Ahmet Güntan’la Umutsuzluğun Everesti’nde Bir Söyleşi

Söyleşi: İlker Hepkaner

Ahmet Güntan’ı okumak biraz farklı bir eylem benim için. Kitaplarını yanımda taşımıyorum; okuduğum zaman mutlaka masamda okuyorum çünkü dizelerinin yanına sayfalarca not aldığım oluyor bazen. Ya da benim geçtiğim yolları anlatıyor büyürken, yanına illa yazmak gerekiyor “fakat bunu ben de böyle yaşadım” diye. Ahmet Güntan’ı Velvele’ye söyleşi için davet ettiğimde sormak istediğim soruları bir düzene koymak için çok çabaladım. Ama işte hayat da edebiyat gibi sürprizlerle dolu, Ahmet Güntan’la söyleşimiz hiç kafamda kurduğum gibi olmadı. Dizelerinde kendime dair birçok şey yakalasam da, söyleşi sırasında da ona katıldığım yerler olsa da, hayata çok farklı noktalardan baktığımızı gördüm. Şu sıralar yeni tanıştığım ya da halihazırda tanıdığım insanlarla yaşadığım farklılıklardan kaçmak yerine bu farklılıkların temelini daha iyi anlamaya gayret ediyorum. Bu nedenle Ahmet Güntan’a benim sorularıma verdiği içten cevaplar nedeniyle teşekkür ediyorum; sadece bir söyleşi boyunca olsa da sayesinde birlikte düşünmek istediğim birisiyle, hayata farklı yerlerden bakıp yaşananlara, mekanlara, insanlara dair farklı beklentilere sahip olmanın dünyanın sonu olmadığını gördüm. Umarım Güntan’ın sözcükleri bana olduğu gibi size de yeni pencereler açar. İyi okumalar.     

İlker Hepkaner: Sevgili Ahmet Güntan, Velvele.net’e hoşgeldiniz. Aklımda bir sürü soru olsa da edebiyatın insanları bir araya getirişinden başlayacağım. James Baldwin’e yazdığınız mektupta ondan “hikayeye hapsolmayıp kendi kavmi(n)izle el ele tutuşabilmeyi” öğrendiğinizi söylüyorsunuz. Bunu kitle iletişim araçlarının sınırlı olduğu ve internetin olmadığı bir dönemde yaşamışsınız. Bir İnternet platformunda bir araya geldiğimiz ve bu söyleşiyi kısa elektronik mektuplar (bu tamlamayı hala kullanan var mı bilmiyorum, ama bazen başka tamlama kullanasım gelmiyor) yazarak yaptığımız için soruyorum, günümüzde birlikte yüz yüze bakmak isteyeceğimiz, ellerini tutmak isteyeceğimiz veya başka başka yerlere beraber gideceğimiz insanları bulmamızda edebiyata sizce nasıl bir rol düşüyor?

Ahmet Güntan: Söyleşimizin daha en başında umutsuzluğumu dile getirmek istemem ama öyle bir yerden giriş yaptın ki… Ne yalan söyleyeyim Umutsuzluğun Everesti’ndeyim. Bizi herkesten ayıran olumlu şey olarak kimliğe tutunma sevdasının— yıllardır yaşadığımız bu Kimlik Bayramının el ele tutuşmayı unutturduğunu düşünüyorum. Baldwin “kalpsizlik karşısında dehşete düşmüş durumdayım” diyor, ben de. 2000 yılında Esrariler.’de internetin insanlığın ortalamasını çıkarmaya yarayan büyük bir matematik sistem olduğunu yazmıştım. O zamanlar İnternet Bayramı yeni başlamıştı. Bugün bayram bitti, ortalamanın zulmünü yaşıyoruz. Edebiyat ne yapabilir? İnsanın varoluşunun kuruluş biçimine temelden öfke duyduğum zamanlarda bile eğer insanı affedebiliyorsam bu edebiyat sayesinde oluyor, tabii diğer sanatların da. Salgın sırasında klasik roman okurunun arttığını okumuşsundur. Ben salgında bir yıl Tolstoy okudum. Hepimiz çöküntü anlarında seçkinliğe ihtiyaç duyarız. Edebiyat seçkinlikten, seçkin olmaktan korkmamalıdır, bugün bu korku var. Ortalama düşüncenin aşırılığı karşısında edebiyatın aşırılığı benim için her zaman yeğdir. Ben bütün sıçratıcı düşünceleri edebiyattan beklerim. İnsanları bir araya getirme imkânı taşıyan düşünceler, duygular zamanında aşırı olmaktan korkmamış yazarlar, şairler, ressamlar, müzisyenler sayesinde bugüne taşınıyor. Baudelaire’in Leş’i 1850’ler için büyük aşırılıktı. Aşırılık bir amaç değil tabii, ama sizi sıkıca tutan şeyden kurtulmanın yolu da ileriye doğru yaptığınız aşırı bir hamledir. Ben buna Bowie Kuralı diyorum, David Bowie’den aldığım tavsiye: “Gidebildiğin yerin biraz daha önüne gitmeye çalış”, yazdığın mutlaka muhatabını bulacaktır. 

