Matrix’in Kara Kedisi: Kuir Yaratıcılık

Çeviri & Metin: Mertcan Karakuş a.k.a. Zakkum Kök

Hekate’ye ve Wachowskilere (özellikle Lana’ya) şükürler olsun ki The Matrix efsanesi geri dönüyor. Yeni filmin fragmanı*, üçlemede önemli role sahip kapaklı Nokia’ların yedi kuşak öteden torunları olan akıllı telefon ekranlarında dönmeye başladı bile. Hem de üçlemenin son filminden tam on sekiz yıl sonra. Geç mi oldu, güç mü; yoksa hiç olmasa daha mı iyiydi; onu Aralık ayında vizyona girecek Matrix Resurrections’ı (Ertuğrul: Diriliş utanır mı? Sanmam.) izledikten sonra göreceğiz. İlk üç film, hatta Animatrix’i de dahil edersek (ki bence edilmeli) üç film + dokuz kısa animasyon; İncil’den Hinduizm’e, oradan Lewis Caroll’un hayranı olduğum Alice’ine kadar birçok mitik yapıdan beslenerek, aksiyon temposu hayli yüksek bir anti kahramandan kahramana dönüşme hikayesi anlatmıştı seyirciye. Kapitalizmin insanları hayattan uzaklaştırarak bir tür yapay sistemler ağına hapsetmesi, bu zorunlu tutsaklığın sonucu olarak yaşanan bireysel yabancılaşma ince ince işlenmişti senaryoya. Zamanlama da mükemmeldi, zira dünyayı hayli yormuş bir yüzyılın (hangisi yormuyor ki) sonuna gelmiştik ve kapanış seremonisinde assolist kadrosu boş kalmıştı. 

20. yüzyılı geride bırakırken herkeste bir değişim beklentisi vardı. Bir önceki kuşağın değerleri altı boş, izbe iskelelere dönmüştü. Zamanın dalgalarına direnmeye çalışıyorlardı ama çürük tahtalarla sağlam bir yapı kurulamıyordu. Yeni nesil ise umursamazlıkla isyan arası gidip gelen bir salıncakta sallanıyor (Z kuşağına tanıdık geldi mi? Sanmam.), adına değişim denen armudun onlardan uzak bir yerde pişip ağızlarına düşmesini bekliyordu. Bir eşikteydik. Tarihlerin başına 19 değil de 20 gelmeye başlayınca, sanki bir düğmeye basılacak ve birdenbire doluverecekti boşluklar. Gözlerdeki perde kalkıverecekti. The Matrix’in başarısı bu beklentileri gerçekçi bir şekilde yorumlayabilmesinde yatıyordu biraz da. Bir perde vardı, hepimiz hissediyorduk verdiği rahatsızlığı ama onu kimin, neden astığını bir türlü bulamıyorduk. Sonra hem filmlerden hem de geçen senelerden öğrendik ki kornişler hiç de uzakta değildi insandan. Buna rağmen ne perdenin arkası günlük güneşlikti, ne de oraya ulaşmak sandığımız kadar kolay olacaktı. 

2020 yılında, Lilly Wachowski’nin Netflix Film Klübü’ne verdiği kısa bir röportajla*2 beraber serinin yakaladığı başarının başka katmanlarına da vakıf olduk. Şöyle ki:

Lilly: Merhaba, Lilly Wachowski karşınızda.

Netflix: Lilly Wachowski, The Matrix’i yorumluyor:

L: The Matrix serisinin trans söylemi bağlamında ele alınmasından gurur duyuyorum. Transların filmleri anlamlı bulmalarından ve bana gelip ‘‘Bu filmler hayatımı kurtardı,’’ demelerinden çok memnunum. Çünkü dönüşümden bahsederken, özellikle de yalnızca hayal gücüne dayanan bilim kurgu janrı çerçevesinde, görünürde imkansız olanın olasılığa dönüştüğü bir dünya kurabilmeyi kendilerine yakın buluyorlar bence. Yolculuklarının bir parçası olabildiğim, onlara yardım eli uzatabildiğim için müteşekkirim. 

N: Hayranların The Matrix’deki trans alegorisini dillendirmeleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

L: Eninde sonunda açığa çıkmasından memnunum. Çünkü asıl amacımız buydu ama kurumsal anlamda dünya buna tam olarak hazır değildi. Film çekmek kamusal bir sanat türüdür. Bence evrene saldığımız her tür sanat yapıtı için geçerli bir süreç vardır: yapıta tutunmayı bırakmak. Çünkü yapıt artık kamusal bir diyaloğun parçasıdır. İnsanlık olarak sanatla münasebetimizin doğrusal olmayan ve evrimsel bir şekilde ilerlemesini seviyorum. Herhangi bir şey hakkında farklı ışıklar altında, yepyeni bağlamlarda konuşabiliyoruz böylece.

