Hem ciddi hem de gayri ciddi bir yazı bu. Zira full ciddi tona geçersem dayanma gücüm eksilirdi. Uzun yıllar tuvaletten sonra “Anane bitti!” diye bağırır bağırmaz popomun yıkandığı evde, artık anneannem bize sesleniyor ve annemle ben onun poposunu temizliyoruz. Döngü tamamlanıyor.
Bazen ellerini okşuyorum, kafasını öpüyorum. Yıkanamaz durumda bile böyle mis gibi kokması tuhaf. Hep tertemiz. Anlatıyor da anlatıyor, çok hikayesi var. En çok onları biriktirmiş, bir de bazaların altında dikilecek entariler için saklı kumaşlarını. Anlatıyor, diyaframını kontrol edemediği için sesi çıkamıyor ama yine de anlatıyor. Arada demans mı acaba dediğimizde buna olasılık bırakmayacak kadar kuvvetli, hurdacı gibi insanlar ve hikayeler biriktirmiş ve biriktirmeye de devam eden hafızasından anlatacak yeni şeyler buluyor. Güncel komşularından eski ahbaplara uzanan bir bilgi bombardımanı…
Ona benzeyen taraflarım, artık ona bile benzetemediğim bir pakette geliyor bu kez. Anlatıyor, odada kimse olmayınca o odaya insanlar ekliyor, onlara anlatıyor.
Karakterler yaratması hiç boşuna değil, hep kitap yazmak isteyip yazamadığını söylüyor bana. “Ben yazarım, sen yazmak istediklerini anlat,” diyorum. Tam o sırada kafası karışıyor, bambaşka bir hikayeye sıçrıyoruz. Hayal kırıklıklarını anlatacak kadar dinç, onaramayacak kadar kırgın. Kaybettiklerinin yasını, gidemediği seyahatlerin hüsranını, kovalamadığı hayallerinin pişmanlığını yanında taşıyor sürekli. Emeğinin her zerresi başkalarının bakımına harcanmış. Aslında kırılan kalça kemiği ama onu değil, kalbini onarmaya çalışıyoruz sanki.
Durumun gerçekliğini çok fazla kavrayamamışım ki yanıma birkaç kitap almışım ona okurum diye: İbrani Masalları, çünkü bana küçükken anlattığı masalların çoğuna rastladım o kitapta; Halide Edip Adıvar’ın Handan‘ı, çünkü pek severdi; bir de Virginia Woolf aldım çünkü daha işlevsel bir aileye denk gelse tam da onun gibi biri olurdu diye düşünürüm hep. Tanıdığım nice kadın gibi ebeveynlerinin sağlıksız ilişkisinden genç yaşta ona babalık edebilecek birine doğru kaçmış. Hoş, bizimkisi dedeme bayağı vurgunmuş. Çocukken evlenmiş olsa da 15 yaşında sevdiği adama varan kaç kişi var o devirde… 20 olmadan üç çocuk, 40 yaşında ilk torun ve 50 yaşından sonra her gün bakım desteği vermesi gereken bir eşle başkalarına bakmaktan pek vakti olmamış, ancak bu sıralar bakıyor geçmiş hayallerine.
Yemek yapılıyor, tuvalet vakti, dolaplar düzenleniyor, tuvalet vakti, yatarken saatler kuruluyor, tuvalet vakti… Hayatımızı tuvalet ihtiyacı üzerinden örgütlüyoruz bir süredir. Mutfakta annemin eline tutturdukları lavman seti var. Kullanmak gerekmesin diye (sonuçta insan anasına lavaş alıktırmaktan bi’ çekiniyor) evde sadece bol lifli gıdalar pişiyor. Hayatımızda bir şeyler yoluna gitmediği zaman “boktan” dediğimizi hatırlıyor, gülüyorum. İşte şu an hayatımız gerçekten de boktan, tam da boktan boka bok peşinde koşup boka sevinirken. Nice dişinin ömrü boka koşmak ve bok temizlemekle geçiyor. Annem bir kez daha sırasını devralmış, ben de beceriksizce yardım etmeye çalışıyorum.