Kimlik Bayramının el ele tutuşturmayı unutturması biraz da bizi bir araya getirmesini beklediğimiz teknolojik devlerin birbirimizle kavga etmeye başladığımızda daha çok para kazandıklarını keşfetmesiyle perçinlendi galiba. Herkes kimliğini kaptığı gibi yanındakine sataştı sanki. Sizin HOŞÇAKAL 21. YÜZYIL, BAŞLARKEN BİTTİN dizenizi biraz daha iyi anlıyorum cevabınızla. Peki edebiyatın içindeki geçişleri konuşalım o zaman biraz. Sizin eserlerinizde başka yazarların ve şairlerin ortaya çıkardığı karakterlere rastlıyoruz. Mecnun ve Deli Dumrul Hitaplar.da var mesela. Bazen de kendi karakterlerinizi görüyoruz, mesela Tam o sırada. romanınızın karakterlerinden Kız Cengiz’i fark ettim aynı kitapta. Kristeva’nın intertextuality dediği bu kavram beni hep çok büyülemiştir ve düşündürtmüştür. Yazdıklarınızın diğer metinlerle ve edebi karakterle ilişkisini hangi düzlemde kuruyorsunuz? Başka metinlerde ortaya çıkmış karakterler yeni metinlerinizde kendilerine yer buluşundan ve bunun size bahşettiği imkanlardan biraz bahsedebilir misiniz?

Kimlik disiplini yalnızca dışarıya doğru bir çatışma yaratmakla kalmıyor, içeriye doğru da başa çıkılmaz, hayatı karartan bir çatışma yaratıyor. İnsan bir kimliğe sığabilir mi? İki üç kimliğe de sığmaz bence. Rivayete göre Charles Dickens Dostoyevski’ye “İçimde iki kişi var” deyince Dosto “Sadece iki kişi mi” diye sormuş. Yüzlerce küçük küçük Ahmet’le beraber yaşıyorum ben. Karakterlere Stanislavski metodu ile hazırlanıyorum desem yeridir. İçimdeki Kız Cengiz’i yakalayıncaya kadar çözümlemeye devam ediyorum, zaten Kız Cengiz bende olmasa niye illa öyle bir karakteri yazma isteği duyayım, değil mi? Bazen bir karakter içimde parmak kaldırır. Onunla buluştuğum an o karakterin ağzından konuşmaya başlıyorum. Kız Cengiz’in Şarkısı’nı dinledin mi? O benim de şarkım: Neysem oyum. Tam O Sırada.’daki karakterler çok genç. Onların konuşma tonundaki erdenliğe yaklaşabilmek için yazmaya başlamadan önce bir kutu Kemalettin Tuğcu romanı okudum, öyle hazırlandım. Diyalog yazmayı çok seviyorum. Parçalı Ham.’da başladı, sonra romanlara geçti. Karakterleri hesaplı bir bağlaşıklık içinde bir araya getirmektense birbirini serbestçe tartan, beni zorlayan parçalar halinde bırakıyorum. Karakterler benim laboratuvarlarım, onlara bağlı olan duyguların, anıların, seslerin, kokuların oluşturduğu bir ne-olursa-ne-olur ya da ne-olsaydı-ne-olurdu ya da ne-oldu-da-ne-oldu laboratuvarı. Onları tamamıyla serbest bırakırım, benim hayatta olamayacağım kadar serbest. Sonra seyreder, düşünürüm. Bu bir alıştırma… “Kader egzersizleri” demiştim parçalar için. Şair bir arkadaşım bana “Hiç kimse sizin kendinize söylemediğiniz bir şeyi size söyleyemez” demişti. Bu söylediğinin mutlak bir doğru olmadığını o da biliyordu tabii ama bu tespiti bir çalışma yöntemini işaret ettiği için beni aydınlatmıştı. Kız Cengiz benim, ama ben yalnızca Kız Cengiz değilim. Dosto Kâmil benim, ama ben yalnızca Dosto Kâmil değilim. Keloğlan benim ama ben yalnızca Keloğlan değilim. Esrarî benim, ama ben yalnızca Esrarî değilim. Karakterlerle düşünüyorum ben, kendimdeki varoluş kurulumuna bir o karakterle bir bu karakterle vura vura savaşıyorum, benim düşünme metodum bu. Her türlü duygunun serbestçe, başkalarını da içine alacağını umduğum bir biçimde vücut bulduğu bir Palet Hafıza yaratmaya çalışıyorum kendime. Öyle bir edebî görev bilinciyle yapmıyorum bunu ama kendime ne yaptığımı sorduğumda gördüğüm durum bu. Kristeva’nın intertextuality dediği şey meğer benim hayatımmış. 

