Bu yazı ilk olarak Arkeo Duvar’ın LGBTİ+ Onur Ayı şerefine yayımladığı Haziran 2025 tarihli 23. sayısında yer aldı. Metni, derginin ve yazarının izniyle Velvele’de üç bölüm halinde siz değerli okuyucularımızla buluşturuyoruz. İlk bölümü buradan; ikinci bölümü de şuradan okuyabilirsiniz.
***
Türkiye’de Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı, başlangıçta ‘muhafazakâr demokrat’ bir kimlik benimsediğini iddia etse de 2010’ların ortasından itibaren giderek otoriter ve faşizan eğilimler sergileyen bir yapıya büründü. Bu dönüşüm, yalnızca siyasal kurumları değil toplumsal tahayyülü de derinden etkiledi: Aile, din, lidere sadakat ve heteroseksüellik, makbul yurttaşlığın asli unsurları haline getirildi. AKP’nin söyleminde ‘milli irade’ homojen ve dindar bir halk kitlesine atfedilirken, muhalif kesimler (solcular, Kürtler, feministler ve LGBTİ+’lar) ‘halkın düşmanları’ veya dış güçlerin maşaları olarak yaftalandı.
Kazım Ateş, AKP’nin 2010’larda geliştirdiği bu dinsel popülizm stratejisinde İslam’ın bir ‘boş gösteren’ işlevi gördüğünü; ekonomik ve siyasi taleplerin ‘manevi değerler’ ortak paydasında birleştirildiğini belirtir. 2013’teki Gezi Parkı protestolarından sonra iktidarın otoriterleşme eğilimi hız kazandı; medya üzerindeki kontrol arttı, yargı bağımsızlığı zayıfladı ve sivil toplum baskı altına alındı. Bu süreçte demokratik kurumlar adım adım erozyona uğrarken toplumsal alan da muhafazakâr değerler ekseninde yeniden yapılandırıldı.
AKP’nin toplum projesi, geleneksel aile yapısının ve cinsiyet rollerinin yüceltilmesi üzerine kuruludur. Devlet mekanizmaları ve propaganda aygıtları yoluyla kadınlar öncelikle anne ve eş rollerine indirgenmiş, erkeklik ise koruyucu-otoriter bir figür olarak idealleştirilmiştir. Bu cinsiyet normlarına uymayan veya heteroseksüel aile modeline sığmayan kimlikler ise ahlaki panik söylemleriyle itibarsızlaştırılmıştır. 2011’de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın kurulması, AKP’nin aileyi politik kurgu merkezine yerleştirmesinin kurumsal ifadesiydi. Bu bakanlık aracılığıyla toplumsal cinsiyet eşitliğinden çok annelik rolünü teşvik eden programlar geliştirildi; bizzat dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, 2012’de her kadına “en az üç çocuk” doğurma çağrısı yaparak kadın bedeninin üreme kapasitesini ulusal bir görevle eşitledi. 2012’de kabul edilen 6284 sayılı Ailenin Korunması Kanunu’nun uygulanmasında dahi kadınların şiddetten korunmasından ziyade ailenin bütünlüğünün öncelenmesi, kimi zaman mağdur kadınların kendi istismar edicileriyle uzlaşmaya zorlanması sonucunu doğurdu. AKP iktidarının 2021 yılında İstanbul Sözleşmesi’nden ani ve tek taraflı bir kararla çekilmesi, uluslararası insan hakları normlarına yönelik açık bir meydan okuma niteliği taşırken, aynı zamanda iktidarın aile temelli muhafazakâr toplumsal düzen vizyonunu pekiştiren ailecilik yaklaşımını da bir kez daha gözler önüne serdi.
Bu ideolojik iklimde queer beden, iktidar söylemi tarafından hem ahlak hem de güvenlik cephesinde ‘tehlikeli’ bir varlık olarak kodlanmaktadır. AKP’nin üst düzey temsilcileri ve yandaş medya, LGBTİ+ topluluğunu sık sık ‘sapık’, ‘sapkın’, ‘virüs’ gibi ifadelerle anmakta ve toplumun manevi yapısını çökertmeye çalışan bir düşman şeklinde sunmaktadır. Bunun somut örnekleri giderek çoğaldı:
Diyanet’in LGBTİ+ karşıtı hutbesi: Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, 2020 yılının bir Cuma hutbesinde eşcinselliği ve HIV pozitif bireyleri hedef alarak, bunları ‘hastalık ve ahlaksızlık’ kaynağı ilan etti. Bu resmi demeç, devlet eliyle queer varoluşların açıkça lanetlendiği bir moment oldu.
Onur Yürüyüşlerinin yasaklanması: 2003’ten 2014’e kadar İstanbul’da barışçıl şekilde düzenlenen LGBTİ+ Onur Yürüyüşü, 2015’ten itibaren valiliklerce ardı ardına yasaklandı. Polis, 2015’ten bu yana her haziran ayında sokağa çıkan barışçıl gökkuşağı kortejlerini plastik mermi ve gaz bombasıyla dağıtarak queer bedenlerin kamusal görünürlüğünü fiziksel zor yoluyla engelliyor.
