Yas II – Overthinkistan Güncesi

Hilal Esmer

yazarın yas ikilemesinin ilk bölümünü okumak için tıklayın.

Sayıklamalar

Hayatın kendisi bir denge işi… Eğer güvensiz bağlanan/çocukluğunda yaralanmış/kendine negatif (artık ne dersen de buna) %50’nin içinde ve de genetik olarak üstüne bu meselenin yapıştığı %60’ın içindeyseniz, yaşamayı (ya da uçlarda yaşamamayı) ekstra emek vererek öğrenmeniz gerekebilir. Hayat size bunu geç 20’lerinizde veya 30’unuzda öğretmeye çalışır. Öğrenmezseniz 40’ınızda yeniden önünüze koyar. Yine olmazsa 50’nizde. 60’ınızda belki… Aynı döngüye gir-çık derken iyice alışıp veya durumu kader belleyip öğrenmemeyi de seçebilirsiniz. Yaşamı hissetmek için gereken uyaranlar size “benim hissetmem için canımın yanması gerekiyor, acı çekmeden hiç bi’ bok hissedemiyorum” diye sürekli bağırıyorsa, gerisi zaten çok sıkıcıdır. O zaman stick to this feeling – Bazımız acıdan beslenir, bazımız kronik mutsuzluktan, mağdur olmalardan, öfkeden, narsist beslemelerden, bağımlılıktan ve tabii ki tüm bu saydıklarımın karşıt uçlarından. Uçlarda yaşamalıyızdır çünkü huzurlu ve güvende hissetmek bizi sıkabilir. Yana yakıla bunu arasak bile pazarlığa girmeyiz, arka kapılardan koşa koşa kaçmak isteyebiliriz. Nasıl kaçmayalım ki? Bildiğimiz bir şey değil huzur. İnsanın bilmediği şeyden ödü kopar. Huzur, dinginlik, kafa rahatlığı… Tüm bunlara sahip olmak için, sahip olduğun her bir şeyi yitirme olasılığını göze alacaksın. Hissetmek için hislerine dimdik bakabilmeyi göze alacaksın. Zaten canın yanmıyorsa mutlu olmanın ne anlamı var ki? İnsan bokun içine düşmeden halihazırda mutlu olduğunun bile farkına varamayabilir.

Lubunyanın işi çektiği acıdan öğrenmektir. Lubunyalık kadrolu ve de tam zamanlı acı mıknatıslığı değildir, şartlar buna izin vermese de. Bir noktada yılabilirsiniz. Yıldığınızda içinize veya dışınıza, ota veya boka kaçabilirsiniz, kaçtığınız şey her neyse, çok suyunu çıkarırsanız oralarda hapsolabilirsiniz veya işler iyice sarpa sarabilir. Yıldığınızda isyan edip uzun uzun ifşalar yazabilirsiniz veya gün aşırı dokuz paragraflık postlarla olayları kendinize ve kamuoyuna açıklamanız gerekebilir. Herkesi sevgiyle kucaklayıp içinize sokmak isteyebilirsiniz ya da yılmak size kapıları kırıp ortamları basma dürtüsünü getirebilir. Sizi korkutanlara gözdağı verirsiniz. Hem bireysel hem de kolektif acılarımızda; lubunya için huzur eylemdedir, huzur isyandadır. 

Şimdi kadim bilgi şöyle der: “Dik durma lubunya kırılırsın, çok sert olma parçalanırsın, esnek ol, eğil, bükül, yenil, pes et, kendini hayata teslim et, boşal, yeniden dol, hayatın akışına uy.” Lubunya için bu çok zor. Gardını indirmek mi? “Başını eğ” diyenin karşısında dik durmak zorundasın, sürekli saldırı altındasın. TERF’ler peşinde, fobikler peşinde, belediye peşinde, patronun peşinde, yasalar, mevzuatlar ve polis peşinde, çok bilmiş mahalleli peşinde, manitler, sevgililer, koliler, yoldaşların, müşterilerin, düşmanların… Herkes peşinde? Bütün dünya  senin peşine düşmüş. Nasıl yapacaksın? Lubunya huzur ister ama nerede? Gel de beslenme acıdan, gel de öfkelenme, korkma, gel de salma kendini. “Testinin değeri yapıldığı çamur değil, içindeki boşluktur” der kadim bilgi. Gel boşal artık, taptaze tertemiz suyla doldur kendini der. İnsanlar kana kana içsin der. Tamam, der lubunya, az bekle, queer düşüşlerde…