Stanislavski metodundan bahsetmeniz aslında sadece metinler arasında değil, farklı sanatlar arasında duruşunuzu, yazdıklarınızın farklı sanatlarda ortaya çıkan durumları bir yan yana getiriş olduğunu hatırlatıyor bana. Bu yan yana getirişin imgede ön plana çıkışını Hitaplar.daki tamlamaları ve tamlamalar dizinini gördüğümde fark etmiştim. Veya [Hikayenin ortasından diyaloglar]da bir yan yana gelişi okuyoruz, bahsi geçen hikayelerde de yan yana ve karşı karşıya gelmenin hakkını veren karakterlere rastlıyoruz. Bu yan yana gelişlerin yaşandığı yerlerden bahsedelim istiyorum biraz da. Kimi karakterlerinizin direkt adı geldikleri yerle alakalı, mesela Edremitli Maykıl. Veya İzmir’i çok görüyorum yazdıklarınızda, büyüdüğüm semt Güzelyalı ortaya çıkınca seviniyorum. İÇERİSİ İSTANBUL. / KALKIP PENCEREDEN BAKIYORUM, / A AA! / DIŞARISI NEW YORK. dizelerinizin yanına oldukça bencil nedenlerden dolayı kocaman bir “ağlayacağım galiba” yazdım. Kaleminiz çok yerden geçiyor, yazdıklarınızın bir coğrafyanın bir yere dönüşmesine yaptığı katkılar hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Yıllardır yaşadığım şehirde biri bana aradığım adresi Belediye binasının tam karşısında diye tarif ederse birden bir paniğe kapılırım: belediye binası mı, o nerede? Hani işte tam yanında Halkbank var, Halkbank mı? Peki tamam, panik yok, tam karşısında otobüs durağı var— bu böyle gider, kavga bile çıkarabilirim. Halbuki Hani işte bir kere sen bana anneni anlatırken yürüdüğümüz cadde var ya, hani ikinci katlarda gelinlik satılan bir iki dükkana bakıp gülmüştük dese hemen bulurum. İlkel duyuların, anlık duyguların, bir takım şekillerin, kokuların, seslerin, anlık gözlemlerin toplamı yerler benim için, bir bebeğin ilk aylarındaki amorf duyu toplamı gibi. Benim için normal, yanımda benimle birlikte bir yer bulmaya ya da bana bir yer tarif etmeye çalışan insan için can sıkıcı bir beceriksizlik. Bir şeyin bilgiye dönüşmesi çok uzun zaman alır bende.

