Dil: Hapishanem ve Özgürlüğüm

Sezgin İnceel

Kafamın içini Noel ağacına benzetirim bazen. Yanıp söner sürekli. Ben içimden farklı fikirleri dışarı çıkarmaya çalışırken, bazen durur, bu farklı ben’leri neyin birbirine bağladığını merak ederim. Kafamdan düşen meyvelerin alakasızlığına bir isim bulmaya çalışır, ne kadar uğraşsam da her zaman yanıt bulamam. Son birkaç gündür elimden bırakamadan okuduğum Kübra Gümüşay’ın ‘Sprache und Sein’ (Türkçe: Dil ve Olmak) kitabı bu konuda bana hem ilham oldu, hem de bir çok başka düşüncemin kapılarını araladı. Yazarı, hem politik hem şiirsel olabilmeyi başarmış bu eseri için tebrik ederken, kitabın bana hatırlattıklarından bahsetmek istiyorum biraz . 

Ben Kimim? 

Doktora tezimi çocuklarda çok dillilik ve müzik eğitimi ilişkisi üzerine yazdım. Sadece tezle de kalmadım, okul sonrası farklı projelerle devam ettirdim bu akademik merakımı. Hala da çocuklarla ve ebeveynleri ile bu konuda çalışmalar yapıyorum. Onun dışında çok dillilik varoluşumun bir parçası. Gün içinde üç dili aktif olarak kullanıyorum, dolayısıyla dil ile ilgili mevzulara oldukça kafa yoruyorum. Dil, kendimizi anlatabilmek için kullandığımız bir araç; düşüncelerimize, duygularımıza ve gördüklerimize taktığımız isimler. ‘Masa’ kelimesinin masanın kendisi ile alakası yok mesela. O yüzden farklı dillerde farklı fonetiklerle ifade edilmiş: Kimisi ‘masa’ demiş, kimisi ‘tisch’, kimisi ‘table’. Bizden önceki kuşaklar aynı şeylere bakıp onları farklı farklı isimlendirmişler, biz de devam ediyoruz. Sadece dışarıdakileri değil, içeridekileri de tanımlama ihtiyacı duyuyoruz. ‘Üzüntü’, ‘mutluluk’, ‘kızgınlık’ diyoruz mesela. Bunlar nispeten adlandırması daha kolay duygular. Bazı hislerse dünyanın farklı yerlerinde kendilerine daha baskın yer buldukları için, dillere de kendilerine has şekillerde yansımışlar. ‘Hasret’ gibi, ‘hüzün’ gibi, ya da Almanca’daki ‘heimweh’ gibi. Onları başka bir dile çevirmek istediğimde sanki bir bacağı havada kalan masa gibi yerine oturmuyor çeviri. O havada kalmış bacağın altına bir bira altlığı koyarmış gibi, yanlarına birkaç kelimelik açıklama eklemem gerekiyor. 

On yıldır Almanya’dayım. Ondan önce de Türkiye’deydim. Buradaki hayatımı seviyorum. Küçüklüğümden beri farklı ülkelerde yaşamak, farklı diller konuşmak istemiştim, o yüzden şikayet edemem. Ama yurtdışında yaşayan birçok arkadaşımda da gözlemlediğim gibi,  bana da zaman zaman “ben ne yapıyorum burada?” hissi geliyor. Örneğin bazen canım sadece anadilimi konuşmak istiyor. Almancam da İngilizcem de çok iyi seviyedeler, kendimi ifade edememe gibi bir problemim yok. Ama doğup büyüdüğüm dilin dokusunu, ağzımda bıraktığı tadı çok özlüyorum bazen mesela. Başka diller konuşurken, Türkçeyi kullanırken yapabildiğim gibi dili eğip bükebilmeyi, ona biraz şiirsellik katmayı, eşanlamlı kelimeleri kutuplaştırmayı, zıt anlamlıları barıştırmayı özlüyorum. ‘Tahayyül’ün ağzımda bıraktığı tadı, ‘Ümitvâr’ın üstümde bıraktığı güçlendirici etkiyi kendi kullandığım diğer dillerde henüz bulamıyorum. İngilizce ve Almanca konuşurken yaptığım olabildiğince pragmatik düşünüp önüme çıkan ilk kelimeleri cümlenin içinde doğru yerlere yerleştirmek ve sohbete devam etmek oluyor. Öte yandan sadece tek bir dille yaşamak da bana yetmeyecek, biliyorum. Tamamen tek dilli bir ailede ve çevrede büyümüş birisi olarak şu anda iki tane yabancı dili iyi, bir tanesini ise yarım yamalak seviyede konuşabildiğim için şükrediyorum. Çünkü onlarda da Türkçe’de bulamadıklarımı bulabiliyorum. Schadenfreude (başkalarının mutsuzluğuna sevinme), fremdschämen (başkası adına utanma), ohrwurm (kelime çevirisi: kulak kurdu, aklımıza takılıp çıkmayan şarkılar anlamında kullanılıyor) gibi kelimeleri hazine gibi aklımın köşelerinde saklıyorum. 

