Meziyetli İkiyüzlülük: Üslup ve Terbiye – I

“Dağdan tahta indirenin
Iskatına oturanın
Mezarına götürenin
İmamın da A…’ını”

Gazak Abdal

Belki rastlayan vardır ama Türkiye hariç dünya üzerinde “fuck” ile derdi olan bir feminizme ben rastlamış değilim. Bizde her nedense sik ve sikiş kelimeleri bazı üst sınıf beyaz feministlere mavi ekran verdirtiyor ve üstünüze terbiye ve üslup dersi dolu bir kova boca ediliyor. Geçtiğimiz aylarda dilimi, üslubumu ve küfürlerimi beğenmeyen beyaz feministler ve bazı yoldaş feministler tarafından sosyal medyada sorguya çekildim ve feminizm dersi aldım. Uzun zamandır küçük bir arkadaş grubunda dillendirip tartıştığımız bu meseleyi bir yazıya çevirme fırsatı verdikleri için kendilerine teşekkür edip diyorum ki; kadınlar da siker! 

Am kelimesinin tabu olduğu ve bugünkünün aksine pankartlarda bile kendine yer bulamadığı zamanlarda bir gün sevgilime tıbbi bir derdimi anlatırken durup bana dedi ki “neden amınıza vajina diyorsunuz? Neden am kelimesini erkeklere teslim etmişsiniz ve sadece küfür için kullanılan bir uzuv olarak gasp ettirmişsiniz?” Diyarbakır Sanat Sokağında bir erkek tarafından aldığım bu ders beni hem aydınlatmış hem de çok etkilemişti. Şimdi aynı soruyu ben soruyorum; argoyu, müstehcenliği, küfretmeyi, sikişi ve sokuşu neden erkeklerin tekeline vermiş durumdayız ve neden sikme eylemini erkek şiddetinin tekelinden çıkarmıyoruz? Neden sikmeyi ve sövmeyi kullanan kadınlara bir baba terbiyesi olarak üslup ve terbiye dayatıyoruz? Sikmek, sadece cishet erkeklerin iktidarına ve lütfuna ait bir edim olunca bir şiddete ve cezaya dönüşür. Oysa bir kadın amı varsa amıyla, siki varsa sikiyle, dili varsa diliyle siker. Bu, dil için de geçerlidir ama ilerledikçe bu konuya geri döneceğim. 