Anneannem son zamanlarda ilaçların da etkisiyle anneme “anne” diye seslenmeye başladı. “Neden anne diyorsun?” diye sorduğumda “İnsan hiç annesine ismiyle seslenir mi?” diye azarladı beni. Gülerek “O senin değil benim annem ama,” dediğimde ise “Ne fark eder? Ha senin annen, ha benim annem.” dedi. İşte öyle, artık annem “annemiz” oldu. “Herkesin annesi” diye gülüşüyoruz arada. Bir kişi olmaktan sıyrıldı, bir kavram oldu annemin anneliği. Anneliğin doğurmakla değil harcanan emekle alakalı olduğunu yıllardır savunurdum ama, annemin kendi annesinin annesi olabileceği aklımın ucundan hiç geçmememişti
Anneannemin kalçası hızla iyileşiyor, bedensel sağlığı çok iyi. Hafızası kadar iyi. Fakat bedeni ve beyni arasında bir kopukluk var ve artık ne olduğunu biliyoruz: “bu yaşta normal” denilen şeyler bütünü Parkinsonmuş. Düştüğü veya yorulduğu için değil, yavaş yavaş bedeni üzerindeki hakimiyetini kaybetmeye başladığı için kalçası kırılmış. Önceliğimiz onu ayağa kaldırmak ama bu umutsuz bir yolculuk, çünkü şu an bedeni ne kadar zinde olursa olsun belli bir süre sonra en temel şeyleri yapamayacağını kabullenmek zorundayız. Hayatla birkaç yılın, belki birkaç ayın pazarlığını yapıyoruz.
Anneanneme bakmak bir yandan hiç zor değil. Yıllarca hepimize o baktı. Kendi annesine, babasına, dedemin ebeveynlerine, kendi çocuklarına, çocuklarının arkadaşlarına, dedemin yeğenlerine, komşu çocuklarına, torunlarına ve elbette 20 küsur senelik kronik rahatsızlıkları boyunca da dedeme… Esas “herkesin annesi” oydu galiba. Kendi hayatından vere vere yarattığı hayatlardan bir biz kaldık yanında babamla beraber, ama üç kişi ona, onun tek başına bir mahalle insana yetebildiği gibi yetemiyoruz.
Hayatı boyunca birilerine bakmış bir insana bakım sağlamak kolay olduğu kadar da zor. Haksız bir rekabetin içindeyiz. Bizi pamuklara sarıp sarmayalayarak bakmış insana aynı derecede bakım sağlama imkanımız yok. Çünkü onun hayati ihtiyaçlarını, bizim keyfi taleplerimizi yerine getirdiği kadar söylenmeden, mükemmel bir biçimde yerine getirme ihtimalimiz pek yok. Onun kadar sabırlı veya özverili değiliz. Dokusundan tiksindiği tüylü şeftalileri ben öyle seviyorum diye yıllarca soyup dilimleyen, karpuzları gemi şeklinde kesip yine de çekirdeklerini tek tek ayıklayan, her çocuğunun, her torununun özel isteklerini sanki hepsi çok normal şeylermiş gibi teker teker karşılayan bir insanın en temel ihtiyaçlarını gözetmek zor değil. Bana harcanan emeği geri ödeyemiyorum, 30 yıllık faiziyle olduramıyorum, bu sırada ihtiyaçlarıma ayıramadığım vakti düşününce kendime kızıyorum. Birkaç gün, birkaç hafta… Oysa o hepimize yıllarını verdi.
Bazı insanlar isminin hakkını verirler. Huriser o, yani hurilerin başı. Hepimizi karşılıksız ve her ihtimali gözeterek büyütmüştü. Küçükken hurilerin melek olduğunu sanırdım. Oysa ki huriler fanilere (özellikle erkeklere) cennette hizmet vermek için yaratılmış varlıklar… Anneannem de bir eş ve iki oğlan çocuğunun her ihtiyacını görmüş yüksek rütbeli bir Huri, kızı için ise başka bir hayat arzulamış belli normlar içinde de olsa. Annem ondan daha güçlü, daha bağımsız olsun istedi hep. Annem de bunu başarmakla kalmayıp benim için aynısını diledi. Nereden geldiğini anlayamadıkları isyanım, uyumsuzluğum, feminist mücadelem aslında aile sermayesi, bizzat kendi yatırımlarının neticesi.
