Amed Newroz’unda Bir Drag Queen

Newroz sonrası ilk Pazar gününü tamamen kendime ayırmış, iyileştirici güçlere sahip olduğundan bir kez daha emin olduğum Ocean to Ocean albümünü dinlerken içimden geçenleri döktüğüm bu yazı, şu an durduğum noktadan bir hafta öncesine farklı şekilde bakabilmenin şükrüyle bir öz kutlamadır ve acımasızca kısa kestiğim bir özettir. Okuyan tüm mücadeleci ruhlara iyi gelmesi, ilham olması dileğiyle…

“She said I am hurt
Love is lost, and frozen
Pray that I don’t stay
Feeling broken.” 


Tori Amos – Addition of Light Divided

Büyük ozan Tori Amos’un bu dizeleri, yaşadıklarımın hemen sonrasındaki beni anlatıyor. Sevgiyle yola çıktığını iddia eden biri olarak, Newroz günü başımıza gelenlerden ötürü kalbim donmuştu evet, sevgimi kaybetmiştim. Çünkü canım acımıştı. Ama bir yanım, bir şeylere inanan tarafım böyle kırgın kalmamak için, yaşananları atlatmaya çalışırken dua ediyor; “Umarım bunlar boşuna değildi. Öyle olmamalı.” diyordu.

Aidiyet hissinin kısa sürede iliklerime kadar işlediği Amed’de geçen ilk iki gün, hem yeni tanıştığım hem de orada tekrar bir araya geldiğim insanların güzelliği, dinginliği, doluluğu ve desteğiyle adeta bulutlarda geçmişti. Güçlü, enerjik ve heyecanlıydım. Bu sırada birkaç gün sonraki Newroz bana ara ara göz kırpıyor, sanki “Emin misin?” diye soruyordu. Çünkü önceki yıllarla ilgili bir şeyler duymuştum. Ta gelmeden duyduklarıma orada duyduklarım da eklendi. Nahoş şeylerdi. “Nahoş” hafif kalır; berbat şeylerdi.

Amed’e geldiğim ikinci gece kendimi bir elektronik müzik partisinde buldum. İçeri girmemizle orada dev eğlenen şahane lubunya nüfusunu arttırmıştık. Müziğe kendimi bırakırken biri, “Şu an tarihe tanıklık ediyorsun.” dedi. Lubunyaların eğlenebildiği bir elektronik müzik mekanının, bir kulübün açılışıymış ve bu bir ilkmiş. Halbuki ben, Amed için böylesi bir eğlencenin çok alelade bir şey olduğunu sanmıştım. Her şey fazlasıyla oturmuş görünüyordu. Burası buna çoktan hazırmış meğer. Dedim “Heralde!” Bundan bir süre sonra kulağımda bir ses: “babykilla?” Mekana beraber geldiğim arkadaşlardan birinin sesi değildi, yabancıydı. Ama değilmiş aslında. İstanbul’a yaptığı bir ziyarette, Mis’te yaşattığım bir partiye gelmiş, tanışmışız. Kendini tekrar tanıtınca hatırladım ve sonra İstanbul’un dışında, hele Amed’de tanınmanın gururuyla doldum. Bir süre o anın coşkusuyla kaldım, o beni ısıttı.

Newroz’dan önceki iki günün gündüzleri çarşıda kesk û sor û zer itemler almak, Keçi Burcu’nun üstünde yükseklik korkumu tetiklemek, yiyebileceğim kadar çok şey yemek (literally patlayana kadar), yolda İstanbul’dan tanıdıklara rastlamak, Newroz için İstanbul’dan Amed’e inmiş feminist yoldaşların, ben arkadaşlarla Gabo’da takılırken oraya tesadüfen gelmeleriyle çok sevinmek ve ertesi gün yaşanacak Newroz için daha güçlü hissetmek gibi deneyimlerle geçti. Yereldeki trans yoldaşım, bana Amed’e geldiğimden beri “Emin misin?” diye ara ara göz kırpan Newroz hakkında samimi bir deneyim aktarımı yaptı ve alana drag halimle gitmem hakkında, beni gözeten bir yerden endişelerini paylaştı. Ona teşekkür ettim. O gece pek enine boyuna olmasa da düşündüm ama kararım değişmedi.

