Bi’ Lubunya Dünya Evine Girdi 

Birkaç ay önce hayatımın en garip süreçlerinden birinden geçtim: Evlendim. Nöroçeşitli bir biseksüel olarak bu sürece dair başka tanıdıklarımdan çok daha farklı hisler, duygular, stresler ve çoktan verilmiş bazı mücadelelerin rahatlatıcılığını yaşarken buldum kendimi. Kuirliği hep hayatının merkezinde olmuş biri olarak hepten hetero atanarak yalnızlaştığım, önce kendimle sonra başkalarıyla sürekli sürtüşmek zorunda kaldığım, yine de çoğu insandan çok daha fazla destek gördüğüm bu kafa karıştırıcı olaylar silsilesinin içinden geçerken bir yazı kaleme almaya karar verdim.  

Bu süreçte yalnızlığımı sadece bireysel bir boyutta yaşamadım. Olaylar politik bakımdan da zor bir döneme denk geldi. Nikahım tüm LGBTİ+’lar olarak ısrarla hedef gösterildiğimiz, toplumun dışına itilerek damgalanmaya çalışıldığımız ve aile kurumuna birer tehdit olarak lanse edildiğimiz bir döneme denk geldi. Tehdit ettiğim düşünülen aile kurumuna resmen dahil olma süreci beni yiyip bitirirken, bu süreci boğucu olduğu kadar trajikomik de buldum.  

Aniden yeni bir soyadı edindim. Kendi soyadımı resmi olarak tek başına kullanmak istersem partnerime dava açmak zorundayım. Bir hanenin bir çocuğu olarak kütükte 3 numarayken, kütüğüm bambaşka bir hanenin 5. numarasına dönüştü. Neden evlilik cüzdanını sürekli kadınların eline tutturduklarını nihayet içinde yazanları okuyunca anladım. Sandığımın aksine o olay sembolik bir jest falan değilmiş. Bir erkekten diğerine taşınan resmi kaydınızı tutuşturuyorlar aslında elinize. Boşanırsanız kayıt babaya, başkasıyla evlenirseniz bambaşka bir haneye, belki hiç görmediğiniz bir şehre, hiç duymadığınız bir mahalleye taşınacak. Kadınların kendine ait bir nüfus kaydı teknik olarak yok. Evlendiği saniye sonrası hep o aile cüzdanıyla hareket edecek göçebeleriz. 

Tüm bunların teorisi elbette bende var ama, pratiğin tadı bazen bambaşka oluyor. Saraçhane’deki nefret yürüyüşüne geri sayılırken ben elbiseyi kuru temizlemeden almak, nikah şekeri hazırlamak, son ana kadar gereksiz durmuş bir başka yüklü harcama daha yaparken buldum. Partnerimle bir hafta kala yapmamayı düşündüğümüz ne varsa yaptık sanırım: yemek için ön görüşmeye gidildi, günün devamı için ek kıyafet alındı, bir anda alyans edindik ve daha bir sürü şey. Ben bir kalem işin daha “olması gerektiği gibi” olmasını, en azından süreç üzerinde belli bir kontrolüm olsun diye kovalarken bir yandan faşizm varoluşlarımızı dünyanın dört bir yanında bir koz olarak masaya sürüyordu. İran’da Mahsa Jina Amini’nin katledilmesi ve bunu takip eden protestoların başlangıcı da benim nikah gündemiyle tamamen çakıştı. Dünyanın dört bir yanında kadınlar destek için saçlarını keserken, ben fotoğraflarda iyi çıksın diye saçlarımı maşalıyordum.  

Beni şizoanalize sürükleyen bu absürt akışın, normal denen şeyin en temel taşlarından biri olmasını kendi şahsi normalime uyduramadım. Bir ayağımı heteronormativitenin amiral gemisine atmış olabilirim ama diğer ayağım lubunya deryalarının derin sularına demir atmış durumda. O yüzden bedenimin hareket halindeyken iç sesimin donuk bir tonla çığlıklar attığı bir süreçten geçtim. “Gelin” kelimesi her kullanıldığında disforik bir deneyime sürüklendiğim için garipsendim. Bunu sadece kadın atandığım için değil, ne eşcinsel ne de hetero olmadığımdan dolayı böyle yaşadım. Zira akışkan olmayan hiçbir kalıba bu süreçlere dair hislerim ve arzularım sığmıyordu. 

