Başkalarının ne düşündükleri umurumda değil, ama bu yazıyı okuyan trans kız çocuklarına ve trans genç kadınlara şunu söylemek istiyorum: LGBTİ+ hareketi (de) transfobiktir.
Günümüzde TERF tartışmaları maalesef ki kötü bir yan etki olarak -ya da iyi- transfobiyi içimizin “dışına” çıkardı. Yani sanki o sadece “trans dışlayıcı” olan “feministlere” özgü gibi bir “marjinallik” olarak var artık. Bu da ciddi bir konfor sunuyor “TERF olmayan” herkese: “TERF değilsek transfobik de değiliz.” Oysa gerçekler öyle değil. “Geyin cahili trans kadın olur” diye inanan bir küstahlık üzerinden yürüyüp gitmiş LGBTİ+ hareketi var karşımızda. Bu hareket değişip dönüştü; bugün artık bambaşka bir noktada ve artık transfobi “marjinal” kaçıyor bu hareketinin içinde. Norm: Anti-transfobi. Ancak bu böyle değildi.
Şöyle izah edeyim. Batı’da eşcinsel hakları yasallaşırken bu Batı’nın “queer ilerlemesi” olarak kavramsallaştırılırdı, ancak Türkiye’de birçok Batı ülkesinden önce trans kadınların medeni haklarının garanti altına alınması orantısız eleştiriye maruz kaldı. Bunu trans kadınların diplomatik ve siyasi başarısı olarak yorumlamak yerine “ya kadın olacaksın ya erkek” diye dayatan “gerici ya da ilerici olsa bile neoliberal Doğu toplumunun” bir “ikili cinsiyetçilik” stratejisi olarak yorumlamayı seçenler oldu: Türkiye yeterince queer olmadığı için trans kadınları tanıyordu. Dolayısıyla Batı akademisinde yazılanlar ve bunun çok çarpık bir versiyonunun Türkiye aktivizmine girmesiyle translık, ancak “sabit olmayan ne varsa onu” yeniden ürettiği ölçüde değer gördü. Diğer translar, ikili cinsiyetçiliği yeniden üretimle, sınıf atlamaya çalışmakla, medikalizasyonla, heteroseksizme yaranmakla vs. suçlandı. Trans kadınların “queer tezleri” onaylayanları özellikle Batı cis-antropolojisinde nesneleştirildi. Onaylamayanları da “avantajlı translar” olarak “model minority myth” örüntüleriyle “suç ortağı” ilan edildi. Buna tüm dünyada çok ciddi itirazlar tabii ki geldi. Şu an toplumsal cinsiyet çalışmaları gündemlerinden biri “queer studies” ve “trans studies” arasındaki bu çatışma. Birçok “sabit cinsiyetli” trans kadın ve erkek akademisyen, bu “cisqueer-dominasyonuna” itiraz etti. Judith Butler, 2016’da queer’in “sabit cinsiyetli” trans kadın ve erkekler için kapsayıcı olması gerektiğine dair bir -bence- özeleştiri ve iyileştirme (amelioration) getirdi. Bu yıllar hareketin de akademinin de trans-pozitif olarak değiştiği yıllar. Gani Met, bu yılların öncesinde “makul” trans olarak “sabit cinsiyetli trans kadın ve erkek dışlayıcı” ve çoğunlukla cis-akademi dominasyonuyla rotasını çizmiş LGBTİ+ hareketinin bir “teorik doğrusuydu.” Böylece, Gani Met ve aslında tüm transların gerçek refahı önemsenmedi. Translar popüler teoriyi onayladığı ölçüde değer gördü. Evet, ucubeyim dedi, ucubelerin kraliçesiyim dedi, cinsiyet belasını yere çaldı ve bunu da kimseye yaranmak için değil öyle olduğu için yaptı belki de; dolayısıyla, bu “makul” lafı da nereden çıktı diye soranlar olabilir ama makul trans zaten “ucube, taşkın, yardan da serden de geçmiş, sınırda kimlikleri” olanıdır. Ne de olsa post-yapılsalcı teorilerde “trans” tam da bu yüzden değerli bir “obje” idi: Modernizmin sabitliğini yıkan anti-biyolojik cinsiyet. İşte bunu onayladığınız ölçüde sözde değer görüyordunuz, ama özde değil. Yani transların gerçek refahı değildi öncelenen, ki hala değil, teorileri onaylayan performanslarıydı.
Şunu diyorum; Gani Met, transfobiden dolayı sözde “değer” gördü. Herkes konforlu hayatlarını yaşarken ve Gani Met “queer” olduğu ölçüde ilgilerini çekerken gerçekte sosyal güvenceden yoksun, yalnız, şiddetle çok iç içe yaşadı ve birçok trans kadın gibi erken yaşta öldü. Oysa gerçek refah bugün “anti-queer” ya da “neoliberal kimlik siyaseti” diye bir çırpıda dışlanan tüm siyasetlerde, haklarda, reformlarda. Yoksa “makul” yani öldüğünüz, öldürüldüğünüz, şiddet gördüğünüz, ya da işte maalesef, ucube olduğunuz ölçüde sözde değer görüp özde dış kapının dış mandalı oluyorsunuz.