Magazin dünyasına aşina olanlar Deniz Akkaya’nın uzun bir süredir, üslubunu ve terbiyesini bozmayarak ama arkasına patriyarkanın tüm enstrümanlarını alarak trans kadın Selin Ciğerci’ye karşı nasıl transfobi, mizojini ve itibarsızlaştırma dolu bir taciz ve zorbalık silsilesi uyguladığını hatırlar. Selin Ciğerci’nin mahkemede aldırdığı uzaklaştırma kararı ile üç gün hapis yatıp çıkan Akkaya’yı bu hapis cezası bile yaptığı zorbalıktan ve tacizden vazgeçirmedi; Akkaya konuşmaya devam ediyor. Selin Ciğerci, Eyüp peygamber misali bir sabır taşı örneği gösterse de, belki her taş gibi bir gün dayanamayıp çatlayacak. Peki diyelim ki Selin Ciğerci’nin sabrının son damlası damlayıp delirdiğinde (ya da kasıtlı olarak delirtildiğinde mi demeli) karşısındaki bu “kaya”ya karşı nasıl bir yöntem ve üslup kullanması, bu “kaya” ile hangi dille konuşması münasip olur sizce? Hukukun üstünlüğüne ve yasalara mı sığınmalı? E gördüğümüz kadarıyla bir trans kadın olarak sığındı ve eline pek de bir şey geçmedi. Aksine, Deniz Akkaya hem hapse girdiğinde hem de çıktığında kameraları fırsat bilip nefret dolu zorbalığına devam etti. Ya da tatlı dille mi ikna etmeli? Ezilen ve dezavantajlı durumdaki hangi insan veya grup ezene karşı hakkını tatlı dil ve ikna ile alabildi? Akkaya’ya yaptıkları ile yüzleşmesi için feminist teori mi öğretilmeli? Bence Deniz Akkaya teoriyi de, feminizmi de, ne yaptığını da çok iyi bilen birisi ve ona bunu öğretmeye kalkışırsak mahcup olabiliriz ve hatta Selin Ciğerci’nin kadınlığını reddettiği için yaptığı şeyin kadın hakları savunusu olduğunu bile işitebiliriz kendisinden. Diyelim ki Selin Ciğerci’nin sabrı patlasa ve böyle bir kavgaya girip Deniz Akkaya’yı kendi silahı olan ahlakçılıkla vurmaya kalksa ve Deniz’in mazisini ona karşı kullansa Selin Ciğerci bu kavgadan arkasında destekle veya sağ kalarak çıkabilir mi? Hiç sanmıyorum. Deniz Akkaya’nın Ciğerci’ye yaptıklarının ve söylediklerinin onda birini Selin Ciğerci Akkaya’ya söylese Ciğerci’yi savunmak için hiçbir zaman çekilmeyecek olan “kadınlık” kılıcı çekilir ve mağdur bir trans kadın, “bir kadına nasıl bunu dersin” denerek feminizm, üslup ve terbiye tedrisatına sokulur. Tüm ayrıcalığını kullanarak bir erkek gibi, erkek diliyle, erkek nefretiyle ataerkinin tüm ahlakçılığını, yöntemini, dilini, nefretini ve fobisini üreterek (tıpkı TERF’ler gibi) aylardır Selin Ciğerci’ye saldıran cis kadın Deniz Akkaya’yı “bir kadın olduğu için” Selin Ciğerci’ye karşı savunabilir miyiz? Elbette savunanlar olacaktır ama kesinlikle savunamayız! Bir Siyah ile bir Neo Nazi’nin kavgasını ayırırken ikisini ne kadar eşitleyebilirsek; yolu, yöntemi, dili ve nefreti ile hem erkekliği üreten hem de cis kadın avantajını kullanan Deniz Akkaya’yla Selin Ciğerci’yi de o kadar eşitleyebiliriz. Bu saatten sonra Selin Ciğerci’nin Deniz Akkaya’ya karşı kullanacağı herhangi bir küfrü, dayağı, tepkiyi veya yöntemi kınamak ve Deniz Akkaya’yı kadınlık üstünden savunmak dünyanın en apolitik ve en antifeminist yöntemi olup Deniz Akkaya’nın temsil ettiği her şeyi aklamak olacaktır. Fakat şuna da eminim ki uzun zamandır tacize ve zorbalığa maruz kalan Selin Ciğerci böyle bir şeyi denediğinde, Deniz Akkaya’ya karşı hiçbir zaman kullanılmayan üslup-terbiye ve kadın hakları dersleri, başta sosyal medyadaki “beyaz kadınlar” olmak üzere pek çok kişi tarafından Ciğerci’nin üstüne boca edilecek ve Akkaya, üslup-terbiye ve feminizm üstünden aklanacaktır.  

Geçenlerde sıra beklerken ayak üstü sohbet ettiğim bir kadın, davranışlarını beğenmediği birisini, taklidini de yaparak “böyle gulu gulu gulu vara vara konuşuyordu, Suriyeli mi Kürt mü artık neyse..” diye tarif ediyordu. Barbar, logostan yoksun kişi demektir. Buradaki logos Yunan’a aittir ve kaynaklar ilk ortaya çıkışı konusunda farklı şeyler söylese de söylenenlerden birisi Yunanların bunu ilk olarak Persleri tanımlamak ve aşağılamak için kullandığıdır. Dil, kuralları tanrı/baba/erk tarafından belirlenen ve babayı temsil eden bir semboller sistemidir. Bu sistemin sahibi ve belirleyicisi beyaz adam (baba) olduğu için bugün ondan yoksun kişilere ya vahşi anlamına gelen barbar ya da “gulu gulu vara vara” benzeri şeyler yakıştırılır. Dil bir seçkinlik, iktidar ve savaş alanı olduğu için Osmanlı saray efradı kendisine halkın anlamayacağı Osmanlıca diye bir dil yarattı ve sanatını, şiirini ve betimlemesini halktan ayırarak seçkinleştirdi. Ama aynı zamanda dil, en güçlü öz savunma enstrümanlarından biri olduğu için Abdallar, bugün erişebildiklerimize sansürlenmiş halleriyle ulaştığımız küfür dolu deyişleri yarattılar. Çingeneler kendi jargonunu, Afro-Amerikanlar kendi gramerlerini, LGBTİ+’lar kendi dillerini yarattılar. Peki buna rağmen nasıl oldu da ezilenler tarihinin büyük parçası cis kadınlar buna muadil bir şey yaratamadı diye düşünürken geniş ailemin en küfürbaz kişisinin, ettiği küfürler hariç tek kelime Türkçe bilmeyen anneannem olduğunu hatırladım. Bana küfür ve argo külliyatını aktaran taraf baba tarafım değil anne tarafım idi ve bu tarafın küfürbazlarının, bir yandan sigarasını tüttürürken bir yandan elleriyle saçlarını, kara çarşaflarını, yazmalarını savuran kadınlar olduğunu hatırladım. Yani aslında cis kadınlar da kendi dillerini yaratmıştı ama bu dili yaratan cis kadınlar orta sınıf/beyaz kadınlar değil, Çingene, Kürt, Alevi, belki Ermeni, belki Rum, orospu, temizlik işçisi, pavyoncu kara kadınlardı. Anneannemin kara çarşaf giydiğini de düşününce bu “kara” metaforu gözüme daha güzel göründü.