Bizim ailede kız çocuklarına iş yaptırılmaz, dünyaya ilk adım attıklarında toplumun genelinin aksine oğlanlardan daha çok arzulanmış çocuklar sayılırlar. İkili cinsiyet normları dahilinde, vasat ama hayata artılarla başlatan minik bir aile geleneği bu. Eşitlenmenin çok oturmuş döngüleri kırmaktan geçtiğini oradan biliyorum, pek çok bakımdan bir oğlan çocuğu gibi büyütüldüm. Kendi hayatlarını kabul etmişliklerine, geleneksele olan bağlılıklarına karşın benim yürüdüğüm yolu bu iki kadın dikenlerinden ayıkladı, bedelini de hiç akıllarına gelmeyecek yeni kulvarlarda eşitlik taleplerimle ödediler. 15-16 yaşında yazlıkta eve asla dönmeyen, üzeri sigara, nefesi alkol kokan o kız çocuğu kendi çocukluklarına hiç benzemiyordu ama tanıdıkları çoğu erkeği hatırlatıyordu. Onlar gibi büyütüp, onlardan farklı olmamı talep etmeyi bir noktada çok da gerçekçi bulamadılar tabii. Hoşlarına gitmese de gizli bir zaferdi bu ailem için. Benim için endişeleniyorlardı, komşuların dedikodusundan korkuyorlardı ama diğer kadınlarla aynı kaderi paylaşmayacağımı da cümle aleme göstermiştim. Aynı değerleri paylaşmasak da jenerasyondan jenerasyona aktarılmış bir kazanım, gizli bir zaferdi bu.
Şimdi dedikodusundan çekindikleri komşular da kalmadı, kendim için nasıl bir mücadele verdim ve korktukları şeyler ne saçmaydı onlar da daha iyi anlıyor. Zira üçümüzün temel taşları aynı. Bir odada üç kişi aynı mitokondriyi paylaşıp, acı kahve içip, birlikte son zamanlarımızın tadını çıkarıyoruz.
Başkasına bakmak, başkası için emek harcamak çok zor şey. Bunun politik taraflarını düşündükçe bütün evrene savaş açmak istiyorum ama bu odada o emeği vermekten ötürü mutluyum da. Zira ben bu duruma gerekince sıyrılabilme seçeneğiyle dahil oldum, çoğu erkeğe tanınan bu hakkı üst nesillerim bana tanıdılar. Fakat ben ne kadar istisna olsam da koca bir toplumun bütün çocuklarına, bütün kocalarına, bütün engellilerine ve bütün yaşlılarına kadınlar bakıyor. O yüzden sürekli annelik kutsanıyor. “Devlet Baba”nın sunmak istemediği her imkanı mümkün kılan kadınların karşılıksız özverisi üzerine kurgulu her şey. Kadın atananlar beraberinde hemen anneliğe bu yüzden atanıyorlar belki de: zira kadın atananlar bu toplumda herkesin annesi.
Bakım emeği istifa etme imkanı olmayan, emekli olmadığınız ve size maaş verilmeyen, mesaisi 7/24 devam eden bir iş. Ve bu emek olmadan toplumdaki diğer her şeyin çökeceğini bilen erkekler, kadınlar bunu fark edemesin diye cinsiyetçi hegemonyalar yaratıyorlar. Bunca iş yetmezmiş gibi bir de onunla mücadele etmemiz, değiştirmemiz gerekiyor.
Son niyetine
Bu yazıyı anneannemin bakım ihtiyacı ilk arttığı zamanlarda yazmış, bir türlü yeniden okumaya hazır hissedememiştim. Yazı taslaklarda sürterken anneannemin hiç de kısa soluklu olmayan bakım ihtiyaçları her geçen gün artmaya devam ediyor. Neredeyse bir yıl kadar sonra aciliyetle anneannemin evine gittiğim bir gün burada yazanları nihayet baştan okudum. Koşullarımız değişti, hatta zorlaştı ama ana fikir aynı. Bizimkine benzer yaşlı bakımı hikayelerini daha çok duyuyorum. Çünkü yaşlılık konusunda kadınların ücretsiz emeği dışında hiçbir ihtimale yatırım yapılmadan yıllar geçirildi. Türkiye toplumunda çocuk, engelli ve yaşlı bakımına dair tek plan kadınların ücretsiz emeği. Bunun nasıl değişeceğini kadınlar yıllardır konuşuyorlar; etkinlik organize ediyor, makaleler yazıyor, söyleşiler yapıyor, eylemler düzenliyorlar. Ancak, işte klasik hikaye, biz ne kadar bağırırsak bağıralım erkek dünya duymadı mı pratikte değişen pek bir şey de olmuyor. Çünkü erkekler bu ücretsiz hizmeti kaybetmek istemiyorlar. Her ne kadar yazım bakım emeğini kadınların gözünden anlatıyor olsa da sonunu erkeklerin bu kayıtsızlığına, diğer tarafa bakmalarına, kulaklarını tıkamalarını vurgulayarak sonlandırmak arzusundayım. Çünkü, iç dökmelerimizin, şikayet ve eleştirilerimizin arasında onların rolü görünmezleşsin istemiyorum. Şu okuma parçasını hemen aşağıya bırakıyorum. Erkekler önden buyursunlar lütfen:
EŞİT BAKIM EMEĞİ MANİFESTOSU