Kaldığımız şahane yuvanın (oraya “ev” demek fazla soğuk kalır) salonu o gece pankart atölyesine dönüşmüş, saat bir falanken ertesi sabah Newroz alanına erken gitmekten bahsediliyordu. 10:30 diyorlardı mesela. Bu benim için 7’de kalkmak demekti. E makyaj, kıyafet, aksesuar, saç. Biliyosun. Alarmım çaldı kalktım. Daha gözümün şişi inmeden başladım makyajıma. Kırmızılar, turuncular, sarılar… O gün alanda Newroz ateşi olacağım demiştim zira. Sonrası fermuarı zorla kapanan kırmızı elbise, kömür karası saçlar, saçların üzerine düşen güller… Buralarda bana yardım eden yoldaş ellerini de yeri gelmişken öpeyim.

Çıktık yola. Ay araba da kırmızı. T bayrağı salınıyor arka camdan. Herkes yola dökülmüş. Yollar araç kaldırımlar yaya dolu, bayram kutlamaya gidiyoruz! Arada yoklayan disfori mereti, alana yaklaştıkça dürtmelerini sıklaştırıyor gibi. Hele araçtan inip yürümeye başladığımda tam güç dürtmeye başlıyor ve sanki ben de o dürtmelerden etkilenmemek için kendimi kasıp karnımı sıkıyorum. Çevredekilerle çok fazla göz teması kurmamak için ufka bakıyorum. Bütün bunlar bana TK’lık yapmaya amade yoldaşlarımdan birinin (veya bazen ikisinin) koluna girmiş haldeyken oluyor. Yalnız bırakmıyorlar bedenimi. Ama sanki ben o bedende değilim, olan biteni az uzaktan izliyorum.

Alana giden yolun en başındaki barikatın çok gerisinde toplanan kalabalığa karışıyoruz. “Oğlan mıdır?” gibi sesli fısıltıların arasında bazı meraklı gözler iyi hissettiriyor, özellikle küçük çocukların ve genç kızlarınki. Ortaokul çağındaki cingözlerle TK’larımdan biri ilgileniyor. Ona “Kız mı oğlan mı?” diye soruyorlar, duyuyorum. Birisi “Abi çok güzel olmuşsun.” deyip gülüyor. Ben de ona gülümsüyorum. Bir ara şeyi fark ediyorum, sesimden alıkırlar diye konuşmuyormuşum. Çenemi de sıkmışım. Çünkü konuştuğumda, arkasını gördüğüm bir grup kafa bana doğru dönüyor ve gözler yüzümden aşağı doğru iniyor. Ayaklarımda biraz daha duruyor çünkü siyah postallarım var ve 44 numaralar. Topuklu ayakkabı seçeneğini yağışlardan ötürü çamur olur diye çoktan elemişim. Hava o gün yağışsız olsa da zeminin yumuşaklığından dolayı ve saatlerce polis tarafından bekletildiğimiz için doğru seçim yaptığımı düşünüyorum ve “İyi ki bunları giymişim.” diyorum aslında içimden. Ama ayaklarıma takılan gözler, bir çocuğun sesinden duyduğum “Ayaklar kaç numara?” sorusu bana “Topukluları giyse miydim?” diye tekrar bi sorgulatıyor. Sanki onlar 44 değil.

Bitmek bilmeyen keyfî ve gayet stratejik polis bekletmesini ileri sarıyorum. Alana yorgun argın varışımıza geldim ve buradan devam ediyorum. Alana varmak bile bir zafer gibi hissettiriyor ve bunu kutlayarak biraz açılıyoruz. Sonra bayraklarımız, pankartlarımız ortaya çıkınca daha bi coşuyoruz. Henüz halay ve zılgıt çekemediğim, slogan atamadığım için grubun geri kalanı kadar hızlı moda giremiyorum ama geçen her saniye daha da rahatlıyorum. Bayraklar ellerde, omuzlarda. İlk durduğumuz noktada pankartlarımızı yere seriyoruz, doğalında bir çember oluşuyor. Halaylar başlıyor, ben Insta’da kısa bir canlı yayın açıp coşkuyu daha da çok kişiyle paylaşmaya çalışıyorum, sonra halaya katılıyorum. Sahne tarafından bir ritim, yanı başımızdan başka bir ritim geliyor; halay başına soruyorum, “Hangisine göre gidiyoruz?” Sonra herkes kafasına ve yanındakinin ayağına göre devam ediyor. O sırada bakıyorum tanımadığım insanlar girmiş halaya, daha da rahatlıyorum.