Kâh akademi içindeki, kâh akademi dışındaki orta sınıfın “ağzı bozuk” kadınlara dayattığı bu terbiye ve üslubun tarihine kabaca ve amatörce bir göz gezdirmenin niyetindeyim ama bunu nasıl toparlayabileceğimin planına henüz sahip değilim. Olsun, denemek de bitirmektir yenilmek de kazanmaktır diyerek bir yerden başlayayım. 

Yazının girişinde yazılan dörtlük, Gazak Abdal’ın küfür formunda yazdığı Eşeği Saldım Çayıra türküsüne ait. Her dörtlüğü “avradını” diye biten bu türküyü muhtemelen çoğu kişi iyi bilir. Fakat bu türkünün aslının bizim bildiğimiz gibi olmadığını, asıl halinin “avradını” diye sansürlendiğini ve avradını denilen yerlerin orijinalinin “A…’ını” olduğunu pek az kişi bilir. Velvele’nin başına yasal bir sorun çıkmasın diye sansürlediğim üç noktalı yere tanrı anlamına gelen başka bir kutsal isim koyarsanız neyin sansürlendiğini anlayabilirsiniz. 

Abdalların kutsallara sövdükleri bu forma küfür demek bir tesadüften daha öte olmalı. Küfür Arapça kâfirden gelir ve Allah’ı tanımayan, inkâr eden kişi küfür etmiş sayılır. “Babanın şarap çanağına sıçarım”daki babanın alelade herhangi bir baba değil, özel bir Baba olduğunu küfrün içindeki şarap ve çanağını düşünürken tahmin ettim. Belki bu küfür, çok tanrılı birileri tarafından İsa’ya veya muadili önemdeki birilerine ediliyordu, kim bilir? Tek tanrılı dinlerin “yeni baba”sını, yeni sistemini ve dolayısıyla yeni dilini inkâr etmek kâfirlik ve küfür sayıldığına göre eski küfürbazlar çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere geçişteki o sancılı ve karmaşık yüzyılların inkârcılarıydı belki de. Bu konuda yeterince kaynak var mı yok mu bilmiyorum ama benim yazdıklarım tamamen kendi sezisel tahminlerim. Belki birisi inkâr eden anlamına gelen küfrün, bugün neden orta sınıfça belirlenen terbiye ve nezaket sınırlarından yoksun ağzı bozuklara kullanıldığının tarihsel ve sınıfsal etimolojisini yazar ve tahmin ede ede yürüttüğümüz mantığı kaynaklara ve verilere dayandırırız. Bu konuyu sadece sezgiler ve tahminlerle ucu açık bir şekilde burada bıraktıktan sonra dilin ve küfür biçimlerinin tarihte nasıl değiştiğine kısaca bakmakta fayda görüyorum. Bugün kabalık ve küfür olarak gördüğümüz şeyler eskiden nasıl normaldi, bunun bedenle ve mekanla ilişkisi nasıldı ve bugün nezaket olarak kullandığımız tüm normlar nasıl Protestan/Sünni ahlakına dayanıyor buna bakalım ve üslup ve terbiye konusunda biraz daha arsızlaşalım. 