Biseksüel deneyimlerin çok boyutluluğuna dair eskisinden daha çok şey yazılıp çiziliyor. Fakat ağırlıklı olarak bifobiye ve bunun hayatlarımıza yansımalarına odaklanıyoruz. Üzerine tartışmalar açılması güzel fakat yalnızca bize yönelik başkalarından gelen fobik yaklaşımlar ve bunları içselleştirme biçimlerinden ibaret bir deneyim çıkınımız yok. Ve evlenirken hissettiğim çoğu olumsuz duygu aslında yönelimimle ve kendimi ikili cinsiyet sistemine o kadar ait hissedemememle alakalıydı. Öyle ya, benim marjinalliklerimi o ana kadar tolere eden herkes bu defa en azından bir beyaz elbise bekliyordu benden. Ve ben her minik beklentiyi karşıladığımda özümden bir takım tavizler veriyor gibi hissettim. O yüzden de buna dair yazarak kendimi de bu sürece dair iyileştirmeye karar verdim.  

Çok normal bir şey olarak evlilik 

Evlilik evlenen kişiler hariç diğer herkesle alakalı bir şey ve ben bu fikri anlamış olsam da sindiremiyorum. Zaten heterolar için evlilik bir hak olmanın da ötesinde, topluma, ailelerine ve partnerlerine karşı bir yükümlülük. Kalıplar, yol haritası, cinsiyet rollerinin getirdiği görev ve sorumluluklar fazlasıyla belirgin. Bu nicemizi yutan bir süreç. Türkiye’de yeni jenerasyondan nice hetero için de bu sürecin külfet olan bir sürü boyutu var. Özellikle de büyüyen ekonomik krizde maddi anlamda evlilik çok zorlayıcı, insanları yıllarca borçlandıran bir süreç. Fakat kadın atanmış bir biseksüel olarak ben bunlar dışında da zorluklarla yüzleşirken buldum kendimi. En temel karakter özelliklerime kadar sarsıldım. Hemen her uygun görülenin dışında kalan talebimde şu cümleyle karşılaştım: “Bu işler böyle, çok normal”.   

Kimmiş ayol normal? Ben normlara zaten uygun değilim ki? Anlamsız ritüelleri sırf geri kalan herkes öyle yapıyor diye bir zorunluluk olarak görüp de bir şey yapamamak, cinsiyet rollerinin bu denli keskinleştiği bir ortamda boğazıma yapıştı. Nice eşcinsel arkadaşıma asla layık görülmeyen, ancak yurtdışında bu hakkı elde edebilmiş, şundan bir on küsur yıl önce o hakka da erişimi olmayan LGBTİ+’ların öfkesi bir an olsun yakamı bırakmadı. Sivil birlikteliğe dair belli hakları elde etmenin “normal”liğinin Ferdi Özbeğen gibi eski jenerasyon lubunyaları kendi partnerini evlat edinmeye kadar sürüklediği o noktada aile kurumunu ayakta tutan prensiplere haset besliyorum. Normal değilim, olmaya da hiçbir zaman niyetim olmadı. Fakat bu süreçte defalarca kez bir anda o normlara uygun kararlar almak durumunda kaldım. Keza onu yapmasam başkaları bana sormadan, hiç istemediğim bir şeyleri hazırlar diye korktum. Yapıp yapmamalarından bağımsız, bireyliğinizin böylesine yok sayıldığı bir süreçte aykırıysanız kontrol için her detaya sarılmak zorunda kalabiliyorsunuz. 