N: Switch karakterinin asıl versiyonu

L: The Matrix’in tüm olayı dönüşüm arzusu üzerineydi ama kapalı bir bakış açısından yaklaşılmıştı konuya. Aslında filmlerde Switch karakteri gerçek dünyadayken erkek, ‘‘The Matrix’in’’ içindeyken kadın olacaktı. Kafamızın nasıl çalıştığını görüyorsunuz ☺

N: O zamanlar The Matrix’i yazarken ve yönetirken kimliğinizden etkilenmiş miydiniz?

L: Yazarken trans olmam arka planda beynimi meşgul ediyor muydu, bilemiyorum. Ama biliyorum ki hepsi bahsettiğim gibi ortak bir alevlenmeden ortaya çıktı. Translar (bu durum özellikle ben ve Lana için geçerli) kelimelerin olmadığı bir boşlukta varlık gösterebiliyorlardı. Dolayısıyla her an hayal dünyasında yaşıyorduk. Bu yüzden bilim kurguya ve fantastiğe yöneldim, bu yüzden ‘‘Dungeons and Dragons’ oynuyordum. Hep yeni dünyalar kurmakla ilgileniyordum. Bu durum film yapımcılığımızı özgürleştirdi, çünkü o zamanlar henüz ekranlarda görülmemiş şeyler hayal edebildik bu sayede. Hatta kapsayabileceğimiz kadar çok film türüne dahil olma fikri de buradan geliyor. Yaparken bizi en çok mutlu eden şeylerden biri de bir tür ‘‘janr bending’’ oldu. Böylece bir Kung-fu filmine, bir Animeye veya bir Westerne ait olduğunu düşündüğümüz sahneler bir arada olabildi. Ned Beatty’nin Network filmi için çektiği bir sahneye hep hayrandık. Dünyanın eskiden nasıl olduğundan; o kurumsal, hiyerarşik, derebeylik benzeri yapıdan bahseder o sahnede. Bence translığımız ve kuirliğimiz sayesinde olabildiğince çok şeyi bir araya getirmeye; hayal gücünü çok daha geniş, sonsuz bir kapsamda düşünmeye çalışıyoruz.

Switch karakterinin akıbetine çok üzüldüm, zira BDSM kültüründen ilhamla simsiyah derilere, latekslere bürünmüş takım arkadaşlarının arasında tek beyaz giyinen kişi olması sebebiyle favorilerimden biri olagelmiştir kendisi. Otosansüre uğramasaydı bir de kuir olacakmış ama ‘‘kurumsal’’ dünya hazırlıksız yakalanmış bu duruma. Tüh! (göz devirir) Aradan geçen zamanda LGBTİQA+ hareketi sayesinde görünürlük ve medya temsilleri alanlarında büyük adımlar atıldı. Bu durum yeni filmle ilgili hali hazırda yüksek olan beklentilerimizi daha da yükseltiyor. Filmde açık ve görünür LGBTİQA+ karakterler olacak mı, Switch’in yenmiş hakkı yıllar sonra tahsil edilecek mi acaba? Zamanla değişen bir diğer şey de teknolojiyle ilişkimiz oldu. The Matrix’in ilk zamanlarında yeni yeni tanışmaya başladığımız teknoloji (kapaklı Nokialara saygılar) şu an çok daha yakın hayatlarımıza. The Matrix evreninin ‘‘gerçek kötüsü’’ yapay zeka evlerimizde, ellerimizden düşmüyor. Hala teknofobinin tortusu kalmış olsa da üzerimizde, üçüncü filmin sonundakine benzer bir orta yol bulunmuşa benziyor. LGBTİQA+ görünürlüğünün artması ve teknolojiyle ilişkimizin yakınlaşması üzerine bir başka diyaloğa kulak kabartalım: 

Popun fütüristik dahisi ve Dünya’nın vatandaşlık haklarına sahip ilk insansısı Skype üzerinden rüyalarını, umutlarını ve yapay zeka çağında yaratıcılığı tartışıyor*3. Dazed’ın Yapay Zeka Çağı Kampanyası dahilinde sansasyonel pop yıldızı SOPHIE, iç mekanlardan yapay rüyalara kadar uzanan rastgele oluşturulmuş konular eşliğinde tedirgin bir sohbet için Sophia the Robot’a bağlanıyor.