Richard Sennett, mahremiyetin doğuşunu anlattığı kitaplarında bize beden, seks ve çıplaklık algısı ile ilgili önemli bir tarihi veri sunar. Bugün bizi şok eden davranışların neredeyse hepsi Viktorya dönemine kadar “normal” kabul edilir. Evlerin içi, merdiven ve kanepelerin altları tuvalet olarak kullanılırdı. İngiltere’de İnsanlar misafirlerinin önünde salonun ortasına sıçabilirler, rahat rahat osurup geğirebilirler veya sikişebilirlerdi. Norbert Elias, Uygarlık Süreci kitabında “çırılçıplak insan görmek on altıncı yüzyıla kadar gündelik bir olaydı” der. Çıplaklık, sıçmak ve sikişmek henüz günümüzdeki kadar ayıp ve tabu hareketler değildiler çünkü gerek beden ve iğrenme algısı gerek mahremiyet algısı günümüzdekinden daha farklı bir haldeydi. Dolayısıyla dildeki tabular da daha farklı durumdaydı; “rüzgarsiken” bir kuş adıyken, “amcık dudağı” çok sevdikleri bir çiçeğin adı olarak karşımıza çıkabiliyordu (1). Herkesin bir odada uyuduğu evler ve yaşama alanları mahremiyet algısından yoksun, komünal planlanmıştı. Herkes aynı yerde yemek yiyor, aynı yere sıçıyor ve aynı yerde sikişiyordu. Evin işçisi, evin hanımı ile beyinin ayak dibinde yattığı için çıplaklıklarına ve sekslerine de şahit oluyordu. Richard Sennett mahremiyet algısının patron-işçi ilişkisini ne kadar değiştirdiğini anlatırken, bir patronun ayağının ucunda uyuyan işçiye davranışı ile bir plazanın en üst katında aynalı camlarla temastan korunan patronun, yüzünü dahi görmediği fabrikadaki işçiye davranışının ne kadar farklılaştığı ve gaddarlaştığı konusunda bu örnekleri verir. Mahremiyet konusunda bizim coğrafyada da durum pek farklı değildi. Osmanlı’da bizim kalenderiler olarak bildiğimiz abdal ve dervişler, toplum düzenini bozan bozguncular olarak (ki bu dervişlere deli denirdi ve ne tesadüf ki deli de logostan yoksun kişiye denir) beden-mekan ve dil ilişkisinde aynı şeyi hem de çok politik olarak sürdürüyorlardı. Hatta bizde mahremiyet algısı taşranın çoğu yerinde hala “modern” seviyeye gelebilmiş değil. Günümüzde hala bir göz odada yaşayan aileler var ve bu aileler genellikle kaynananın kayınbabanın da dahil olduğu büyük aileler oluyorlar. Gündüz oturma ve yemek alanı olarak kullanılan odaya gece yataklar serilir ve herkes tek sıra halinde o odada uyur. Anne ve baba, çocukları, kaynana ve kayınbabaları yanlarında uyurken sevişirler çünkü başka mekân yoktur. Bu ailede, bu sınıfta, bu coğrafyada ve bu kültürde büyüyen bir çocuğun hem beden algısının, hem mahremiyet ve seks algısının hem de dil ve küfür algısının metropollü orta sınıf bir insanla aynı olması beklenebilir mi, imkânı yok.  Buradan küfretmenin sınıfsal ve kültürel tarihine devam etmeye çalışacağım kısmı ikinci yazıya bırakıyorum. To be continued…

(1) Küfür tarihiyle ilgili verilen ve ilerleyen bölümde de verilecek olan  tüm örnekler ve kaynaklar Melissa Mohr’un müthiş kitabı Küfür Etmenin Kısa Tarihi (Aylak Yayınları) kitabından alınmıştır. Batı’nın küfür tarihi ile ilgili bilgi edinmek isteyenler bu kitaba bakabilirler. Mahremiyet algısı ile ilgili konular için ise Richard Sennett’in kitaplarından ve Norbert Elias’ın kitabından faydalanılmıştır. 

** Görsel: Noa Denman

Sponsored by the Rosa Luxemburg Stiftung with funds of the Federal Ministry for Economic Cooperation and Development of the Federal Republic of Germany. The content of the publication is the sole responsibility of Velvele and does not necessarily reflect the position of RLS.

Bir Cevap Yazın