Oslo’daki VID Specialized Üniversitesi’nde doçent olarak çalışan Esra Ummak, LGBTİ+’ların duygusal ve cinsel yakın ilişkilerindeki şiddet deneyimlerine dair hem Türkiye’de hem de Danimarka, Belçika ve Norveç gibi ülkelerde çalışmalar yürütüyor.
Ezgi Toplu Demirtaş ve Hande Özkan ile hazırladığı, Türkiye’deki lezbiyen, gey ve bi+’1ların ilişkilerinde karşılaştıkları partner şiddetini ele alan çalışma geçtiğimiz günlerde Violence Against Women dergisinde yayımlanan akademisyen, Velvele’nin sorularını yanıtladı.
Çalışma konunuzu nasıl bulduğunuzu sorarak başlayalım.
Araştırma alanım ve deneyimim, sosyal psikolojinin ana temaları olan sosyal kimlikler, sosyal eşitsizlik, önyargı ve ayrımcılık gibi konularla ilgili. Özellikle LGBTİ+’ların zihin sağlığı ve yakın partner şiddetine odaklanıyorum.
Hayatının 32 yılını Türkiye’de geçirmiş bir eşcinselim ve uzun yıllar barış ve LGBTİ+ hakları alanında aktivizm yaptım. Bunlar nedeniyle kurumsal, sosyal ve sistematik ayrımcılığa ve şiddete maruz kaldım. Ancak şiddet aynı zamanda en yakın ilişkilerimde de mevcuttu. Yakın ilişki şiddetinin mağduru da oldum faili de. Bu deneyimler üzerine sonrasında çok düşündüm: Bir eşcinsel kadın, çok sevdiği ve üzerine titrediği bir kadına nasıl zarar verebilir? Bu soru beraberinde başka soruları da getirdi: Kamusal, sosyal ya da kurumsal alanlarda yaşadığımız şiddeti neden yakın duygusal ve cinsel ilişkilerimize taşırız? Ve LGBTİ+ topluluğunda şiddeti konuşmak neden bu kadar zor, bu konu neden bu kadar kırılgan? Bunlar partner şiddetine olan merakımı ve ilgimi şekillendirdi.
Türkiye, Belçika, Danimarka ve Norveç gibi farklı ülkelerde yaşadım, buralarda LGBTİ+’ların farklı yakın ilişki deneyimlerini ve dinamiklerini gözlemleme ve araştırma fırsatım oldu. Bunlardan hareketle şunu merak etmeye başladım: Türkiye’de LGBTİ+’lar arasında psikolojik, fiziksel ve cinsel şiddet ne kadar yaygın? Kuirlerin günlük yaşamlarında karşılaştıkları ayrımcılık ve nefret söylemleri, yakın ilişkilerindeki şiddet deneyimlerini nasıl etkiliyor? Potansiyel ya da hali hazırda sürmekte olan yakın ilişkilerinde heteroseksüellerden farklı ne gibi şiddet deneyimleri yaşıyorlar?
Bu anlattıklarınız aslında bizi başka bir soruya götürüyor: Neden LGBTİ+ topluluğunda yaşanan şiddet deneyimlerini konuşmalıyız?
Ne yazık ki LGBTİ+ topluluğunda yaşanan partner şiddeti hakkında yeterince bilgiye sahip değiliz. Türkiye gibi heteroseksizmin sürekli teşvik edildiği ve üretildiği bir coğrafyada LGBTİ+’lar her geçen gün daha da savunmasız bırakılıyorlar. Bu durum da bu grubun şiddet deneyimlerinde ihtiyaç duydukları yardımı almadıkları şeklinde de yorumlanabilir.
O halde LGBTİ+’ların cinsel ve duygusal ilişkilerinde yaşadıkları şiddetin görünür olmamasının sebebi Türkiye toplumunun LGBTİ+fobisi ve ülkedeki heteroseksist akıl/tutum diyebilir miyiz?
