Reddedilmenin Zamanı: Saat İkiye Kaç Var?

Arzu Bulut

Bir cumartesi günü huzursuz kalp atışlarımla uyanıyorum güne, üzerime çektiğim gökyüzünü, yorganımı açıyorum kendini açan bir çiçek gibi. Ağzımda acı bir tat, gözlerimin pınarları ıslak… İçimde bir ses, “saat ikiye kaç var”… Kendime küçük vegan bir kahvaltı hazırlıyorum, annemin bana yapmayı öğrettiği kreplerden. Hiç tat alamıyorum yediklerimden ve kalbimin huzursuzluğu içimde büyük bir tedirginliği örgütlüyor; ellerim titriyor ve içimde bir ses, saat ikiye -kaç- var diyor yeniden. Kalbimin huzursuzluğunu dağıtmak için odamın ortasında kollarımı iki yana açıyorum ve güzel dilekler fısıldayarak kendi etrafımda küçücük çemberimde küçük bir kız olarak dönüyorum: ben dönen bir kadınım.

Hâlâ sakinleşmiş değilim. Bir şiir okuyorum Anne Waldman’dan. Bir süre sonra kapım çalıyor ve kardeşim bana hazır mısın konuşmaya, diyor; ona ama saat henüz iki değil, diyorum. Etrafımda çiçek açmış üç yarenimi görmek istiyorum, onları arayıp saat ikide sokağımda olmalarını istiyorum. Onlar yola koyulurken saat ikiye on var. Oturuyorum masama ve dışarıya süzülüyorum bakışlarımla. Bir an pencerenin önünden gökyüzüne intikal eden, ipini koparmış kırmızı bir balon görüyorum kalpten. O balonun ben olduğumu ve saat ikide ipimi koparacağımı hissediyorum. Gözlerim doluyor tekrar, herkesten korumak için hayali papatya tarlasında sakladığım trans kız çoçukluğumun her anı gözlerimin önünden geçiyor. İçimde bu sefer saat iki diyen bir ses var; hadi kalk kırmızı bir balon gibi süzül reddedileceğin odaya doğru…

Odamdan çıkıp ailemin beni beklediği odaya giriyorum içimde bağıran bir sessizlik ve sevgisizlikle, ağzımda acı bir tat, kalbimde feryat eden bir hüzünle. “Size anlatmak istediğim bir şeyler var” diyerek söze başlıyorum. Trans kız çocukluğumu anlatırken sesimde bir titreme hissediyorum, bütün geçmiş zamanda saklanan çocukluğumun anılarını uyandıran. Bu tüm anıları onlarla paylaşıyorum ve o papatyaların arasına sakladığım kızı ortaya çıkarıyorum, tanıştırıyorum kendimi: Benim adım Arzu, ben trans bir kadınım. 

Odada çığlıklar, bağırışlar kopuyor ve tekrar o hayali papatya tarlasına kaçmak isteyen Arzu’mu tutuyorum sıkıca, kendi avuçlarımı tutuyorum sıkıca. Başımı öne eğmiyorum, utanç duygusunu muhatapsız bırakıyorum. Gençliğimi ve trans bir çocuk olmanın zorluklarını bağırışlar arasından anlatmaya çalışıyorum. Trans olmanın hastalıklı bir şey olmadığını, günah olmadığını, tüm bu nefretin ayrımcılıktan doğduğunu sıralıyorum. Trans bir kadının da her can gibi bir can olduğunu ve kendi özgünlüğünü yaşadığını anlatıyorum ama nafile. Devletin nefret politikasının sirayet ettiği kalpler sesimi, acımı ve yaşadığım zorlukları duymuyor. “Toplum içinde ne deriz”, “el alem ne der” kaygılarıyla reddediliyorum. “Bu bize göre bir şey değil” diyerek reddediliyorum, “senin adına utanıyorum” diyerek reddediliyorum, “sen böyle değilsin” diyerek reddediliyorum, “ya değiş ya git buradan” diyerek reddediliyorum. Trans bir kadın olduğum için beni doğuran annemden reddediliyorum, babamdan reddediliyorum. Bir yandan “soyadını da değiştir” bağırışlarını duyarken, bir yandan “bize hakkını helal ediyor musun” diye bir ses de duyuyorum. Bağırışların ortasında artık bir şey söyleyemiyorum. Annemin son sözü “senin de çocuğun olsa sen de aynısını yapardın” oluyor. Benim son sözümse “benim  çocuğum olsaydı onu reddetmezdim, sokağa, bu cehenneme atmazdım, ona sıkı sıkı sarılırdım, onu anlamaya çalışırdım, yanında olurdum ve bir an bile olsa onun avuçlarını bırakmazdım” oluyor. “Şimdi ben kendimi, avuçlarımı bırakmayacağım, kendime sıkı sıkı sarılacağım” diyorum. Sırtımı dönüyorum aileme ve o odaya; sesimi, edalarımı, bakışlarımı, kokumu ve göz yaşlarımı bırakıyorum. Kapıyı açıp çıkıp gidiyorum. Üç arkadaşım beni kapının önünde bekliyor, onlarla beraber hıçkırıklarımla yürüyorum. Birkaç sokak sonra derinleşen hıçkırıklarıma kocaman sarılıyorlar. İçimde feryat eden bir acı var. Artık anne ve babamı kaybettiğimi ve onları bir daha göremeyeceğimi hissediyorum. Tüm gün ağlıyorum beni ağırlayan keskin hatlı tüysüz bir çiçeğin evinde, yarenlerimin yanında. Gece sokağa çıkıyorum, bir parka kaçıyorum, bir parka sığınıyorum, haykırıyorum, hıçkıra hıçkıra ağlıyorum… Gökyüzünde ise bir hilal var bana bakan, artık her gördüğümde annemi hatırlayacağım…