Buna rağmen hiçbir bildiğim dilin yetmediği anlar da oluyor. Beni ben yapanlardan biri dildi madem, beni aynı anda nasıl bu kadar kendimden uzaklaştırıyor? “Ben kimim?” sorusunu defalarca kendime sorup, sessizlikle sonlanan gecelerin sorumlusunu ya kendi kafa karışıklığım ya toplum yapmışken, şimdilerde dilin buna katkısı üzerine de düşünmeye başladım. Belki kendimi, duygularımı tarif edecek kelimeler bulamamış olmam -en azından kullandığım dillerde onların üretilmemiş olmaması- zaman zaman sıkışıp kalmama sebep olan etkenlerden birisi miydi? Geçtiğimiz aylarda konuşmacı olarak katıldığım bir seminerde, ben konuşurken ressam İpek Yeğinsu aynı anda bir çizim yaparak bana estetik yanıt verdi. Konuşmam bitip de resmi gördüğümde, İpek’in hiçbir şey söylemesine gerek kalmadan o resimde hem kendimi hem konuşmamı gördüm. Kendimi tarif etmeye bazen kelimeler yetmiyordu, ama işte tam burada beni anlatan biri vardı. Belki de sanatın en önemli işlevlerinden biri buydu: Kelimeler yetmediğinde içimizdekileri ifade edebilmek. O yüzden aynı zamanda şarkılar yazan ve seslendiren bir insan da olarak, dilin hem nasıl bu kadar güçlü, hem ne bu kadar aciz olabileceğini anlayıp şaşırıyorum. “Derinlemesine hasta bir topluma uyum sağlamak bir sağlık ölçütü değildir” demiş Jiddu Krishnamurti. Bunun üstüne düşünüyorum. Evet, sistemle bu kadar derdimiz varken, sistemin bize devrettiği dil nasıl güncellenmeden ve yenilenmeden bizim derin duygularımıza nasıl yetsin ki? 

Dil Bize Yeter mi? 