Şehirlerin bu katmanlı halinden bahsetmişken, duyguların insan dışındaki varlıklarla ilişkisinden devam edelim istiyorum. Hitaplar. 1. Cilt’i okurken aklıma geçenlerde hukukçu bir arkadaşımla yaptığım tartışma geldi. Hukuk kuramında yenilikçi bir akım insan tehdidi altındaki nehirlere, göllere veya denizlere hukuki hak verilmesi gerekliliğinden bahsediyormuş. Kendilerini koruyamayan bu varlıklara, doğanın bir parçası oldukları için temel haklar verdiğimizde bu varlıkların hukukun önünde var olma şansını yakalayabilme fikri varmış bu tartışmanın temelinde. Bu tartışmayı hatırlayarak okudum 4. Hitap Çama hitap., 5. Hitap Dübele hitap. ve 7. Hitap. Gölgeye hitap. şiirlerinizi. Bu doğrultuda da sormak istiyorum: sizce şairin insan olmayan varlıklara borcu var mı? 

İnsanın yoksulluğu yenmeye, kendine benzeyene— kendinden olana bile o temel hakları vermeye niyeti olduğunu göremiyorum, bu durumda kendine benzemeyene hukuki hak vereceğine inanmam çok zor. Başta söyledim, ben umutsuzlardanım. Ne olacaksa olacak, hep beraber göreceğiz, durdurabileceğimizi sanmıyorum. Umutsuzluğu apaçık dile getirebilecek tek insanlık uğraşı sanat. Bir hukukçu umutsuzluğu dile getirdiği anda hukuk dayanağını kaybeder, düşer. Ben umutsuzluğumu dile getirebilirim, masalcıbaşı değilim, gerçekçi olmaya çalışan bir şairim. Ben pembişlerdenim. Ama benim pembişlerden olmam ne değiştiriyor? Kendimi bir ağaca bağlasam beni de ağaçla beraber budarlar, kılları kıpırdamaz. O ağacı elindeki testereyle bilgisizce budayarak alelacayip kelleştirmeye niyet etmiş bir insanın gözünde serbest kalmış o yabaniyi görebilirseniz o zaman bütün o eşref-i mahlukat masalı biter. Ben bunları yazarım, benim dünyaya borcum gördüğümü yazmaktır, hem bunu görüp hem de eşref-i mahlukat masalına su taşımak ikiyüzlülük olur. O masal metadır işte… Somuta— orada açıkta hakikaten olan bitene bakmak cesaret ister, gördüğüm kalpsizlikten korktuğum için umutsuzum.

Umutsuzluk dediğinizde aklıma Tam o sırada. geldi. Kitabı, hikayenin geçtiği okula benzer bir İzmir okulunda bıraktığımı sandığım kara cinlerimle ve onların hatırlattıklarıyla yan yana okumuştum, buna rağmen okuduktan sonra bir kenara bırakmadım, tekrar tekrar geri dönüp baktığım bir metin oldu. Kitaptaki karakterler yatılı bir okulda yaşanan bir dizi olayın etrafında adalet, aşk ve arkadaşlık konularını deşiyorlar. Kitabın en önemli karakterlerinden birinin söylediklerini hiç okumuyoruz, söyledikleri diğer kahramanlar tarafından okuyucuya aktarılıyor. Olanlık.‘ta ve Bukalemun Manifesto.‘da da hikayeyi diyaloglardan takip ediyoruz. Bu üç romanda kullandığınız bu tekniğin romanların anlattığı hikaye ve okuyucuyu düşünmeye davet ettiği kavramlarla ilişkisi hakkında neler söyleyebilirsiniz? 