                                                              —–

Bir hafta sonra saat ikide tekrar o evde oluyorum eşyalarımı toplamak için. Eşyalarımı toplarken odamın kapısını açık bırakıyorum, o ayrılığın her anına tanık olsunlar istiyorum. Herkesin odasının kapısı sıkıca kapalı, beni görmemek ve o ana tanık olmamak için. Ağlayışlarımı, gözyaşlarımı ve sesimi dolaştırıyorum eşyalarımı toplarken ve istiyorum ki onlar, kapıların altından sızıp bulsun onları. Bu ana bir şekilde tanık olsunlar, reddedenler olarak. Reddedildiğim evden son kez çıkıyorum, odamın duvarlarına ve pencerede asılı duran perdeye öpücüğümü bırakıyorum tüm zamanlar için, zira bazen ne bir perde ne bir duvar sadece bir perde ve duvardır…

        –Parka kaçtım anne, ipini koparmış bir balon gibi, kırmızı ve kızaran gözlerimle


                                                              —–

Reddedilme üzerine bir şeyler yazmayı hep arzularken, kendimi artık bu kelimenin  merkezinde bir özne olarak buluyorum ve buradan doğru tüm bu reddedişlerden sorumlu toplum ve devlete söylemek istediğim birkaç şey doğuyor içimde. Öncelikle trans bir kadın olarak reddedilişin kendisinin çok geniş bir alana yayıldığını deneyimliyorum. Atanmış ailenizden reddedildiğinizde, yaşadığınız o eski sokaktan da reddediliyorsunuz. Bazı zamanlardan, günlerden, anlardan, bakışlardan da reddediliyorsunuz. İçinizdeki boşluğa bazı duygular sadece talipken, siz hep bir yerlere kaçıyorsunuz acıyı ve reddedilişi geride bırakmak için. Ben parka kaçtım, tüm çocukluğum boyunca yaptığım gibi ve ağaçlara sığındım içimdeki boşluk ve beni reddeden anneme olan özlemle. Toplum ve devlet ikilisinin ayrımcılıkla ürettiği nefret olmasaydı, bugün “topluma ne deriz”, “elalem ne der”, “bu bize göre bir şey değil” gibi cümleleri duymayabilirdik. Trans reddedilişlere devlet ve toplum ortaktır, bundan bizzat ayrımcı ve nefret kusan devlet ve toplum ikilisi sorumludur. Bu metin aynı zamanda ifşa metnidir. Aslında ailemi değil, onların arkasında olan ve bu nefreti yaratan toplum ve devleti gösteren…

                                                                —-

Ama gerçekten reddedildiğimizde her zaman yalnız mıyız? Hayır. Berger’in bahsettiği bir yetimler ittifakında da bulabilirsiniz kendinizi. Hüznünüzü sizden alıp onun yerine neşeyi veren, yalnızlığı alıp kalabalığı veren, umutsuzluğu alıp umudu veren, korkuyu alıp cesareti veren, özlemlerinize karşı şefkatli bir sarılmayı çıkaran… Şimdi bir yetimler ittifakının üyesiyim, öznesiyim, kıpkırmızı bir gülüm: adım Arzu ve hayattayım anne.

Tüm bu süreçte yanımda olan dostlarıma,
etrafımda oluşturdukları şefkat çemberine
şükran: 🌹

Sponsored by the Rosa Luxemburg Stiftung with funds of the Federal Ministry for Economic Cooperation and Development of the Federal Republic of Germany. The content of the publication is the sole responsibility of Velvele and does not necessarily reflect the position of RLS.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.