Birkaç olası açıklama var aslında. İlk olarak, LGBTİ+ topluluğunda yakın partner şiddetinin genel olarak kamusal tartışmalarda görünür olmaması (buna queer ve feminist topluluklar ve bu alanlarda sürmekte olan mücadeleler de dahil) ve bu şiddetin nasıl olduğu konusunda içselleştirilmiş heteronormatif tutum/varsayımlar kısmen neden oluyor diyebiliriz. Yani, çoğu insan yakın ilişki şiddetini genellikle cis-erkeklerle cis-kadınlar arasında ve sadece heteroseksüel ilişkilerde, erkeklerin aktif/fail, kadınların ise pasif/mağdur olduğu bir fenomen olarak hayal ediyor. Yakın partner şiddeti hakkındaki bilgilendirme kampanyaları da bu fenomene dayanarak genellikle heteroseksüellere yönelik yapılıyor ve LGBTİ+ topluluğuna ulaşmıyor, ulaşması da hedeflenmiyor. Doğal olarak bu durum, LGBTİ+ topluluğunun kendi deneyimlerini şiddet olarak tanımasını zorlaştırıyor. Adını koyamadıkları, tanımını yapamadıkları bir durumu konuşmak ve görünür hale getirmek de haliyle çok zorlaşıyor.
Ayrıca, LGBTİ+’lar toplumda var olan olumsuz stereotipleri/önyargıları güçlendirmemek adına şiddet deneyimlerini kamusal alana taşımak istemeyebiliyorlar. Türkiye’deki LGBTİ+’lar zaten nefret, ayrımcılık ve önyargılarla mücadele etmek durumunda bırakılıyorlar. Bu nedenle de topluluk içerisindeki sorunları ya da yaşadıkları kötü deneyimleri görünür hale getirerek daha fazla eleştiriye maruz kalmak istemeyebiliyorlar. Akademide, feminist ve queer mücadele yürüten kurumlarda LGBTİ+ partner şiddetinin çok belirgin ve önemli bir sorun olarak ele alınıp tartışılmaması ve bundan kaynaklı bilgi eksikliği ve hizmetlerden yararlanamama da konunun ele alınmasını zorlaştırıyor olabilir.
Türkiye’de lezbiyen, gey ve bi+’ların duygusal ve cinsel ilişkilerinde deneyimledikleri partner şiddetini derinlemesine ele alan ve (Türkiye’de) alanında ilk olan çalışmanız Violence Against Women dergisinde yayımlandı. Çalışmanın sonuçlarını bizimle paylaşır mısınız?
İki değerli meslektaşımla beraber yürüttüğümüz bu çalışmada Türkiyeli lezbiyen, gey ve bi+ kişilerin cinsel ve duygusal yakın ilişkilerinde karşılaşabilecekleri belirli, bu topluluğa özgü olası şiddet deneyimlerini keşfetmeyi ve anlamayı amaçladık.
Partnerin cinsel yönelimini, cinsel deneyimini ve cinsiyet ifadesini geçersiz kılma önemli bir şiddet türü olarak karşımıza çıktı. Cinsel yönelimi geçersiz kılma, özellikle lezbiyen ve biseksüel katılımcılarımız tarafından sıklıkla rapor edildi. Bu durum partnerin cinsel yönelimini sorgulama, şüphe duyma ve görmezden gelme gibi çeşitli taktikleri içeriyor. Partneri “heteroseksüel” olduğuyla/olabileceğiyle suçlama bu bağlamda sık sık dile getirildi.
Bununla birlikte, LGB+ ilişkilerine dair hâlâ var olan stereotipler (“Tüm feminen erkekler pasiftir”, “lezbiyenlerin hepsi maskülendir”, “LGB+ ilişkisinde bir partner maskülen, diğeri ise feminen rolü üstlenir” gibi) aracılığıyla partneri geçersiz kılma, onu bu stereotipleri içselleştirmeye ya da uymamanın bir şekilde yanlış olduğuna inanmaya zorlama bu gruba özgü bir şiddet türü olarak çok belirgin. Heteroseksüelliğin norm kabul edildiği heteroseksüeller arası partner ilişkilerinde yaşanmayan bu durum ne yazık ki LGB+ kişilerin sıklıkla maruz kaldıkları bir tehdit olarak öne çıkıyor.
LGB+’ların ilişkilerindeki bir diğer şiddet biçimi de partnerin cinselliğini ve cinsel davranışlarını kontrol etme. Cinsel ilişkide penetre eden (aktif, güçlü) ve edilen (pasif, güçsüz) gibi rollerin partnere hükmetmek ve onu kontrol etmek için kullanıldığı; mesela pasif partnerin itaatkâr olacağı varsayımı ve beklentisi, katılımcılarımız tarafından dile getirildi. Bu roller, rıza temelli cinsel oyunların bir parçası olabilirken, bir partneri güç ve kontrol altına almak için kullanıldığında cinsel şiddeti kolaylaştırdığını, ona alan açtığını söylemek yanlış olmaz.