Dediğin doğrudan ilişki Olanlık.’ta daha belirgin bir şekilde vardı: etraftaki nesnelerin, konuşulanların ortasında kendini bir türlü ortaya koymayan— vücut bulmaya direnen geniş bir anlatı var o romanda, adı gibi olanlık. Diyalog yazmanın anlattığım hikâyeyle ya da ele aldığımı düşündüğüm meselelerle bir ilişkisi olduğunu iddia edemem. Lisede edebiyat hocasının kompozisyon sınavında biri şişman, biri zeki, diğeri şimdi hatırlamadığım bir özelliğe sahip üç kişinin arasında geçen bir konuşmayı yazmamızı istediğini hatırlıyorum. Bu özellikleri Ben şişmanım – Sen zekisin gibi açık açık dile getirmeden aralarındaki konuşmaya nasıl yerleştireceğimi o gün için bilemediğimi hatırlıyorum, hâlâ çözülmesi gereken bir problem olarak ara sıra aklıma gelir. Marguerite Duras’ın ortaokulda okuduğum “Parkta”sında buluştukları bankta birbiriyle konuşan çifti hatırlıyorum. Yine ortaokulda  “İnce Memed”in art arda devam eden diyalog dolu sayfalarından yaptığım sömestir tatili ödevi… Bunlar hafızamda hep bir imkân olarak kalmış. Hemingway’in “Beyaz Fillere Benzeyen Tepeler”i… Sonra “Parçalı Ham.”daki diyalogları yazmaya başladım. Sonra Ömer Aygün’ün Galatasaray Üniversitesi’nde verdiği felsefe derslerine dinleyici olarak katıldığımda felsefî diyaloglardaki dayanıklılık beni çok etkiledi. O sıralarda Burak Acar beni on – on beş kişilik odalarda oynanan tiyatro oyunlarıyla tanıştırdı, Beyoğlu’ndaki İkinci Kat’ta heyecandan oturduğum sandalyeye çivilendiğimi— o oyunlardaki konuşma metninin nasıl oyunun oynandığı odadaki bütün duygu alışverişinin merkezini oluşturduğunu hatırlıyorum. Konuşma önemli, eğer etraflıca gözlersen konuşma her zaman bir sürü hikâyeyi iç içe— birine ötekinden geçilen bir çoğullukta ele verir. Hikâyenin ayrıntılarını çaktırmadan zenginleştirmesini, hikâye anlatıcıyı dışarıda bırakarak olan biteni serbestleştirmesini seviyorum diyalog yazmanın. Okumayı zorlaştırdığı söylenebilir ama anlatıyı derinleştiriyor, görselliğin payını arttırıyor— diyalog görsel bir hareket alanı bence. İç konuşma dahil konuşmayı eğer sahneden çıkarırsan mekân kaybolur. Bir arkadaşım Tam O Sırada.’yı okuduktan sonra “Sanki görme yeteneğini sonradan kaybetmiş biriymişim de karanlıkta etrafımda olan biten şeyleri ayrıntılarıyla birlikte kafamda canlandırıyormuşum gibi okudum” dedi. Kitaptaki sahneleri kafamdan en ufak ayrıntısına kadar düşündükten sonra diyalogları yazıyordum.

Cevabınızı okuduğumda yazdıklarınızın yine başka sanatlardan beslendiğini gördüm. Tiyatroyla edebiyatın ilişkisinin sadece romanların sahneye uyarlanmasıyla sınırlı kalmaması gerekiyor. Tiyatro size özellikle anlatının zenginleşmesi konusunda yeni imkanlar vermiş. Bu arada, arkadaşınıza katılmamak elde değil. Belki de gece başladığı için ve ilk diyaloğu gözler ve görmekle alakalı olduğu için, Tam O Sırada.‘nın ışıkla sınırlı bir ilişkiye sahip olduğunu düşünüyorum. O romanda konu sadece diyaloglarda, el yordamıyla bulmaya çalıştığımız bir şey değil, koca bir karanlık var aslında karakterlerin etrafında, bizler de onlar kadar körüz sanki. Peki hiç düşündünüz mü, filme uyarlansa bu hikaye, nasıl olur? Bu söyleşiler içerisinde bazen dalıp gidiyorum asla gerçekleştirmediğim hayallerime, yönetmenlik de bunlardan biri. Aklıma Lars von Trier’in Dogville’de kullandığı mekanı kurgulama tekniği geliyor, Tam O Sırada. sinematik bir yolla anlatılsa, nasıl olurdu? Bu dalıp gitmenin dibinden seslenip size şunu sorayım: eserlerinizin başkalarında açtığı yaratıcılık kanallarıyla karşılaşma fırsatınız hiç oldu mu? 