İşin komik yanı, katılanların sayısı 40’a ne ara çıktı, ne aniden son anda nasıl “daha cici” bir elbiseye geçtim, nasıl oldu da bir anda alyans aldık bilmiyorum. Ben aslında bir pakt imzalamak dışında bir karar almamıştım. Kimseden takılar, hısım akraba ve aile dostlarından özlü sözler istemedim. Üzerine çok düşünülmüş bir evlilik teklifi almadım veya etmedim. On yıllık partnerimle mobilitemizi ve kimi sivil haklarımızı koruma altına alacak bir sözleşme imzalamaya çok da gönüllü olmadan karar verdik. Lakin soğuk suyun içinde yavaşça kaynayan kurbağalar gibi, her seferinde biraz daha radikal bir talebi daha doğal karşılamaya sürüklendik. Bu ısrarla ikna edilmeye çalışıldığımız üzere bizim “en mutlu günümüz” değil fakat içinden geçtiğimiz en kötü süreçlerden biri olmaya aday olabilir. 

Cidden, ana planımıza göre şahitler harici kimse olmayacaktı işin içinde. Hızla ayarladığımız 25 kişilik törensiz salonun nüfusu hatırlar, ricalar, özel isteklerle ikiye katlanıverdi. İşler büyüdükçe ve kimi başlıklarda uzlaştıkça, hep fedakarlığımız eksik kaldı, olduramamış olduk, kabahatli hissettirildik. Yapmak istemediğimiz çok fazla şey yaptık fakat ne yapsak olmadı. Çok geleneksel ailelere veya çevrelere sahip değiliz. Bu nedenle benzer statüdeki bir başkasının savaş vereceği nice cephe açılmadı ve etrafımızda bu süreci kolaylaştırmak için inisiyatif alan bir sürü insan da vardı. Fakat bu bile her zaman yeterli olamadı. Israrla önerildiği üzere, “onu da idare ediver”emedim. 

Yakınımdakilerden kimi angarya işler karşısındaki tepkime yönelik onay ve destek arayışı içindeydim. Ama ağırlıkla insanlar akıntıya kapılmamı öğütledi. Oysa ben denesem bile kendimi akıntıya bırakacak kadar hafif hissedemiyordum. Hafif hissedemedim çünkü eskaza bundan 10 yıl önce bir erkeğe değil bir kadına aşık olmuş olsaydım, yıllarımız beraber geçse bugün beni zorla “mutluluğumu paylaşmak” için bir tören düzmeye teşvik edenlerin önemli bir kısmı değil kutlamak, ilişkime saygı duymayı bile seçmeyecekti. Bu ağır ve hep taşıyacağım bir yük. Heteroseksüel bir ilişkideyseniz eğer bunu herkese duyurma yükümlülüğünüz var. Eşcinsel bir ilişkideyseniz mümkün olduğunca bunu gizli yaşamanız gerekiyor. Biseksüeller için bu iki olasılık da eşdeğer uzaklıkta. Eşdeğer uzaklıkta olsa da kiminle berabersek hep onun tarafına ait görülüyoruz.  

Çok uzun yıllardır açık bir kimlikle hayatımı sürdürüyorum. Çoğu lubunyanın sahip olmadığı bir ayrıcalık bu. Bir erkekle birlikte olmak bana ciddi bir kalkan ve esneklik sağlıyor. Rahatça bu bilgiyi doğrudan duyma gereksinimi olmayan herkesin varsayımlarının arkasına saklanabiliyorum. Yarın öbür gün koşullar daha kötü olursa eğer bir erkekle evli ve çoğu lubunyadan daha güvende olacağım. Fakat güncel atmosferde, evlendiğim gün sıkıcı beyazların arasına bir gökkuşağı tutturmak konusunda güvende hissedemedim. Müttefik bir hetero protesto amaçlı bunu çok daha kolay yapabilirdi. Ama nikah günü bilenlerin bilmeyenlere yönelimimi açabilme ihtimalini kolayca göze alamıyorum.  

Sonuç olarak partnerim ve ben diğer herkesle alakalı bir müsamerenin kısa süreliğine baş aktörlerine dönüştük ve şov sona erdi. Bunca yıllık ilişkimin meşruluğunu kanıtlamak için bir imza atmamızın gerekmesi mi yoksa partnerim bir kadın olsa bu hakkın bana asla tanınmamış olması mı daha çok göğsüme oturuyor bilmiyorum. Lakin biri kedi üç bireylik çekirdek ailem an itibariyle devlet tarafından resmen tanınıyor.