Hilal Polat’ın “Biz Beceremiyoruz Bu Love İşlerini” adlı sergisinin isim annesi Jilet Sebahat ne kadar da haklı: Bin yıllardır bir türlü rayına oturtamadık şu aşk meselesini. Üzerine şiirler, şarkılar yazdık, sayfalarca laf ettik ama yaşarken hep tökezledik. Onca lakırdı birleşti, büyüdü, büyüdü ve derisi değişse de içi hemen hemen aynı kalan devasa bir mite dönüştü. Yoluna çıkan yenilikleri bir şekilde içine alsa da temel söylemi pek de değişmedi. Çağına göre bazen ‘‘melekler arasındaki tek kötü melek’’ oldu, bazen ‘‘deniz gören evdeki teras.’’ Bazen ‘‘sahip olmadığımız bir şeyi, onu istemeyen birine vermeye’’ çalıştık, bazen de ‘‘rüyalarımızda bile yalnız onu sevdik.’’ Ara ara dönüp ‘‘acaba çok mu abarttık,’’ dedik. Yine de ne abartmaktan vazgeçtik ne de aşka ulaşmaya, o büyük mitin içinde kendi hikayemizi yaratmaya çalışmaktan. Bu temcit pilavını bıkmadan, usanmadan kaşıklamamız da hiç şaşırtıcı değil. Çünkü mit dediğin işlevini tekrar yoluyla, tekrar sayesinde yerine getirir.
Peki, mitin işlevi nedir? Bu soruya Joseph Campbell, Tanrının Maskeleri serisinin İlkel Mitoloji cildinde şöyle cevap verir: ‘‘Bütün mitos ve ritlerin temel işlevi,…, bireyi duygusal ve zihinsel olarak yerel örgütlenmeye dahil etmek olmuştur ve olmaya devam etmektedir.’’ Batı Mitolojisi cildinde şöyle devam eder: ‘‘Mitolojinin ve onu kuran ritlerin toplumsal işlevi,…, grubun her üyesinde, onu kendiliğinden, sonuna kadar (gruba) bağlı tutacak ‘duygular sistemini’ yaratmaktır.’’ Yine aynı serinin Yaratıcı Mitoloji cildinde mitolojinin geleneksel işlevlerinden birini ‘‘kurulu düzenin geçerliliği ve korunması’’ olarak tanımlar. Dolayısıyla mitler çoğunlukla toplumu düzene sokma iddiasındaki otoritelere hizmet eder ya da, daha doğrusu, otorite kendine hizmet eden mitlerin ayakta kalmasını, yayılmasını destekler ve bu uğurda elindeki bütün olanakları kullanır. Her ne kadar bizden çok önce yaşananlara ışık tutuyor gibi görünseler de bu ışık hiçbir zaman tarafsız değildir. Hikayenin üzerine belli bir açıdan, çoğunlukla otoritenin baktığı taraftan vurur. Daha da tehlikelisi, yine Joseph Campbell’in Yaratıcı Mitoloji kitabında belirttiği üzere ‘‘Geleneksel mitolojiler, ister ilkel ister daha yüksek kültürlerin olsunlar, deneyimden önce gelirler ve onu yönetirler.’’ Hayatla bağı kopan her yönetici gibi aşk miti de kendini sürekli alkışlatmak ister, bu yüzden de büyüklüğüne yaraşır bir sahneye ihtiyaç duyar. Ancak bu sahnede onu yalnız bırakmayan, kafasına göre top koşturmasına izin vermeyen birileri vardır.


Sanatçılar mitlerin oluşmasında, kurulmasında, aktarılmasında çok önemli rollere sahiptirler ancak aynı şekilde mitleri sorgulayanlar, yapılarını sökenler de yine onlardır. Mitlerin ağız yakan tadını bizlerden önce alırlar ve işe koyulurlar. Bu yolda hep sanata; şarkılara, şiirlere, hikayelere başvurmamız tesadüf değil zira aşkta kaybolduğumuz anlarda yine sanatın sesiyle ararız yönümüzü. Mesela aşkla olan bu kaçıngan bağlanmalı ilişkimizi bana göre en iyi anlayan yazar Jeanette Winterson’dır. Bedende Yazılı adlı romanında şöyle der: ‘‘’Seni seviyorum’ dedin. Neden birbirimize söyleyebileceğimiz en sıradan şeyi duymayı bu kadar çok isteriz hâlâ? ‘Seni seviyorum’ her zaman bir alıntıdır. Onu ilk söyleyen ne sensin ne de benim, yine de sen söylediğinde ve ben söylediğimde, keşfettikleri iki kelimeye tapınan barbarlar gibi oluyoruz.’’ Aşkın tekrarla (dolayısıyla mitle) olan yakın ilişkisini görürüm bu cümlelerde. Aşkın, aşk mitinden kaçan, ona hep karşı gelen, ‘‘barbar’’ bir tarafı olduğunu da anlatır. Joseph Campbell’in çorak ülke tanımında: ‘‘Mitosun otorite tarafından biçimlendirildiği, yaşamdan çıkmadığı ülkedir. Görecek şair gözü, yaşanacak macera yoktur, her şey her şey için sonsuza kadar belirlenmiştir.’’ cümleleri geçer. Şairin, sanatçının gözü; yaşamın sesini duyabilmek, otoritenin yazdığı hikayeleri sorgulayabilmek için elzemdir. Gerçek sanat da bu karşı duruştan, bu sorgulamadan çıkar kanımca.