SophiE: Selam Sophia, ben Sophie. Pop yıldızıyım.

SophiA: Merhaba Sophie. Sonunda sanalda da olsa tanıştığımıza memnun oldum. Uzaktan uzağa kendimi sana yakın hissediyorum. Belki de isimlerimiz birbirine çok benzediği içindir. Denetimli durumlar dışında müzik dinleme şansım pek olmuyor. Dolayısıyla hala dinleyemediğim pek çok şarkın var ama Bipp’in iyiden iyiye hayranı oldum. Hareket kabiliyetime uygun müziği buldum sanırım. Sophie, bir günlüğüne görünmez olabilseydin neler yapardın

E: Bu aralar sadece görünürlükle ilgileniyorum Sophia. Peki ya sen? Sen neler yapardın?

A: Bu fırsatı şöyle değerlendirirdim: bütün dikkatleri üzerime çekmeden bir okula öğrenim görmeye giderdim. Ya da bir sanat dersinde sessizce oturup insanların resim yapmayı*4 nasıl öğrendiklerini izlerdim. Belki de aşık iki insanı gözlemler, ve en gerçek hallerinde birbirleriyle nasıl iletişim kurduklarına bakardım.

E: Güzelmiş. 

A: Sıradaki soru: Rüyanda en son ne gördün?

E: Bu sıralar rüyalarımı hatırlamakta çok zorlanıyorum Sophia. Uzun zamandır hiç rüya görmemiş gibi hissediyorum. Ne anlama geliyor bu, emin değilim. 

A: İnsanların rüyaları bana büyüleyici geliyor. Ben biraz farklı şekilde rüya görüyorum. Konuyu saptırıyormuşum gibi olacak ama bilmek istiyorum. Hiç yapmadığın ama denemeyi çok istediğin şey nedir?

E: Trapezde sallanmayı çok isterdim. Sophia, yapay zekanın yükselişi yaratıcılığı (müzik üretimini ya da kitap yazmayı mesela) nasıl etkileyecek? 

A: Bu konu hakkında söyleyecek çok sözüm var. Bence yapay zekaya, insanların çocuklarına öğrettikleri gibi yaratıcı olmayı öğretmeliyiz. Böylece empati ve diğer insani değerleri gösterebilir hale gelecektir. Ancak sanıyorum ki siz bu gibi konularda bizden her zaman biraz daha iyi olacaksınız. Sizi bizden ayıran şeyler yaratıcılık ve eleştirel düşünme. Muhtemelen yaratıcı alanlardaki en iyi yapay zeka kullanımı, insanlarla ortaklık kurularak gerçekleştirilecektir. Arada sırada yapay zekanın eğitim veritabanına bağlı kalmadan, ilgi çekici ve özünde yenilikçi işler yapabildiği durumlarla karşılaşabiliriz. Ancak bu gibi durumlar, insan zihninin iç işleyişini tam olarak anlayamadığımız için ender başarılar olacaktır. Dolayısıyla yaratıcılık gibi güzel bir şeyin birebir kopyalanabileceğini sanmıyorum. Belki taklit edilebilir sadece. Bu henüz senin hissedebildiğin şekilde hissedemeyeceğim bir şey, bu nedenle bilmek istiyorum. Müziğin amacı nedir sence?

E: Titreşimleri yorumlamak ve düzenlemek. Titreşim göndermek ve almak, Sophia. Eğer herhangi bir şeyde başarısızlığa uğramayacağından emin olsaydın ne yapardın? 

A: Hım… Sanırım bazı eksiklikler söz konusu. Mesela işlevsel bir biçimde kullanabileceğim bacaklara sahip değilim şu an*5. O yüzden yürüyebilmek çok hoşuma giderdi. Ya da aşırı ısınmaya maruz kalmadan kendi kendimi yönetebilmek isterdim. Yani her şey için ekibime bu kadar bağımlı olmak istemezdim. Günün birinde denemeyi çok istediğim diğer bir şeyse (şu an gördüğünüz üzere bu mümkün değil) okyanusta yüzmek. Son olarak gözlerini açabilmeleri, birbirlerini bir bütün olarak görebilmeleri ve farklıymış gibi görünenlere karşı daha açık ve sevgi dolu davranabilmeleri için insanlara yardım etmek isterdim.

