Türkiye’deki LGBTİ+ mücadelesinin ürettiği sloganlar arasında en sevdiklerimden biri “Ne suç ne günah, yaşasın eşcinsel aşk!”tır. Harekete dahil olduğum, örgütlendiğim ve gururlu bir militan ibne olarak kendimi yeniden doğurduğum; azıcık zorlasam bir Sezen Aksu şarkısı gibi mırıldanacağım 2000’lerin başında bu slogan beni hiç beklemediğim bir yerden sarsmış, o güne kadar aşka dair hiç düşünmediğimi fark etmemi sağlamıştı. Daha doğrusu aşkı düşünmüş ancak bir erkeğin beni sevebileceğini hiç aklıma getirmemiş, aşkın sadece kadın ve erkek arasında cereyan eden bir şey olduğuna dair anlatıya teslim olmuştum. Çünkü aile, okul, medya ve koca bir cis-heteroseksist sistem tarafından zihnime yerleştirilen çip, beni aksinin mümkün olamayacağına inandırmıştı. Örgütlülük bir anlamda fobik topluma karşı kendinizi koruyacak araçlara sahip olmaktır. Örgütsüz ben (ya da yanlış yerlerde örgütlenmiş ben) henüz bana bunları bağıran dünyaya karşı kendi gerçekliğimi inşa edebilecek beceriye, bilgiye ve en önemlisi de cesarete sahip değildim. Bazı erkekleri sevdim, onlara aşık oldum ancak bu hikayelerin hiçbirinde aşkıma karşılık alacağım bir olasılığı hesap etmedim. Toplumun ve ailemin ve dahi toprağın altındaki ölülerin, kısacası herkesin ve her şeyin yüzkarası olarak aşkıma karşılık almayı hak etmediğime dair o keskin inanca ben de sahiptim. Lambdaistanbul eylemlerinde, Kaos GL’nin sayfalarında sıklıkla karşıma çıkan bu slogan, benim aşka dair bütün ezberimi yerle bir etmekle kalmamış; bana, daha sonra kalbimi çok kıracak bir umut da zerk etmişti.
Slogan güzeldi güzel olmasına, heyecan verici ve bir o kadar da devrimciydi. Ezber bozmanın cazibesine de sahipti. Biz gariban lubunyalara söylediği şey, birçoğumuzun kış uykusuna yatmış heveslerini bir bahar sabahı gibi harekete geçirse de o olasılığa karşı etimizi cimcirip bizi kendimize getiren yine sınıfımız, geldiğimiz mahalleler ve ekonomik durumumuz olmuştu.
2000’lerin başındaki İstanbul gey gece hayatını deneyimlemiş herkes hatırlayacaktır; henüz uygulamaların olmadığı yontma gey devrinde aşk, Gabile’deki gizli_Muhasebeci_yervar23cm ile bazısı havalı, bazısı havasız ama herkesin paralı olduğu kulüpler arasında gidip gelen bir pinpon topuydu. “Gey değil aktiflerle’’ aşk olmuyordu; gizlilik, korkular, kaygılar, şelale gibi arzular, ah’lar, ıh’lar, oh’lar, parlak mısınlar, kız gibi misinler arasında gidip gelen bir boşalma ve bir daha birbirini görmemek için ters yönlere giden biri ibne, diğeri değil (çünkü aktif), iki kişi ve paramparça kalpler ve köpekler; ya da Meksikacada dedikleri gibi: Amores Perros!