Queerin hayatı cehennem çukuruna düşmekle stratosfere çıkmak arasında gidip gelmek zorunda mıdır? Değildir elbette. Gelgelelim hayat zor. Hayatta kalmak daha da zor. Hayat sıkıcı. Yalnızlık bunaltıcı ve de insanlar korkutucu.

Lubunyanın işi 7/24 etkinlik basmak, belediye otobüsünde, vapurda spontane eylem koymak değildir, şartlar buna izin vermese de. Lubunya öğrenmek için kaçar, öğrenmek için yaşar, birbirinden öğrenmek için dinler ve yazar, öğrenmek için güler, bağırır, öfkelenir, kanayabilir, kanatabilir ve de öğrenmek için ölmeyi göze alabilir.

Hikayenin bundan sonrasını öğrenmek isteyenler için çok bir şey vaat etmiyorum. Bundan sonrası dönüp dolaşıp o klişeye varıyor: “kendini sevmek”. Lubunya çalışkandır. Kendi kimliğini kurmak, kendini yeniden yaratmak işi boru değildir çünkü, yarattığın şeyi sevmek de öyle. Yaratım sürecinin kendisiyle, kendini sevme süreci eş zamanlıdır ya da öyle olmalıdır. Belki de aynı şeydir, emin değilim. Ama hiç kolay iş değildir. Bitmeyen bir şeydir ve lubunya bunu çok iyi bilir. DARVO’lar, ifşalar, eşitlik manifestoları, yakut ormanları ve de tekmil cinsiyetlerin belaları bunun için yazılmıştır. Bedenler olumlanmaktadır; gaslightingciler, tacizciler, istismarcılar, TERF’ler ve paparonlar ve dahi en üst perdeden yetkililer bi’ bitmedikleri için habire onlara meydan okunmalıdır. Koskoca bir politik hareket içerisinde varoluşlar ve olamayışlar, haklar ve temsiliyetler, çeşitlilikler, açık/kapalı/tekli/çoklu ve bilhassa toksik ilişkiler, tetikleyiciler, geçişler ve tersine geçişler, sesler, seksler, şarkılar, sözler, sanat, deneyimler, etik ve teori ve de pratik, her şey ama her şey konuşulmaktayken bir yanda canımız sokaktadır. Ve de sözlü yazılı tarih; eski defterler açılmalıdır, üstüne sünger çekilen, sümen altı edilen ne varsa ortaya saçılmalıdır. Bize unutturulmak istenen hiçbir şey sisin pusun ardında kalmamalı ve dahi hiç kimse geride bırakılmamalıdır. 

Geride ne kalmıştır?

Tanımlamak, check!
Adını koymak, sorgulamak, check! 
Artık ne olduğunu bildiğin şeyle mücadele etmek, check!
Mücadelenin ve de müdahalenin şiddetsiz yollarını bulmak, check!
Dayanışmak, check! Kapsamak, check! 

Geride ne kalmıştır? Nefes almak belki… Kendine dönmek? Kendine dürüst ve şefkatli bir bakış. Belki kendinle barışmak… Bilemiyorum.