Keşke… Şiir seni bir taraftan dünyaya açar, ama dünyayı şiirle açtığın için bir taraftan da hapse tıkar, etkisi çevrilgen değil— şiirin bu krizi bugünkü dünyanın krizidir diyebiliriz, bugün şiiri alımlama yeteneğini kaybetmiş bir dünyayla mücadele ediyoruz. Hapishaneler sıkıcı, İlhan Berk “Korkunç bir şey, anlıyor musun” derdi. Ben aslında roman, sinema, tiyatro, resim, müzik— hepsiyle şiirin içinden geçerek ilişki kurdum, bütün etkilere açığım. En sevdiğim yazarı sorarsan başa David Bowie’yi koyarım, onu hep yazar olarak gördüm. Anlatıda korkmadan yayılıp genişlemeyi büyük yazarların yanısıra Beethoven’dan da öğrendim. Beethoven’ın eserinde gördüğüm büyük duygu paletini hangi sanatta olursa olsun başka hiçbir sanatçının eserinde görmedim, büyük— çok büyük bir anlatısı var, her şeyi almış içine… Biz ise söylememe geleneğinden geliyoruz, bizde söylememenin sanatı en kral sanattır, söylemekten korkuyoruz. Serbestleşmek lazım, o yüzden ben kendime hâlâ söylemeyi öğretiyorum. Öğrettikçe de kendimi başka sanatların alanında buluyorum. Tabii ki çok istedim şiirin hapishanesinden çıkmayı, hâlâ da istiyorum. Romanları sinemaya tiyatroya hatta anime filme uyarlamak isteyenler oldu, ama dediğin o “açılan yaratıcılık kanallar”ını kimse bana göstermedi, niyet olarak kaldı. Tam O Sırada. sahneye konsaydı nasıl olurdu— bunu ben kendim hayâl ettiğimde kendimi Pasolini’nin kaba estetiğindeki gibi meleksi bir acemiliğin içinde hayâl ediyorum, senin koyu karanlık gece tespitin de çok doğru, harika bir tespit. Kız Cengiz o şarkıyı karanlıkta söylüyor, şarkı gece sesleriyle bitiyor.

Uyarlamalarda kimi zaman atlanan ama bana kalırsa çok önemli bir konu, aynı yaratıcılık kanalında kürek çekebilmek. Bazen sanki sadece uyarlamak için uyarlanıyor kimi eserler; uyarlayıcılar büyük bir aceleyle, eserin söylemeye çalıştıklarının sesini kısarak, sadece hikayenin belli başlı köşe başlarına değinerek hikayeyi yeniden anlatıyorlar. Umarım bu konudaki şansınız bir gün döner, çünkü bu kadar farklı sanat dalını bir araya getiren yazınınızın söylediklerinin çeşitliliği de artacaktır. Söyleşinin sonuna geliyoruz, o yüzden Umutsuzluğun Everesti’ne geri dönmek istiyorum. Sizce şiirin ve dünyanın paralel yaşadığı krizi bir gün aşabilecek miyiz? Aşacaksak hangi duygu ve fikirler bütününün peşinden gitmeliyiz? Ve aşamayacaksak da bir şekilde hayatta kalmaya nasıl devam ederiz sizce? 

İtiraf etmem gerekirse bu soruların cevabını bilmiyorum… Bir düşünür değil bir yazarım, kurtuluş öngörüleri veremem. Melville’in Moby Dick’te tertemiz insanlık diye ifade ettiği bir kavramı vardı— kötü bir insanlık durumuyla karşılaşınca içimizde bir yerden birden ortaya çıkan tertemiz insanlık, hep olduğu gibi kalan, ahlâk yıkıntılarından etkilenip değişmeyen. O tertemiz insanlıkla buluştuğumuz anlarda dünya bir yuva oluyor— artık bu yok, tarihte böyle dönemler çok var, ilk biz değiliz tertemiz insanlığı kaybeden. Dediğim gibi ne olacaksa olacak, yaşayıp göreceğiz. Halkın yüceliği kayboldu. Halkın yüceliği dostaneydi, yerini radikal Gönül Taburları alır— köktenci kabileler, iyice ayrılacağız, temiz insanlık ayrılıklardan korkar. Roy Scranton’ı okudun mu? “Ölmeyi Öğrenmek”  kitabını? Eğer o kitapta gezegenimiz hakkında verilen bilgiler doğruysa iş işten geçmiş zaten çoktan… Öyle bir tabloda insanlar kendilerini dinle korur, ideolojiyle korur, meşhur insan hakları bir günde kaybolur. Radikalizm yükselip işler sertleştiğinde birilerinin insanın yalınlığını koruması lazım— bazılarımız bu yalınlığın taşıyıcısı olacağız. Şu anda da belki taşıyoruz da henüz bunu anlamadık. Tertemiz insanlığı o yalın haliyle taşısa taşısa yine sanat taşır, edebiyat taşır, şiir taşır, müzik taşır. Bunu böyle bir dünyada nasıl becereceğiz— hiçbir fikrim yok, o yüzden Umutsuzluğun Everesti’ndeyim.

