedir, ne zaman başladı, nasıl fotoğraflar çekiyorsun seri için ve serinin adı nerden geliyor?
Inside The Ring serisi Berlin’e göç ettiğim 2016 yılında başlayan ve devam etmekte olan bir fotoğraf ve video serisi. Şimdiye dek ürettiğim en uzun soluklu iş diyebilirim ancak ben kendi sanat eserlerimi pek de “iş” olarak tanımlamadığım için bunu bir iş gibi anlatmak biraz garip geliyor. Inside The Ring benim yol arkadaşım, beni bana hatırlatan bir görsel günce, bir göçmenin şehirle tanışması ve gün geçtikçe şehrin çeşitli derinliklerine yolculuğunun, kendini yeniden buluş ve var ediş hikayesinin kaydı diye tanımlasam daha iyi olacak. Seride yer alan karelerin hepsi gündelik, kendimi içinde bulduğum ve esasında hislerimi not düştüğüm anlardan oluşuyor. Bu nedenle de gördüğümüz kareler hiçbir kurgu içermiyor, her şey benim için olduğu gibi. Serinin ismi de aslında ikili bir referans: ilk gönderme Berlin’i çevreleyen ve aynı zamanda şehrin gayriresmi sınırlarını belirleyerek bir çember oluşturan bir tren rotası olan Ringbahn’a. Yaşadığım ev, hatta kendi odam da direkt bu tren rotasının bir istasyonuna bakıyor, bir gözetleme kulesi gibi düşünebiliriz. Bu rota yalnızca Berlin’in gayriresmi sınırlarını belirlemekle kalmıyor, aynı zamanda şehrin içerisi ve dışarısı neresi onu da tanımlıyor.
Tam da bu nedenle şehirde herhangi bir ev arayışıyla karşılaştığınızda sık karışınıza çıkan bir terim Inside The Ring: Ringin, çemberin içerisinde, daha güvende ve toplu taşıma, marketler gibi güncel hayata dair birçok kaynağa daha kolay ulaşabileceğin bir hayat vaadediyor. İkinci referans ise boks ringi ile alakalı, bir kuir femme göçmen olarak bu şehrin içinde attığım her adım bir hayatta kalma mücadelesi çünkü. Ben de görsel güncemi bu iki ringin, çemberin içerisinde tutuyorum.
Inside The Ring, 2016 yılından bu yana devam eden, ne kadar süreceği ve hatta bir başlangıcı olmayan, bitişi de dert etmeyen; seninle birlikte yaşayan bir fotoğraf projesi. Deklanşöre ilk bastığın andan bu yana seride neler değişip, dönüştü? Planın neydi, nasıl ilerledi?
Inside the Ring’in yolculuğundan bahsederken neden fotoğraf çektiğimden ya da çevremde olan biteni neden kayıt altına almak istediğimden bahsetmeden anlaşılır bir cevap veremeyeceğim. Ben unutmamak için fotoğraf çekiyorum. Yaşadıklarımı ve hislerimi kaybetmek istemediğim için. Tüm olanlara dair, öncelikle kendimi kendime hatırlatabilmek adına görsel notlar alıyorum.
Berlin’e varışımın ilk yıllarında – ki bu varış hali devam ediyor hatta sonucu olmayan bir süreç olarak görüyorum – aldığım görsel notlar şehri ve dokusunu tanımakla, anlamaya çalışmakla alakalıydı. Zaman içerisinde sanıyorum bu notlar daha çok şehirle ilişkilenmeye odaklandı. Böylelikle aldığım/ız notlar derinleşti, güncem pek çok farklı yöne saptı, belki de bir yerlere geri döndü, kendini yeniden buldu.
Kendi hikayenin olduğu kadar bir parçası olduğun toplulukların da kaydını tutuyorsun Inside The Ring ile. Fotoğrafın bir nevi hafıza kaydı olduğundan hareketle sormak istiyorum: Neden queerler, kadınlar, göçmenler, beyaz olmayanlar ve diğer “ötekileştirilenler” için fotoğraf önemli sence?