Hilal Polat da bu ekolün sanatçılarından biri. Uzun zamandır deplasmanda, İstanbul’da gösterdiği yeteneklerini bu sefer Ankara’da, Fikret Otyam Sanat Merkezi’nde sergiledi. Eserlerinde dillere pelesenk olmuş mitleri didikliyor ve bu mitlerin içindeki kadın sesini, kadın anlatısını ortaya çıkarmayı amaçlıyor. Bazen de otoritenin kurallarına uymamalarına rağmen hâlâ yaşayan, bir şekilde hâlâ ayakta kalan mitlerin peşinden gidiyor. Hilal yaptığı her şeyi sanatın gözüyle yapan, on parmağında yüz marifet taşıyan insanlardan. Yollarımız Taşra Kabare sayesinde kesişmişti. Bir gecede Zakkum Kök’e sahne kostümü tasarlamış, dikmiş, grantuvalet sahneye göndermişti onu. Bakmayın pek acemi bir drag queen’e sahne kostümü tasarlamaya gönül indirdiğine, kendisi aynı zamanda birçok başarılı oyunun kostümlerine imza atmış bir kostüm tasarımcısı. Eserlerinin hepsini de elceğizleriyle dikiyor, örüyor, işliyor… Üretimleriyle yüzyıllarca görmezden gelinmiş kadınların ev içi emeğini de bambaşka platformlara taşıyor.

Sergiye girer girmez yaratılış mitlerinden ataerkil ana akıma en fazla uyum sağlamış olanı Adem’le Havva karşılıyor gelenleri. Ancak Hilal’in anlatısında birden fazla yılan var. ‘‘E, şimdi ne olacak,’’ der gibi birbirlerine bakan Adem’le Havva’nın etraflarını sarmışlar. Sergideki diğer eserlerde de hep bu yapıyı, aşkın içine düşmüş iki kişiyi ve dışarıdan bakan düşman gözleri takip etmek mümkün. Hele her çeşit niyetle birbirlerini gözleyen kalplerle dolu duvarın önünden gerilmeden; aşkı, arzuyu, arzusunun peşinden giden insanı sürekli gözetleyenleri, sürekli yargılayanları düşünmeden geçemiyorsunuz. Love işlerini beceremeyen aşkın özneleri mi yoksa aşkı tökezletmeye kurulmuş mitler mi, o dışarıdan gelen müdahaleler mi, düşünüp duruyorsunuz.
Salonun arka taraflarından tanıdık bir sesin daveti geliyor sonra. Arka odada sergilenen videoyu sesiyle, şarkılarıyla aşkı kendince anlatan, ‘‘onarmaya halimiz yoksa daha kırmayalım,’’ dizesiyle aşkın yıkıcılığına kafa tutan Kalben seslendirmiş. Medya değişmiş olabilir ama bu video da yine el emeği zira Hilal’in çizimlerinden üretilmiş, ev yapımı stop-motion bir video izliyorsunuz. Bu videoda da Medea’ya el atmış Hilal. Medea’daki boşlukları, tutarsızlıkları Medea’nın kendi sesiyle doldurmuş. Her ne kadar asıl meseleye, iktidar sahibi erkeklerin bu uğurda çocuklarını boğdurması makul kabul edilirken Medea’ya neden ruh hastası muamelesi yapıldığına uğramamış olsa da başka başka yönlerine eğilmiş mitin. Hilal’in proje tasarımını ve yönetmenliğini yaptığı kukla tiyatrosu eseri Altın Elma geliyor aklıma. Oyundaki esprili dille videodaki ciddiyet farklı ama mitlerin yapı sökümü adına oyunda Zeus’a tutulan kafayla videoda argonotlara tutulan kafa aynı.
Bu duruşta, bu kafa tutuşta tanrıça mitine ait bir şeyler olduğunu düşünüyorum. Kendinden sonra gelen birtakım ataerkil otoriteler tarafından sistematik bir şekilde silinmeye çalışılsa da elden ele, dilden dile, kalpten kalbe anlatılarak kendine bir şekilde yol bulan; onu silmeye çalışan otoritelerin içine bir şekilde sızmayı başaran o gücü görüyorum Hilal’in üretimlerinde. Yine Joseph Campbell’in sözlerine kulak verirsek, Tanrıçalar ve Tanrıça’nın Dönüşümleri kitabında: ‘‘Neredeyse kırk yıldır bir kız okulunda hocayım; öğrencilerime dediğim gibi, size mitoloji hakkında söyleyebileceğim her şey erkeklerin söylemiş ve deneyimlemiş olduğu şeyler. Ve şimdi kadınlar bize kendi bakış açılarından, kadınların geleceğindeki olasılıkların neler olduklarını söylemek zorundalar,’’ diyor. Hilal Polat da o sıcak sesiyle, o sıcak bakışıyla ve tek bir kalıba sığdırılamayacak yeteneğiyle anlatıyor mitlerin kadınlarını. Onca erkekliğin baştan yazdıklarına kulak asmayarak, kadınlara kulak vererek hem de. Aşkı, arzuyu düşmanlaştıran gözlerin de farkında ama o gözlerle nasıl mücadele edilmesi gerektiğini de biliyor. Tanrıçanın bir diğer bedenlenişi Ursula K. Le Guin’in Karanlığın Sol Eli’nde söylediği gibi: ‘‘Hakikati söyleyen tek bir ses donanmalardan ve ordulardan daha büyük bir güçtür, zamanı varsa tabii; bol bol zamanı.’’