Demek söyleşimiz bitti… Alışmıştım posta kutumda bana yönelttiğin bir soru bulmaya, bitmesine üzüldüm. Velvele topluluğuna, burada bizi okuyanlara selamlar, sevgiler… Sana da çok teşekkür ederim İlker. Ya New York’ta ya da İzmir Güzelyalı’da görüşmek dileğiyle…

Sabırla bazen yakınlarımın yıldırıcı bulduğu iyimserliğimden beslenen sorularımı yanıtladığınız için ben teşekkür ederim. Velvele olarak sizi ağırlamak büyük bir zevkti. Yollarımızın yeniden kesişmesini sabırsızlıkla bekliyorum.

Ahmet Güntan kimdir?
[ İzmir, 21 Mayıs 1955 ] 

ODTÜ Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü’nü bitirdi. Şiirleri ilk olarak Kasım 1977’de Birikim dergisinde çıktı. Aynı yıllarda Yeni İnsan dergisinde müzik yazıları yazdı. Haldun Bayrı’nın İki Şahit ve Diğerleri [ 1997 ] kitabında bir okuma notu yer aldı. Bob Dylan’ın Mr. Tambourine Man şarkısına Müslüm Gürses için “Hayat Berbat” adıyla Türkçe söz yazdı [ 2006 ]. Yeni bir şiir ihtiyacını dile getirdiği “Parçalı Ham Manifesto” 2005’te yayımlandı. Efe Murat Balıkçıoğlu ile şiir fanzini Cehd’i [ 2006 ], Ömer Şişman ile haftalık şiir dergisi Mahfil’i [ 2008 ] çıkardı. Mustafa Irgat’ın yayımlanmamış şiirlerini Sonu Zor [ 2011 ] isimli kitapta bir araya getirdi. 2011 – 2014 arasında kişisel bir blog [ ahmetguntan.blogspot.com ] tuttu. Burak Fidan, Ali Özgür Özkarcı, Ömer Şişman ile beraber 2011’de Edebi Şeyler Yayınevi’ni kurdu. 2017’de Esrârîler. kitabının İngilizce çevirisi [ The Tribe of Esraris., Imprint/KÜY ] yayımlandı. 160. Kilometre’de editörlük yapmaktadır.

Şiir: İlk Kan. [ 1984 ], Köpüklü Bir Kan, Bir Duman. [ 1989 ], Voyıcır 2 [ Lâle Müldür ile, 1990 ], Romeo ve Romeo. [ 1995 ], İlk Kan. [ İlk Kan ve Köpüklü Bir Kan, Bir Duman’ın birlikte basımı, 1998 ], İkili Tekrar.  [ 1999 ], Mahkeme Kitap. [ 2005 ], Toplu Şiirler. 1976-2005 [ 2008 ], Parçalı Ham. [ 2011 ], [ PARÇALI ] [ HAM ] Drülütt. [ 2013 ], Parçalı Ham. [ Parçalı Ham. ve [ PARÇALI ] [ HAM ] Drülütt.’ün birlikte basımı, 2016 ], Tanzö [ Mehmet Davut Özdal ile, 2017 ], İzmirli Ahmet. [ 2019 ], Hitaplar. [ 2021 ] 

Deneme: Esrârîler. [ 2003 ], İyot. [ 2006 ], şiirgeldikelimedeboğuldu.  [ 2011 ]. 

Roman: Olanlık. [ 2012 ], Tam o sırada. [ 2014 ], Bukalemun Manifesto. [ 2020 ]. 

Sponsored by the Rosa Luxemburg Stiftung with funds of the Federal Ministry for Economic Cooperation and Development of the Federal Republic of Germany. The content of the publication is the sole responsibility of Velvele and does not necessarily reflect the position of RLS.