Kullandığımız dil düşünce yapımızı etkiler der Sapir-Whorf hipotezi. İkili cinsiyet algımız üzerinde dilin baskısını düşünürken, bu hipotezi çok anarım. Örneğin buraya taşındığım ilk zamanlar günlük hayatımda sık sık kullandığım diller İngilizce ve Almancada erkek ve kadın özneleri tarif etmek için kullanılan he, she, they, er, sie, es zamirleri yanlışlıkla birbirine karışırdı bende. Dinleyenin kafası daha da karışırdı. Kişilerin cinsiyet tanımlamalarına değer vermediğim için değil, hikaye anlatırken cinsiyetler önceliğim olmadığı için bu hatayı yapardım.  Hikayede anlattığım arkadaşımın o an ne yaptığı, sevdiği renk, içtiği içecek, cinsiyetinden daha önemli olurdu bazen anlattığım hikayede. Buna istinaden Alman bir arkadaşım bir keresinde ısrarla Türkçe’nin yeterince net bir dil olmadığını bana savunmuştu, özneler arasında he/she/they gibi bir ayrım yapmadığımız için. Ben de ona o bahsettiği netliğin göreceli bir kavram olduğunu, önemli olanın anlatılmak istenen kadar sahih olabilmek gerektiğini anlatmaya çalışmıştım. İsterseniz İngilizce’den (veya başka dillerden) daha açık diller de yaratabiliriz. Örneğin öyle bir zamir buluruz ki, kişinin misal derisinin rengini, cinsel yönelimini, cinsel kimliğini vs. de he/she gibi özetleriz. Ama gerek var mı? Dinleyici bunu duymak istiyor mu? Dahası bunları belirtmem beni net yaparken, dilimi gitgide daha ayrımcı hale getiriyor mu? Ben bir hikaye dinlerken, kahramanın kim olduğunu neyin üzerinden  değerlendiriyorum? Anadili İngilizce ve Almanca olan bir insanın cümlenin öznesinin erkek mi kadın mı olmasını bilmek istemesindeki arzu, tam olarak dillerinin onların düşünüş şeklini şekillendirmesi ile ilişkili değil mi? Tüm bunlar bana son dönemde sık sık karşımıza çıkan, JK Rowling’in de biraz fişeklediği kadın-erkek, trans-natrans-nonbinary tartışmalarını hatırlatıyor. Maya Angelou “Birisi size kim olduğunu gösterdiğinde, ilk seferinde ona inanın” demiş. Bana sorarsanız öz, kısa ve sade bir şekilde özetlemiş. Benim tek yapabileceğim dilimi güncellemek. Tanımlamalarımı güncellemek. Düşünce yapımı güncellemek. Bana kim olduğunu söyleyen insana inanmak, güvenmek, onun yanında olmak. Gruplamadan, kişiliksizleştirmeden (yine Türkçe’ye çevirmekte zorlandığım kelimelerden biri dehumanizing) iletişmek. 

Müzedeki İsimsizler

Gümüşay kitabında dilleri müzeye benzetmiş. Bu müze bazı insanların ‘isimsiz’ bazılarının ise ‘isimli’ olduklarından bahsetmiş. İsimsizlerin, isimlileri sürekli tanımladıklarını, ama karşılarında kendi tanımlarına uymayan insanlar çıktıklarında afalladıklarını söylemiş. Pink News’in yayımladığı bir videoda kendilerini non-binary lezbiyen diye tanımlayan bireylerle röportajları görüyoruz. Sözlük anlamlarıyla nonbinary ve lezbiyen tanımlarını düşününce, insan kendini kadın veya erkek şeklinde tanımlamazken, nasıl aynı anda “kadınlardan hoşlanan kadın” olarak tanımlayabilir diye şaşırıyor. Ama belli ki dil, insanları anlamamızın önünde bir bariyer olarak duruyor. Arrival filminde bir linguist uzaylılarla iletişebilmek için onların kullandığı dili öğrenmeye başlar. Dili öğrendikçe düşünce yapısındaki büyük değişiklikleri fark eder ve film sürpriz bir sonla biter. Spoiler (“sürprizbozan” diye bir karşılığı varmış. Ne tatlı aslında ama işte sanırım spoiler artık çevrilemez bir kelime oldu.) vermemek için fazla anlatmak istemiyorum, ama zamanın farklı şekillerde algılanabileceğini, bu dünyaya ait olmayan, öğrendiği yepyeni dil sayesinde keşfeder. Ben buna 10 yıldır Almanya’da farklı şekillerde (Aaa senin Almancan çok güzel, tanıdığım diğer Türklere benzemiyorsun / Aaa sen eğitimlisin / Aaa Türkiye’de eşcinsel olmak zor olmalı, değil mi? / Aaa siz Türkiye’de müzik bölümlerinde sadece Türk müziği öğreniyorsunuz / Aaa sizin Türk müzikleri neden sürekli çok hüzünlü vb) maruz kalmışken, bunu neden başkalarına yapabilirim ki? Hele bir de Wikipedia’yı referans göstererek? Pardon, ama ben kimim de zaten trans/non-binary bir bireyin deneyimini, kendisini nasıl, hangi özneyle tanımlaması gerektiğini, vücudunun hangi uzuvlarını ameliyatla aldırması gerektiğini sorgulayabilirim? Ben kimim?

Kimin Dili, Kimin Gücü? 