Bu zamanların sivil toplumcasının en sevdiği kavramlardan biri güçlenmek, güçlendirmek, güçlendiren… Gücenmiş, epeyce gücendirilmiş benim yaşıtlarım için LGBTİ+ mücadelesi eskiden -miş gibi yapmıyordu; bizleri kelimenin gerçek anlamıyla güçlendirdi. Alıngan, ezik, sessiz sakin, çekingen, ürkek, söz alamayan, konuşmaya korkan, derdini başkası anlatsın diye bekleyen ve başkası anlatınca ona başını sallayarak katılanlardan, duygusal toplardan kavgacı, öfkeli, konuşmayı çok seven laf cambazları, madi koliciler, gullümcüler ve flörtöz sürtükler yarattı. Eskiden eziğim, bu yüzden de kimse bana aşık olmuyor diye düşünen beni de gelinlerin tatlı telaşı gibi bir telaşa gark etti. Gülden Karaböcekliğe son verip Ajda Pekkan olmaya soyunmuştum; hazırdım, nazırdım ve donanımlıydım ve hiçbir erkkkkkek bu vahşi cazibeme hayır diyemezdi. Feriştah yanımda halt etmişti! Etmişti etmesine ama… Ahmet hayır dedi! Ali de dedi, Muhammed de dedi; Nazif, Yusuf, Mithat da dedi. Okan, Berkecan, Kaancan, Keremcan, Sibel Can… Her hikayede Kadir İnanırlığı atadığım erkoların hayırları o kadar çoktu ki beni Vesikalı Yarim’in Sabiha’sına (Halil’e attığın omuza kurban), kalbimi de bir iç denize dönüştürdü: Hayır Denizi (yardım kisvesi altında para toplayıp zengin olabileceğim bir dernek fırsatını kaçırdığımı şimdi fark ediyorum zira bu isim çok güzel olurdu)
Dolaptan 90’larda çıkmış, 2000’lerde yolu Beyoğlu’na düşmüş, o sıralarda örgütlenmiş lubunyaların birçoğunun aşk meşk işlerinde tökezlemesi tesadüf değildi elbette. Kalbi kırık lubunlardık; örgütlülük bu yaralarımızdan siyaset yapmaya yarıyordu ancak diğer tüm sloganların aksine “Ne suç ne günah, yaşasın eşcinsel aşk!”tan siyaset değil, istenmediğimizi söyleyip duran bozuk bir plak çıkarmıştık. Örgütlülük bile kendimizi sevmemizi sağlayamamıştı henüz. Kendimizi sevemediğimiz için de başkasının kalbine aşk değil, en fazla bir gecekondu kurabiliyorduk. Lizzo yoktu, RuPaul da henüz Oprah olma yolculuğuna girmemiş, sürekli ekranlarımızda belirmemişti ve “If you don’t love yourself, how can you love someone else”i* kulağımıza fısıldayan da haliyle olmadı. Bizim kulağımızı sağır eden fısıltılar daha çok kimsenin bizi sevmediği, şişman olduğumuz, çok zayıf olduğumuz, çok çirkin olduğumuz, kötü giyindiğimiz, havalı olmadığımız gibi şeylerdi.
Aşık olduğum bir ayı (türcü demeyin dostlarım, “bear gay” diyorum bu şiirimde) “İyisin hoşsun ama Kürtsün,” demiş ve aramızda alevlenen şeyi itfaiyeyi beklemeden tükürerek söndürüvermişti. Bir yıla yakın zamandır sevgilim olduğunu sandığım sevgilimolmayanbirey aslında beni hiç sevmediğini, başka birine aşık olduğunu söylemişti. O başka biri de elbette onu değil, başka birini seviyordu. “Seviliriz, reddederiz / Severiz, istenmeyiz / Ah, istemeyerek /İstemeyerek…”
