Aşk ve Öbür Hayaletler*

Mertcan Karakuş a.k.a. Zakkum Kök

Kaygıyla başa çıkmak zor zanaat. Hele de olduklarımızın olacaklarımıza garanti olacağı sanrısı, bir takım olağanüstü koşullar tarafından (misal bütün dünyayı etkileyen bir salgın) tuzla buz edilmişse. Boş kalan güvenli alanlarımıza, ‘geçmiş güzel’ günlerin hoş sedası doluveriyor; eksikliğini hissettiğimiz güven duygusunu eksik hissetmediğimiz zamanlarda arıyoruz. Suçu Merkür retrosunda arasak da (ki gezegeni olduğu Başak burcu faturayı hep kendine kesmeye pek meraklıdır) bu geriye geriye dönüşler, ileriye doğru akışı kapanmış bir nehrin doğal tepkisi aslında. Tabii teselli aradığımız o günler ne sanıldığı kadar geçmiştir, ne de hatırlandığı kadar güzeldir çoğu zaman. Böyle hissedip nostaljiden ağızlarının payını alanlara, naçizane bir yöntem önereceğim: kaygı aşısı. Aşı karşıtlarının hassas terazilerini hemen oynatmadan açıklayayım. Damara zerk edilen bir aşıdan bahsetmiyorum. Dolayısıyla halihazırda zaten bir şekilde yönetilen hayatlarımızı daha da yönetilebilir kılmaya yarayan bir mikroişlemci söz konusu değil. Kontrollü bir ortamda, küçük dozlarda kaygı yaratmaktan bahsediyorum. Sosyal medyanın çetrefilli labirentlerinde gözüme çarpan bir araştırmada belirtildiği üzere korku ve gerilim temalı yayınlar bu iş için birebir. Hoş, hükümetlerin bu yöntemi de aleyhimize kullanmanın bir yolunu bulmadıklarından (belki şu tepenin arkasında küçük bir komplo teorisyeni vardır) emin olmasam da ben severek uyguluyorum (fabrikadan halka…); belki sizin de işinize yarayabilir.

Bu minvalde dizi dizi dolaşırken; sorunlu bir yazarın Fransız taşrasında karanlık geçmişiyle yüzleşmesini (öneri için Selen bebeğime teşekkürler), Brezilya’nın arka sokaklarında yaşayan Japon bir cadının lanetini, Kore’nin gecekondu mahallesindeki daracık odalarda yan yana yaşayan cinai karakterleri, Amerika’da mutlu azınlık ve biz fakirler arası organ değiş tokuşunun olası zararlarını izlerken; The Haunting’in ikinci sezonu, The Haunting of Bly Manour yayımlandı. En başından söylemişti zaten dizi: her çeşit hayalet var bu hikayede. Ama geçmişi, geçip gidemediklerimizi, gitmesine izin vermediklerimizi ve hatta kendimizin başka başka yüzlerini bile hayaletten sayması çok etkiledi beni. İzledikten sonra öğrendiğim ki bir Henry James uyarlamasıymış; bu edebi çeşitlilik ondan belki de. Sonradan itiraf ediliyor, izleyen de farkına varıyor zaten: aynı zamanda bir aşk hikayesi de izliyoruz. Daha doğrusu hayaletlerin çeşitliliğini aratmayacak çeşitlilikte bir dolu aşk hikayesi.  Son tahlilde, mutluluğu diğerlerinden daha daim olan ilişkinin, bir takım erillikler, sahiplenmeler, açılamamalar vb. yüzünden güdük kalan heteroseksüel ilişkiler değil de, iki kadının aşkı oluşu da (mevzudan Henry James’in haberi var mı, bilemiyorum) güzel bir son dokunuş ekliyor diziye. Aşağıdaki repliklerse benim gibi kırık kalpler sokağı sakinlerine

—    Hikayenizi beğendim.

—    Sevindim.

—    Ama bence baştan yanlış girdiniz. 

—    Öyle mi?

—    Evet. Hayalet hikayesi demiştiniz. Ama değildi.

—    Değil miydi?

—    Aşk hikayesiydi.

—    Esasen aynı şey.

* Gabriel Garcia Marquez’a saygılar.