Fotoğraf bizim için ya da benim için bir iz bırakabilmekle bağlantılı sanıyorum. Buranın ve şimdinin bir parçası. “Buradayız!” demenin bir başka şekli belki de. Biz’in orada ve o zamandaki değerinin kaydı, hatta ispatı ve tam olarak bu nedenle önemli. Öncelikle bizi bize gösterebilmek için, bizi hakkıyla anmak ve kutlamak için, sonrasında ise bizi ve tüm çeşitliliğimizi görmek isteyen herkese ispatlamak için…
Hikayelerimizi kendi dilimizden kurmanın ve bize ait olanın anlatısını geri almanın da bir başka yolu. Tarihsel ve sistematik olarak ötekileştirilenin kendine dönüp bakabileceği bir imge yaratmak, şifalanmak biraz da.
Neukölln Sanat Ödülü’nün verildiği gün, Inside The Ring’in bir parçası olan pek çok kişiyle, topluluğunla birlikteydin. Instagram hikayelerinde ben de neşe ve gururla karışık bir şekilde izledim ödül törenini. Sahnede seri için fotoğraflarını çektiğin insanlarla, arkadaşlarınla olmak sana neler hissettirdi?
Üzerine bir yıl daha düşünsem o akşam ve sonrasında neler hissettiğimi kelimelerle yeterince açıklayabileceğimi sanmıyorum canım Fuldo. Neukölln Sanat Ödülü benim sanatçı olarak kazandığım ilk ödül, bunun yanı sıra Almanya’da işlerimin resmi olarak tanınmasının ilk ürünü diyebiliriz.
Ancak benim bu ödüle layık görüldüğümün açıklandığı o anda, sahneye çıktığımda seçilmiş ailemin, parçası olduğum topluluklardan insanların bana dair olana verilen değeri nasıl kucakladığını görmek, sevinçlerine ve gururlarına şahit olmak ve böylesi bir sevgiyi deneyimlemek herhangi bir sembolik ödülün verebileceği her şeyin daha ötesine, bambaşka diyarlara götürdü beni. Tanışmadığım insanlar için bu satırları okumak çok da bir şey ifade etmeyebilir belki ancak, beni gören ve benim de onları görmeme izin veren herkes benim için en büyük ödül, bunu bir kez daha hatırladım.
İstanbul’da doğup büyüdün ve 2016’dan bu yana Berlin’de yaşıyorsun. Berlin pek çok LGBTİ+’nın hayali olan bir yer yaşamak için. Özgür, kendin olabildiğin, ilham alabileceğin bir ütopya hatta neredeyse. Berlin gerçekten de böyle bir hayat mı sunuyor, bir göçmen olarak senin Berlin deneyimin nedir?
Ah o ütopya, o ütopya!Adresini bilen bana da iletebilir mi lütfen? 🙂
Berlin, ne yazık ki o çok bahsedilen rüya hayatı sunmuyor. Hele ki günümüzde, her gün bir başka soykırıma an be an şahitlik ederken, Berlin’de, Almanya’da ve hatta tüm dünya genelinde her gün daha da güçlenen sağ, ırkçı, göçmen karşıtı ve faşist düşüncenin ortasında, özgür olmaktan bahsedebileceğimizi sanmıyorum. Bilakis, kendimizi yine ve yeniden bir ütopyanın tam zıddı olan bir distopyada buluyoruz. Hepimizin şu ya da bu şekilde içinde yaşadığı bu distopyanın duraklarından biri Berlin. Burada, bir göçmen olarak nefes alabildiğim alanlar yaratmaya çalışarak ve dayanışma ağları örerek hayata tutunuyorum. Belki sizinle de bir gün bir ringin içerisinde buluşma fırsatımız olur.
Yolu Berlin’e düşen biri, seni ve çalışmalarını nasıl keşfedebilir?
Yolu Berlin’e düşen birisi beni parçası olduğum ve gelişmekte olan bir küratöryel proje olan emergentspaces’ın birbirinden farklı etkinliklerinde, diasporadaki toplulukların perspektiflerine ve birbirimize açtığımız o alanlarda görebilir. Çalışmalarımı takip edebilecekleri en sabit alan sanıyorum ki Instagram hesabım: @csaner
Inside the Ring’in yolu Türkiye’ye düşecek mi?
Ne yazık ki ufukta henüz böyle bir yolculuk yok ama bana kendimi anlatan güncenin beni doğuran topraklara elbet bir gün yol alacağını biliyorum.
Ana görsel: Sarı çiçekler tarafından kucaklanan Ceren, doğrudan kameraya, kendisine bakıyor. Lila tişörtündeki kelebeğin kanadında şöyle bir not var: “Duyguların meşru”
// analog bir otoportre, 5 Mayıs 2022, “Inside the Ring” serisinden
1 Comment
Comments are closed.