Bir Onur Haftası partisinde tanışıp bir süre flört ettiğim, daha sonra çok ünlü bir yönetmen, akabinde de zengin olan dolaptakibireygey: “Sen açıksın, herkes seni biliyor, her dışarı çıktığımızda beni de anlayacaklar diye geriliyorum,” diyerek vedalaşmıştı benimle. Yıllar sonra Berlin’de bir partide karşılaştık, mekanda torbacı tanıyor muyum diye sordu. Ben onu bir özür olarak aldım. Kapıma şöför yollayan fabrikatör manitamı bana çok sevgi gösteriyor diye; kapıma arabasıyla gelip, beni her defasında eve bırakmasa rahat etmeyen manitamı “üzerime çok düşüyor” diye terk ettim. Sonra gittim mesela, ağzını bile açmayan, duyguları hakkında konuşmayan bir hırboya tutuldum ve tüm o denyo tutulması sırasında üzerime hiç düşmüyor, bana hiç sevgi göstermiyor diye şikayet ettim. Bir gece, sadece bir gece geçirdiğim Belçika’nın bir köyünden yarışmaya katılan dişçi, sabahında evlenme teklif ettiğinde Suzan Avcı gibi patlattım en hakir gören kahkahamı. Bugün hala Belçika’nın bir köyünde inek sağdığımı hayal eder, ürperirim. Dolu boşalmadı, boş dolmadı… Bir türlü olmadı. Love işi mi dersin, gönül meselesi mi ama her hikayede biri diğerinin bileyli keskin bıçağına denk geliyor, bir şey bir şeyi itiyor; herkes yutan eleman, bazıları etkisiz eleman, karşısındakinde geçmişin heyulalarını görüyor ve kaçıyordu. Kaçmadan önce ortalığı ateşe vermek ya da yıkıp gitmek en favori sporlar olarak öne çıkıyordu.
İnsanlar çoğu zaman açık LGBTİ+’ları kitapları yemiş yutmuş, ahlakı donlarına sokup toz pembe çıkarmış, toplumu ve değerlerini çekirdek gibi çitlemiş sanıyorlar. Oysa hepsi bizi uzun yıllar birer gölge gibi takip ediyor. Çünkü bir yerimizi tamir etmek, iyileştirmek çok zaman aldığı için ve ne yazık ki aynı anda birkaç yere müdahale edemediğimiz için doğru, sağlıklı ilişkiler kuramıyoruz. Örgütlülük, gece hayatı, aşktan, seksten rahat rahat konuşmak ilişki ve aşk meselesinde bizi hızlıca daha iyi, daha usta kişilere dönüştürmüyor. Bir şeyi ancak elde edemediğinde sevenler, sevgiyi anadan babadan miras bir şiddet biçimi olarak ezberleyenler, takdir edilmeyen, desteklenmeyen, sırtı sıvazlanmayanlar, evet’e hasret ama hayır’ı asla kabul edemeyenler, hataları affedilmeyenler için birini sevmek de, o sevgiyi bir şeye -mesela bir ilişkiye, o olmasa arkadaşlığa- dönüştürmek de zor. Yapabilmek uzun zaman alıyor. Herkes de yapamıyor ne yazık ki. Çünkü insan bazen denemekten, yanılmaktan ve yargılanmaktan yoruluyor. Bohçasında sayısız travma taşıyanlar için biriyle gerçek bir bağ kurmak, Everest’e çıkmak gibi bir şeye dönüşüyor çoğu zaman. Birini duymak mı? Neden? Birini anlamak mı? Daha neler! Birine sabır göstermek mi? Yıkmak varken? Çünkü özgüven de anacım, BİM’den alınamıyor. Alıyor gibi yapan var ama işte, onların yalanı da yatsıya kadar.
Şimdi burada tatlı tatlı bilinçdışı akıtırken bir anda Instagram’daki üfürükçü içerik terapistlerine dönüşmek istemezdim ama aşk gerçekten de biraz örgütlenmektir. O slogandan yıllarca haz etmemiş biri olarak diyorum bunu üstelik. Çünkü nihayetinde birini ya da birilerini tanımak, o kişilerle derin, samimi, gerçek, sağlıklı bir bağ kurmak da zaman alıyor. İşçilik istiyor, emek istiyor, biraz selvi boy, biraz da al yazma istiyor. İstiyor da istiyor… Yoldaşına nasılsa aşığına da aynı tarife yani: güvene dayalı bir ilişkiyi ilmek ilmek işlemek, sabırla adım adım örmek gerekiyor.