Gümüşay’ın bana hatırlattığı diğer bir soru ise “doğru kimin doğrusu?” oldu. Dilin kuralları konusunda kuralcı (prescriptivist) ve betimleyici (descriptivist) yaklaşımlardan bahsedilir. Bir grup dilin kesin kurallarını olduğunu ve onlara sadık kalınması gerektiğini savunurken, diğer grup dilin kendini sürekli yenileyen bir sistem olduğunu, değişimin doğal olduğunu savunur. Sahi ya, dilin kurallarına karar veren kim? Aksanlar neden mesela aksan? Neden İstanbul Türkçesi standart Türkçe kabul edilmiş de diğerleri aksan veya? Bu konuyla Paris Review’da çıkan bir yazı siyahların konuştuğu İngilizceye “siyah İngilizce” denirken beyazların konuştuğu İngilizcenin neden “beyaz İngilizce” değil de standart İngilizce diye adlandırıldığını sorguluyor. Daha “doğru” olduğu için mi? Doğru, kime göre doğru? Örneğin beyaz İngilizcede yanlış kabul edilen double negation yani çift olumsuzlama (“I don’t do nothing” değil “I don’t do anything” veya “I do nothing” demek gerekiyor) siyah İngilizce yanlış kabul edilmiyor (“I don’t/ain’t do nothing”). Yazı, bu çift olumsuzlama konusunun bazı başka dillerde de kullanıldığını ve aslında mantıksız olmadığını savunuyor. (Türkçe de bunlardan birisi: Hiçbir şey yapMıyorum). Peki o zaman tekrar soralım, bunun doğruluğuna karar veren mercinin adı ne? Güç? Para? Hırs? Konum? 

Yazının başında bahsettiğim gibi asıl çalışma alanım çokdillilik.  Bazı çokdillilikler hoş kabul edilirken, bazılarını kapı altı edişimiz kafamı çok meşgul ediyor. Almanya’da Almanca-İngilizce veya Almanca-Fransızca’nın el üstünde tutulup, Almanca-Arapça’nın dil eksikliği olarak algılanması mesela. Keza Türkiye’de büyürken Kürtçe-Türkçe veya Ermenice-Türkçe konuşan arkadaşların dil yeterliliklerinin ve yeteneklerinin farkında olmadık hiç. Ama İngilizce-Türkçe veya Almanca-Türkçe konuşabilen akrabaların bebeklerine gıptayla baktık. Tekrar soruyorum, kim koymuştu kuralları?  Doktora tezimde de farkettim ki, anadil, kalbin dili, günlük hayat dili gibi kategoriler kolay kavramlar değil. Çokdilli ailelere “anne şunu baba bunu konuşsun, bu kadar” demek kolay, ama kalbin içindeki sesleri bulmak pek değil. Anadillerinin Türkçe olduğuna inanan, düşünen, kalpleri o dile ait, fakat Almanca’yı Türkçe’den daha iyi kullanan bir çok katılımcım oldu. Benim onlara “Hayır senin anadilin Türkçe değil” deme hakkım var mı sizce? 

Dil, sadece dil değil. Daha fazlası. Bazen evim, bazen yurdum. Bazen yurtsuzluğum, bazen kaybolmuşluğum. Bazen hapishanem, bazen özgürlüğüm. Peki ben kimim? Kaç kelime lazım kendimi tanımlamama? Kaç kelimeden sonra kurtulabilirim baskılardan ve sistemin bana dayattıklarından? Ludwig Wittgenstein “dilimin sınırları dünyamın da sınırlarıdır” diyor. Belki sınırları söküp atabilmek için dillere de yeni devrimler gerekiyor. Ama her halükarda sınırları görmek, sadece dilin gücünü kabul edenlerin elinde. 

Münih’te müzik pedagojisi doktorası yapan Dr. Sezgin İnceel çokdilli büyüyen çocuklarda müzik eğitimi üzerine çalışıyor. En büyük tutkum dediği müzikle ilişkisini de sürdüren Sezgin solo ve grup çalışmalarını sürdürüyor, şarkılar yazıyor, kayıtlar yapıyor, konserler veriyor. Sanatçı aynı zamanda İlker Hepkaner’le birlikte Yine Yeni Yeniden 90’lar adlı podcast serisini de hazırlayıp sunuyor.

Görsel: Roberto González Fernández‘in Pride Blue Tongue Men adlı serisinden.