Ortam ısınınca uzun, siyah kabanımı çıkarıyorum ve iki gün önce çarşıdan aldığım üç renkli poşumu sırtıma atıyorum. Farklı bir noktaya geçmişiz, yine ilgi üzerimizde. Burada soru soranlar oluyor, bir çocuk bayrak istiyor ve verdiğimiz T bayrağıyla kalabalığa karışıyor. Beyaz yazmasıyla bir ana bana yaklaşıyor, fotoğraf çekinmek istediğini söylüyor, ben de kabul ediyorum. Kocası olduğunu düşündüğüm bir amca fotoğrafımızı çekiyor. Teşekkür edip yanımızdan ayrılıyor. Biri pankartımızı eleştiriyor. Yazımı yanlışmış… “Şer”lerdeki e’lerin üzerinde şapka olmalıymış. Diyoruz ki biz onu bilerek yaptık. Haa diyor, tamam.

Etrafımızdaki çember garip bir şekilde daralırken hava da sanki kararıyor. Ya da ben az sonra olacakları hatırlarken, kafamda bununla ilişkilendirmişim ve bana öyle geliyor. Belki daha önce kararmıştı hava, bilemiyorum. Elinde kara bir bayrakla biri gelip “Bizde böyle şey olmaz.” diye apır sapır konuşmaya başlıyor… Buradan itibaren olanı biteni detayıyla anlatıp ne tekrar yaşamak istiyorum ne de başkalarını tetiklemek. Gerek yok. Yaşadıklarımızın bir önemi var mı? Evet, var ama “Kürtlerde böyle şey olmaz.” diyerek yaklaşan bir hayatsıza sadece şu an yaptığım kadar atıfta bulunup geçiyorum. Çok bile. (Yine de olanları merak eden varsa şuraya bakabilir.)

Sonrası… Sonrası malum. Yaralarımı saracak diye geldiğim Newroz’dan bir tık daha yaralı ayrıldım. Alandan çıkıp güvenli bir alana geçtiğimizde artık yaralarımızı sarmak birbirimize kalmıştı. Farklı sebeplerle Newroz hevesi kursağında kalan, kutlamasını yapamamış başka yoldaşlarla (fiziksel veya telefon aracılığıyla) bir araya gelince geçmiş olsun’lar, tecrübe ve hislerin paylaşımı, oradan politik eleştirilere varan tartışmalar, her şeye rağmen umudu kaybetmemeye istemsizce çıkan yollar ve birbirimize sözlerimizle veya kollarımızla sarılmalarımız… O baştaki şarkının ikinci kıtasına gelmiştik sanki:

Let the light break through (Bırak ışık içeri girsin)
You don’t need to stay broken (Kırgın kalmak zorunda değilsin)
Break this chain of pain (Bu acı zincirini kır)
You don’t want to stay broken (Kırgın kalmak istemezsin
)

Ve aynı şarkının ismindeki gibi, bölünmüş ışıklar bir araya toplanıyordu ve biz güçlerimizi birleştiriyorduk. Kimde ne kadar kaldıysa ortaya katıyordu. Elde olanla, ben yine sarmalanmış hissediyordum ama henüz yetmiyordu. Işık içime işliyordu ama henüz buzlar çözülemiyordu.

Orada tanıştığım muhteşem insanlardan biri, alanda çekilen fotoğraflara bakarken “Ne kadar güzel olmuşsun.” dedi. Ondan sonra, gözlerin üzerimde olması ile hissettiğim disforiyi paylaştığımda “Bence güzelliğine bakıyorlardı, ben olsam ben de gözümü alamazdım.” minvalinde bir şey söyledi. Çocuklar dahil birçok kişi de o yüzden bakıyormuş, öyle dedi. Ben de saatler süren bekleyiş esnasında ve alanda, kendimi birkaç milisaniyeliğine buna inandırmaya çalışmıştım ama çok zordu. Yapamadım. Onun, orada yaşayan politik bir özne olarak bunları söylemesi çok değerliydi. “Bugün orada olman, içeri girebilmen, alandaki varlığın çok önemliydi.” dedi. Ben saldırganlara duyduğum sinir, güvenli alan sağlanmayarak yalnız bırakılmamıza duyduğum kırgınlık ve istemsizce kendime yönelttiğim suçluluk duygusuyla boğuşurken bu sözler bana biraz nefes aldırdı.