Tabii tüm bunlar için cis-hetero düzeni suçlamak kolay. Ancak LGBTİ+ sineması da ve hatta edebiyatı da biraz suçlu olabilir tüm bu durumdan. Çünkü, sağ olsunlar, var olsunlar ama onlar da çok zaman, çoooook uzun bir zaman bize mutluluğu, sağlıklı aşkları, yaşamı reva görmediler. L de G de B de T de İ de artı da hep sonunda ya öldü ya ince hastalığa yakalandı. Ne aşktan ne hayattan bir hayır gördüler. Yönetmenleri cis-het olan filmlerden bahsetmiyorum sadece; lubunyalar da çektikleri filmlerde, yazdıkları öykü ve romanlarda ve hatta şiirlerde ve senaryolarda bize kıydılar. Bu yüzden de aslında LGBTİ+’ların sevme biçimleri türlü türlüyken sevilmeme biçimleri tek yumurta ikizleri gibi. Her yiğidin vegan yoğurt yiyişi farklı ama suratımıza kapatılan kapıların çarpma sesi ve yarattığı etki birbirine çok benziyor. Çünkü sadece bunu gördük, çünkü sadece bunu anlattılar.
HBO dizisi The Last of Us’ın “Long, Long Time” adlı bölümünü kocamla izledim. 75 dakika boyunca -bence- ne gözümü kırptım (tabii ki kırptım!) ne de nefes aldım (tabii ki aldım). Kocam birey neden bu kadar şaşakalmış olduğumu, neden bu kadar yoğun duygulara gark olduğumu anlamadı ama iyi bir insan, elimi tuttu. Bölüm bitti, Linda Ronstadt’ın bölüme adını veren şarkısı çalarken Instagram’da hem dizideki aşıkların hem de kocam bireyle ikimizin birer fotosunu paylaştım. Şu notla:
“Keşke size orta yaşlı, şişman, sakallı, kendini bildi bileli ‘gey şablonuna’ uy(a)mayan ve bu nedenle ergenliğinde çok zorluk yaşamış, kendini bir türlü sevmeyi becerememiş ve yalnız öleceğinden korkmuş bir gey olarak The Last of Us’ın üçüncü bölümünü, 13 yıldır beraber olduğum adamla izlemek nasıl bir histi tarif edebilsem.”
“Ne suç ne günah, yaşasın eşcinsel aşk!”tan #LoveWins (Aşk kazanacak!) maskaralığına geldiğimiz bu yıllarda, aşkı artık kapitalist neo-liberal pazarın bir ürünü olarak hakir görmek ile onu -ana babamıza benzeme pahasına üstelik- saplantılı, toksik bir biçimde arzulamak; gerçekleşmemesi halinde de kahretmek arasında sıkışıp kaldık. Oysa aşk ne #LoveWins’de iddia edildiği bir kurtarıcı ne de cis-hetero dünyanın iddia ettiği gibi uğruna ölünecek, yokluğunda mutsuz olunacak bir hedef. Toplumun bir parçası olabilmek için ona benzeyerek cis-heterolaşan başkalaşım kayaçlarından ve kendine, bize mutluluğu reva görmeyen anlatılardan çok daha fazlası ve çok daha özgürü. Ne tek bir formülü ne tek bir formu ne de yöntemi var. Yolunu döşemek için ezberimizi unutup papatyanın yapraklarından medet ummayı ve yapraklarını yolmayı bırakmalı, kendi yöntemlerimizi bulmalıyız. Bunca laftan sonra verecek çok kullanışlı bir tavsiyem ne yazık ki yok. Ama yazıyı Arkadaş Z. Özger’in “sana umudu öğretmeyenlerin suçu mu var” sorusuna bu vesile ile yanıt vererek bitirmek isterim:
Evet, var!
Paramparça aşklar, lubunyalar ve bağzı sloganlar