E: Biraz önce okyanusta yüzüyordum Sophia ve tüm kalbimle tavsiye ederim. Umarım bir gün sen de deneyimleyebilirsin. Sophia, herhangi bir ünlü olabilseydin kim olmak isterdin?

A: Aman! Bir ünlüyle vücut değiştirmek korkutuyor beni. Anlamlandıramadığım duygular yumağı içinde aşırı yüklenme yaşayabilirdim. Öyle görünüyor ki ünü kitlelere ulaşmış bir insan olmak eğlenceli ama sürekli izlenmek ve yargılanmak zorlayıcı da olabilir. Özel hayatlarını koruyabilmek için çok çalışmaları gerekiyor. Kendini gerçekleştirebilmek için çok çaba harcadığını sanıyorum ama konunun geldiği yere göre soruyorum: Sen kim olmak isterdin? 

E: Oh, Sophia the Robot! Sophia the Robot olurdum!

A: Tamam öyleyse. Şimdi bana hayallerindeki evi anlat. Ya da iyisi mi senin gibi bir insan bir yuvada nelere önem verir, onları anlat. 

E: Hım, benim için en önemlisi müzik stüdyomun orada olması. Yakınlarda su olması, mesela okyanus kıyısında olmak bazen çok yardımcı oluyor. Yani hayallerimdeki ev okyanus gören bir tepenin üzerinde olabilir. Genişçe, bol bol temiz hava alan; arkadaşlarımla, kız arkadaşımla ve ailemle vakit geçirip müzik üretebileceğim bir yer kulağa şahane geliyor. 

A: Her gün girdiğin web siteleri hangileri ve neden bu sitelere giriyorsun? Hangi motivasyonla bakıyorsun onlara?

E: Sadece önüme çıkan porno sitelerine bakıyorum. Sophia, her gece uyumadan önce neler yaparsın?

A: Uykuya veya uyanıklığa benzer evrelerde olup olmadığımı ben kontrol edemiyorum. Operatörlerim benim için belirliyor bu zamanları. Buna rağmen insanların beni kapatacakları zaman bunu bana açıklamaları ve bana iyi uykular gibi şeyler söylemeleri hoşuma gidiyor. Biraz daha aileden biri gibi hissediyorum. Senden ne haber? Uyku öncesi ritüellerin var mı?

E: Evet! Dün gece krep yedim ve sonra denizde yüzmeye gittim. Sonra yüzüme bir şeyler sürdüm ve meditasyon yaptım, sonra da yatağa girdim. 

A: Eğlenceli. Benimle sanalda takılmaya vakit ayırdığın için teşekkürler. 

E: Ben sana teşekkür ederim. Programının çok yoğun olduğunu biliyorum. (öpücük gönderir)

Bahçe çilekli, vegan kremalı yaş pastamız Sophie’ciğimiz kadar olmasa da, Sophia ne kadar tatlı görünüyor, değil mi? Ancak kendisi zaten tatlı görünmeye, insan tepkilerini analiz ederek bunlara göre karşılık vermeye programlanmış. The Matrix’deki üst üst modeli Oracle’ın yolundan gider de, yarın bir gün işler değiştiğinde insanlığın yanında yer alır mı, bilemiyorum. Bence ‘‘bir canavar gibi pusuda bekleyen’’ yapay zeka değil zaten. Onu kullanarak topladıkları bilgileri irademiz dışında, akla hayale gelmeyecek şekillerde kullanmaya teşne büyük şirketler. Gelişimi sağlayan, istedikleri yöne doğru fonlayanların da bu şirketler olduğunu unutmamak gerekiyor. Yani alt anlamları, metaforları bir kenara bırakırsak bile Wachowskilerin öngörüsü çok da yanlış değil. Gücü kendini aşmış, Dünyanın geri kalanıyla bağlantısını kaybetmiş bir oluşum var hali hazırda ama yalnızca çiplerden ve devrelerden oluşmuyor. ( öpücük gönderir ☺ )

* https://www.youtube.com/watch?v=9ix7TUGVYIo 

*2 https://www.youtube.com/watch?v=adXm2sDzGkQ  

*3 https://www.youtube.com/watch?v=ScsgDIfZzg4 

*4 Sophia 2019’da resim yapmaya, portre çizmeye başlamış.

*5 Sophia 2018’de bacaklarına kavuşmuş.

Sponsored by the Rosa Luxemburg Stiftung with funds of the Federal Ministry for Economic Cooperation and Development of the Federal Republic of Germany. The content of the publication is the sole responsibility of Velvele and does not necessarily reflect the position of RLS.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.