Yine aynı kişi miydi, yoksa Amed’de yaşayan öbür arkadaş mıydı tam hatırlamıyorum ama biri bana “Sen bir Newroz’a drag queen olarak katıldın, bu bir ilk. Bunun için ayrı yazı yazılması, haberler yapılması gerekiyor.” dedi. Ben de çekinerek gülümsedim. Bunu fark edecek kafa mı bıraktılar ayol? Olay anından itibaren hayatta kalma moduna geçmişim ve sisli bir zihinle olan biteni process etmeye çalışıyorum. Ancak şimdi kafası geldi ve evet, birinci saniyeden itibaren bunun farkındalığıyla yaşamış olmayı, Newroz’u sıkıntısız kutlayabilmeyi ve onun ardından bu ilki de kutlamayı isterdim tabii ki. Günün sonunda yine bir saldırı-hayatta kalan hikayesiyle görünür oldu Kürt lubunyalar.

Alanlarda verilen hak ve görünürlük mücadelelerinde böyle şeyler yaşanabilir. Ben bu ihtimali bilerek ve kabullenerek oradaydım. Sadece hiçbirimiz, şiddeti hak etmedik. Hak ettiğimiz şey güvenli alandı; yıllardır Kürt lubunyalar için Newroz’larda sağlanmayan güvenli alan. Bunun için başvuracağımız yerler belliydi elbette. Sokakta olduğu gibi twitter’da da etrafımız, başımıza bir şey gelsin diye ellerini ovuşturan faşistlerle çevrili olsa da olayın duyulması için elbette konuşacaktık. Eleştirilerimizi yapacaktık. Ben kendi tecrübemi twitter’da aktardığımda, o ellerini ovuşturanlar klavyelerine salyalarını akıtarak lince koyuldu. Acınası halde, “ZOOORT” yazmak için birbirleriyle yarışıyorlardı. Sessize aldım. Kendime döndüm. Biraz toparlayınca, yanıtlara göz gezdirip şunları yazdım:

Bu geldiğimiz noktada söylenecek her şeyi söylemişim gibi gelse de biraz daha yazmak istiyorum. Aynı günün gecesinde, Newroz alanında bizi görüp de yanımıza gelemediğini söyleyen, tebrik eden, desteğini gönderen Kürt lubunyalardan ve orada olsaydı, olanları görseydi bizi kollayacağını söyleyen, yaşananlardan ötürü o saldırganların yerine özür dileyen Amedlilerden mesajlar gelmeye başladı. Şarkıdaki gibi, zincirler kırılıyordu.

Sonra bugün, 21 Mart’tan tam bir hafta sonra, kendini ve yaptığın şeyleri kutlamakla ilgili bir podcast’e denk geldim. Kabaca bir özetle diyordu ki, bazı günler yataktan kalkabilmek bile büyük bir şeydir, o yüzden yataktan kalkabildiğiniz günler için de kendinizi kutlayın, çabanızı hafife almayın. O gün orada olmakla ilgili arkadaşlarımın bana söyledikleri olumlu şeyleri, yaşadığım duygu karmaşasının yarattığı gürültüden ötürü aslında duyamıyormuşum. Onu fark ettim. Geçen zaman, gerçekten bana ilaç olmuş ve bunları hem o güzel şarkıyla başlayan muazzam albümün etkisiyle hem de o podcast’in hatırlatmasıyla fark edebilmeye başladım ve o farkındalıktan bu yazı doğdu.

Hani bir slogan var ya, “Ben yaşadıkça sen çıldır.” Bazen gerçekten yaşamamız yetiyor gülüm. Ama zaten hep daha fazlasını yapıyoruz. Bunu önce kendimde, sonra çevremde ve beraber mücadele ettiğim yoldaşlarımda gördükçe umudum diri kalıyor. Kürt lubunyalar olarak, varlığımız hem etnisite hem de cinsiyet kimliği kesişimlerinde yok sayılırken bizim her yürüyüşümüz sadece onur yürüyüşü değil, aynı zamanda kendi kişisel Newrozumuzdur; yeniden doğuşumuz ve onun kutlamasıdır. Ben artık bu bilinçle yürüyorum.

Bijî berxwedana lubunya!

Sponsored by the Rosa Luxemburg Stiftung with funds of the Federal Ministry for Economic Cooperation and Development of the Federal Republic of Germany. The content of the publication is the sole responsibility of Velvele and does not necessarily reflect the position of RLS.