Peki bu kendini sevmeye geri dönelim. Herkesin konuşup durduğu ama becerip beceremediğimizden emin olamadığımız şey. Çünkü bir tarafta başımız dimdik, mememiz açık ve de gururla yürümekteyiz, plastik mermiler ve tazyikli sular el verdiğince. Bir taraftan ise ölüp ölüp diriliyoruz, kendimizi yiyip bitirdiğimizden olsa gerek, birbirimizi yemeden de duramıyoruz ve de yok olup geri geliyoruz bizi yok etmek isteyenlerin ülkesi’nde. Ve hayat durup dinlenmek, durup kendimize bakmak için çok kısa. Hayat bizi kabul etmeyenlerin karşısında kendimizi ne kadar kabul edebildiğimizi sorgulayabilmek için fazlaca hızlı akıyor. İfşaların ömrü bile kısalmış artık, eskiden yüz yüze vuruşurduk, şimdi dijital bir çöplükteyiz. Atölyelerce, podcast’lerce konuşuyoruz haklarımızı. Her şeye hakkımız var, yasalarda ve her yerlerde var olmaya ve öfkemize, yeteri kadar olmaya ve yetersizliğimize, güçlü ve güçsüz kalmaya, mağdur olmaya ve elbette direnmeye. Haklarımızı söke söke almayı talep ederken kendimize gerçekte neyi hak görüyoruz? Sevebiliyor muyuz kendimizi? Yoksa bi’ tanısak daha mı çok sevicez? (Sorabilsek, son anketler bize ne derdi?)  

Çünkü nihayetinde kendini sevmek, sana zarar veren şeylere nasıl karşılık verdiğin meselesiyle bağlantılı. Ve maalesef, hayatın kendisi gibi bu da bir denge işi. Verdiğimiz tepkiler “bana huzur vermeyene ben de rahat vermem” diyor olabilir. Ama “evet kendimi senin gözünden görüyorum, çaresizlikten neşet eden zehirli bir takım duygu ve düşüncelerin beni ele geçirmesine izin verecek kadar hak veriyorum sana” da diyor olabilir. Fazlaca suçlar ve linçe girişirsen, içten içe kendini ne kadar fazla suçladığınla yüzleşebilirsin. Fazlaca empati kurup anlayabilirsen, zarar veren kişiyi/grubu/davranışı/alışkanlığı dönüştürmenin, ehlileştirmenin, durdurmanın veya kontrol etmenin senin elinde olduğu yanılgısına düşebilirsin. 

Kendine bakmanın, baktığın şeyi yargılamadan, olduğu gibi görmenin, onu daha yakından tanımanın ve kabul edip sevmenin öyle kolay bir iş olmadığını bence en iyi bilenlerdeniz biz. Kendimize bunu teslim edebiliriz. Keşke okullarda öğretselerdi bize, bence cinsel sağlık kadar gerekli bir ders. Çünkü resim yapmayı öğrenmek gibi, matematik öğrenmek gibi, en çok da bilmediğin bir dili öğrenme süreci gibi kendini sevmeyi öğrenmek. Öğrenmek yani, hiçbir şey üç günde öğrenilmiyor. Yeni bir dilde konuşmak, o dilin kırılması, çatlaması için her gün sabırla pratik etmek… Yarattığın farkı ve farkındalığı yavaş yavaş izlemek. Bilmediğin bir dili akıcı konuşabilmek, vakit, emek, istek ve cesaretin yanı sıra, sesinin nasıl çıktığından utanmamayı, kendini olduğun gibi, hatalarınla ve kusurlarınla ortaya koymayı gerektirebilir. İç sesinizi o dilden dinlemek, kendinizi o dilde okumak ve yazmak, uykuda veya uyanıkken o dilde konuşmak, dış dünyayla o dilde etkileşim kurmak, o dilde görmek ve eylemek, belki kendinize o dilde “acelen yok, iyi gidiyorsun” demektir. Denemekten vazgeçmemektir. Başkalarına verdiğinizi kendinizden esirgemeyip kendinize hak görmekle, başkalarını da kendiniz gibi görebilmek arasındaki dengedir. Huzur, dinginlik, kafa rahatlığı… Onu istiyorsak eğer, bizimdir. Ona sahip olmak, onu kendine hak görebilmekle başlar diyorsak eğer… Yaşamayı öğrenirken kendini terk etmemek, kendinden vazgeçmemek için sevgiyi, şefkati, güveni ve saygıyı önce kendinden talep edebilen ve en azından bunu isteyen tüm lubunyalara şimdiden kolay gelsin, emeklerimizden öpüyorum.

Görsel: Ponomariova_Maria / Getty Images

Sponsored by the Rosa Luxemburg Stiftung with funds of the Federal Ministry for Economic Cooperation and Development of the Federal Republic of Germany. The content of the publication is the sole responsibility of Velvele and does not necessarily reflect the position of RLS.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.