Paralel olarak penetratif seksin “gerçek seks” olduğu algısı veya varsayımı da bu kontrol mekanizmasının dişlilerinden biri. Özellikle yeni açılan LGB+’ların cinselliğe dair bilgiyi Türkiye’de heteroseksist ve heteronormatif toplumun bileşenleri olan aile, okul, medya gibi kaynaklardan edinmesi ve bu heteronormatif bilgileri içselleştirmesi; medyada ve toplumda sağlıklı bir kuir ilişkiye dair deneyimlerini kıyaslayabilecekleri herhangi bir temsilin olmaması ilişkinin taraflarından daha deneyimli olanların elinde bir koza dönüşüyor ve bu güç dengesizliği de beraberinde cinsel şiddeti doğuruyor. Bir başka deyişle, kuirler yaşadıklarını kıyaslayabilecekleri kamusal örneklerin olmaması nedeniyle, maruz kaldıkları şiddet biçimlerini ilişkinin ve cinselliğin doğal bir parçası varsayarak bu duruma boyun eğiyor, kendilerini bunu kabullenmeye zorluyorlar. Bu da aslında bize kuirlerin erken yaşlarda doğru bilgilere erişebilmelerinin neden önemli olduğunu gösteriyor.
LGB+’ların cinsellik konusunda heteroseksüellerden rahat oldukları algısı da partnerin cinsel davranışlarını kontrol etme biçimine dönüşebiliyor. Özellikle bazı gey ve biseksüel katılımcılarımız seks oyuncaklarına ve oyunlarına açık olunmasına dair algı nedeniyle baskı hissettiklerini ifade ettiler; rahatsız oldukları cinsel davranışlara katılmaya zorlandıkları ortamların yaratıldığını aktardılar.
Partnerinin cinsel yönelimini ifşa etmek, ifşa iması ya da tehditi de endişe verici bir şiddet türü olarak öne çıkıyor. Biseksüellere yönelik bifobi kaynaklı “sadakatsizlik” ve “güvenilmezlik” suçlamaları, bunlar nedeniyle tehdit etme, güven testine tabi tutulma ve sorgulanma da yine dikkat çekici şiddet biçimlerinden bazıları.
Peki, partner şiddetine maruz kalan LGBTİ+’lara nasıl yardımcı olunabilir?
Aslında, LGBTİ+’lar arasındaki partner şiddeti hakkındaki veri eksikliği, kanıta dayalı politikaların, yaygınlaştırmanın ve bu konuya yönelik programların oluşturulmasında önemli bir engel. LGBTİ+’larla çalışan ruh sağlığı uzmanları, kesişen kimliklerin, partner şiddeti ile ilgili kendine özgü savunmasızlıkların/kırılganlıkların yaratılmasının önemini anlamalılar.
Profesyonellerin, bu grup içerisinde deneyimlenen partner şiddetinin ağır ve yıkıcı sonuçlarının, bu kişilerin heteroseksüellerin aksine daha kapalı yaşamak zorunda kalmaları ve ayrımcılığa uğramalarını da hesaba katmaları gerekiyor. Dahası psikiyatristlerin, psikologların ve psikolojik danışmanların kendilerine ulaşan kuir kişilerin yaşadıkları ayrımcılık deneyimleri sebebiyle sahip olabilecekleri olası mental sağlık sorunlarının danışmanlık sürecine etkisini de düşünerek stratejiler geliştirmeleri gerekiyor.
Ruh sağlığı uzmanları ayrıca, sorunu bireyde değil, toplumsal bağlamda konumlandıran sosyal adalet temelli terapileri kullanmalılar. Çünkü LGBTİ+’ların duygusal ve cinsel ilişkilerindeki deneyimlerini fark etmeleri, tanımlamaları ve sorgulamaları konusunda desteklenmesinin; mevcut politikaların ve hizmetlerin iyileştirilmesinin yolu sosyal adaleti savunmaktan geçiyor. Feminist ve queer aktivizmi, şiddet konusunda çalışan STK’lar bu alanda sistematik ve araştırma temelli politika ve hizmetler geliştirmeliler.
- Bi+ terimi, birden fazla cinsiyete çekim hisseden kişiler için bir şemsiye terimi olarak kullanılır. Bu, biseksüel ve panseksüel gibi bireyleri içerirken aynı zamanda geleneksel biseksüellik anlayışına tam olarak uymayan başka çekim şekillerini de dikkate alır veya yaşar. Bu, cinsiyetsiz bireylere çekim hissetme, sorgulayan bireyler veya zamanla değişen ve akıcı olan çekim hissi gibi durumları içerebilir. ↩︎