Yabancıların Nezaketi ve Tanışların Homofobisi

Mertcan Karakuş a.k.a. Zakkum Kök

Yeni mezunken, Ankara’nın kara (renk olan değil, coğrafi şekil olan) bağrından kopup İstanbul’un altın topraklarına çalışmaya gelen, aynı okulun aynı bölümünü bitirmiş küçük bir arkadaş grubumuz vardı. Bir yandan önümüzdeki yıllar boyunca hayatlarımızı öğütecek kapitalizm çarklarına takdim edilirken, diğer yandan da ailelerimizin taktığı tasmaların uzatma ayarlarını yenilemeye çalışıyor; bu süreçte birbirimizden her iki alanda da tüyolar alarak dayanışıyorduk.  Çocukluğunu ve ön-ergenliğini taşrada, naftalin kokulu bir dolapta (teknik olarak ahşap oymalı bir çeyiz sandığıydı) geçirmiş olan ben, üniversiteye gelince kabak çiçeği kıvamında açılmış, daha ilk yıllarda bütün sınıfa erkeklerden hoşlandığımı altın varaklı bir fermanla tebliğ etmiştim. Biz mezun olup İstanbul maceramıza başlayana kadar homofobik olanlar ve olmamayı öğrenmek istemeyenler doğal seleksiyonla elenmişlerdi yakın çevremden. Hayatlarımıza girip çıkanlarla sayılar değişiyordu ama çekirdek kadro olarak toplamda altı-yedi yakın arkadaştık.

Bu ekipten bir kadın arkadaşım, gruptan birinin lise arkadaşı bir çocukla flörtleşmeye başladı: Bizimle aynı üniversiteden ama yaşam koşullarını hesaba katarsak ya daha çok para kazandıran bir bölümünden mezun, ya da aileden varlıklı, gitar çalan, şarkı söyleyen, sohbeti eğlenceli, ‘gelecek vaat eden’ bir mühendis. Gel zaman, git zaman biz de kaynaştık, arkadaş olduk. Yıllarını çeşitli köşesiz geometrik şekillerle isimlendirilerek, dalga geçilerek, laf atılarak, şiddete maruz kalarak geçiren gedikli lubunya ben, bir gram homofobi kokusu almadım çocuktan. Bu sırada çiftimiz de işleri ‘ilerletmişler’, evlilik ihtimallerini konuşur olmuşlar. Bir gün, kim bilir hangi izbe barda kadın arkadaşımla oturuyoruz, dertleşiyoruz. Genç mühendis arkadaşımız buyurmuş ki, ilerde çocukları olursa benimle görüştürmeyecekmiş. Bir de kendisine göre, neresinden tutsan eline bulaşan bu balçık söyleme karşı anlayışlı olmalıymışım. Sustum, kaldım. O kadarla kalsa yine iyi. Bunu öğrendikten sonra yine aynı ortamlarda rastlaştık mühendis arkadaşla. Halbuki madiliğin bir sözel şiddet yöntemi olarak kullanılmadığı, hazırcevaplık ve katı gerçekçi mizahı da içeren bir söz sanatı olduğu zamanlarda, işin ehli ablalarımız tarafından yetiştirilmiştim. Yapıştırabileceğim bir sürü cevap vardı. Vardı ama bir de arkadaşımın hatırı vardı, kıramadığım. 

Yıllar geçti, devir değişti. Ben bu yılları elekten süzüle süzüle çamurun ardında kalan minicik altın parçaları arkadaşlarımla, seçilmiş ailemle, homofobiden olabildiğince uzakta geçirmeye çalıştım. Çeyiz sandığı olmasa da sırça fanus sayılabilirdi içinde bulunduğum kap. Homofobi oradaydı, görmemek mümkün değildi. Blanche Dubois’yla farklı coğrafyalarda yaşıyorduk. Yabancıların nezaketi hiçbir zaman güvenilir olmamıştı benim için. Ama en azından yakın çevreme yaklaşamıyor, akvaryumumun içine giremiyordu homofobi. Yine gel zaman, git zaman (zamanın işi bu: gelmek ve gitmek) akvaryum kırıldı. Cam duvarın dışıyla tekrar karşı karşıya kaldım. Mühendis ‘beyinkine’ çok benzer bir muameleyi, bu sefer çok daha yakınımda saydığım birinden gördüm. Homofobinin ne kadar sinsi, ne kadar sinmiş olduğuyla tekrar yüzleştim. Bu sefer susmamaya karar verdim. Oturdum, bunu yazdım:

Çocuklarınızın LGBTİQA+ olmasından korkmayın. LGBTİQA+ çocuklarınıza hayatı dar eden bu düzenden korkun. LGBTİQA+ çocuklarınızı değiştirmeye çalışmayın. LGBTİQA+  çocuklarınıza hayatı dar eden bu düzeni değiştirmeye çalışın. Çocuklarınızın hayatlarında LGBTİQA+ bireylerin olması, onlara farklı gerçeklikleri tanıtır. Zaten sistem içine düşen her bireyi bir kalıba sokmaya, kendi çıkarları gereği ön-tanımlanabilir yapmaya çalışıyor. Sisteme yardımcı olmayın. Kalıplara inanmayın. 

Bitirirken, altı yıl önce tam da bu yazıyı yazdığım gün (coskun_sabah_anilar.mp3) sosyal medyada paylaştığım bir mektubu da iliştirmek istiyorum. Bir dede, gey torununu evden kovan (eski) kızına yazmış: 

                Sevgili Christine,

                Evladım olarak beni hayal kırıklığına uğrattın. Ailede bir utanç kaynağı olduğu konusunda haklısın ama kaynağın çıkış yeri konusunda yanılıyorsun.

                Asıl ‘‘iğrençlik’’, sırf sana açıldığı için Chad’i evden kovman. Asıl ‘‘doğaya aykırı’’ olan bir ebeveynin kendi çocuğunu evlatlıktan reddetmesidir. 

                Bütün bunlar içinde söylediğin tek zekice şey ‘‘oğlunu gey olması için yetiştirmemiş’’ olmandır. Çünkü yetiştirmedin: O böyle doğmuştu. Solak olmak için harcadığı çabadan fazlasını harcamadı bunun için. Oysa sen incitici, dar ve geri kafalı olmak için bilinçli bir seçim yaptın. Hazır çocuklarımızı evlatlıktan reddetmeye başlamışken, sanırım ben de bu fırsatı sana güle güle demek için kullanacağım. Yetiştirmem gereken, kendisinin de belirttiği üzere fevkalade bir torunum var artık ve senin gibi kalpsiz K…lara ayıracak zamanım yok. 

                Kalbini bulursan bizi ara.                                                                                                                                           
Baban 

Mertcan Karakuş bu hafta kolunu sandığın uzak köşelerine daldırıyor.

Ana görsel: Double Slap in the Face, by Bruce Nauman. 1985. Neon and glass tubing, 80 by 127 by 20 cm. (Courtesy Froehlich Collection, Stuttgart (©Bruce Nauman; DACS, London 2019).