RTÜK sansürleri: Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), Netflix gibi platformlarda veya müzik kliplerinde yer alan eşcinsel ilişki temsillerine dahi ceza yağdırmaya başladı. Eşcinsel karakter barındıran diziler ya kaldırılıyor ya da +18 uyarısıyla sansüre uğruyor. Görsel medyada queer temaların sistematik biçimde silinmesi, devletin kültürel alandaki mühendisliğinin bir parçası.
Üniversitelerde LGBTİ+ topluluklarının kapatılması: Üniversitelerdeki LGBTİ+ öğrenci topluluklarına yönelik baskılar, özellikle 2019 sonrasında artan bir ivme kazandı. Bu süreçte, Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde düzenlenmek istenen Onur Yürüyüşü’ne yönelik polis müdahalesi ve sonrasında başlatılan disiplin soruşturmaları, akademik alanın da LGBTİ+ karşıtı baskılardan azade olmadığını açık biçimde ortaya koydu. 2021 yılında Boğaziçi Üniversitesi LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü’nün, kampüs içinde düzenlenen bir sergide yer alan eser gerekçesiyle rektörlük kararıyla kapatılması, bu baskının kurumsallaştığını gösterdi. Benzer şekilde, 2023’te Hacettepe Üniversitesi’nde faaliyet gösteren Kuir Araştırmaları Topluluğu (Queer Deer), “inaktif” ilan edilerek kapatıldı. Bu gelişmeler, LGBTİ+ öğrenci topluluklarının varoluşsal düzeyde hedef alındığını ortaya koymaktadır.
AKP rejiminin LGBTİ+ varoluşlara yönelik tutumu, yalnızca ayrımcılık veya baskı düzeyinde kalmayıp ontolojik bir inkara varır. İktidar söylemi, adeta queer bireylerin bu toplumun meşru ve gerçek üyeleri olduğunu bütünüyle reddeder bir noktaya gelmiştir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2023 seçim kampanyası süresince neredeyse her mitinginde LGBTİ+’ları hedef almış; “LGBT diye bir şey yok” diyerek onların varlığını inkâr ettiğini açıkça beyan etmiştir. “Biz LGBT’yi tanımıyoruz. LGBT’yi kim tanıyorsa partisinde barındırsın, biz aile kurumumuzu sapkınlara yıktırmayız” söylemi, sadece bir nefret ifadesi değil, aynı zamanda queer kimliklerin ontolojik olarak yok sayılmasıdır. Bu inkâr söylemi, iktidarın milliyetçi-muhafazakâr müttefikleri tarafından da paylaşılmaktadır. Böylece devletin en tepesinden gelen mesaj nettir: “Bu ülkede LGBTİ+ diye bir kesim yoktur; varsa da meşru değildir.”
Bu söylemin tamamlayıcı bir hamlesi de sembolik silme politikalarıdır. Queer varoluşun toplumsal hafızadan kazınması için devlet destekli kampanyalar ve sembolik girişimler yürütülmektedir. 2022 yılının Eylül ayında İstanbul’da düzenlenen “Büyük Aile Buluşması” mitingi, sivil toplum görünümlü organizasyonlar aracılığıyla binlerce insanın LGBTİ+ karşıtı nefret sloganlarıyla sokağa dökülmesine sahne oldu. İktidar yanlısı medya tarafından günlerce desteklenen bu mitingde “Ailemize dokunma” pankartları altında LGBTİ+’lara karşı ayrımcı bir anayasa değişikliği talebi dillendirildi. Yine 2023 seçimleri öncesinde hükümet, muhalefeti LGBTİ+ dostu olmakla suçlayan videoları televizyonlarda ve meydanlarda sıkça yayınlayarak toplumu kutuplaştırdı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ocak ayı başlarında yaptığı açıklamayla, 2025 yılını ‘Aile Yılı’ ilan ederek aile kurumunu devlet politikalarının merkezine alacağını duyurdu. Bu girişim, ekonomiden eğitime her alanda aileyi güçlendirme adı altında heteronormatif değerleri hâkim kılma ve LGBTİ+ görünürlüğünü daha da kısıtlama amacı taşıyor. Aile Yılı kapsamında müfredattan sosyal politikalara, kentsel mekândan dijital platformlara kadar her yerde ‘geleneksel Türk ailesi’ imajının yüceltilmesi, buna uymayan yaşam biçimlerinin ise marjinalleştirilmesi bekleniyor. Kısacası, ontolojik inkâr düzeyine varan LGBTİ+ düşmanlığı, bir devlet ideolojisi haline getiriliyor.
Bu örneklerin tümü, AKP iktidarının yalnız politik alanı değil, toplumun duygu dünyasını, arzu biçimlerini ve hafızasını da denetim altına alma stratejisinin parçalarıdır. LGBTİ+’ları ‘yok’ saymak, onları toplumun gerçekliğinden ve hafızasından silmeye çalışmak anlamına gelir. Böylece queer’lerin yalnız bugünü değil, geçmişi ve geleceği de hedef alınır: Osmanlı geçmişine dair queer hikayeler görmezden gelinir; günümüzde yaşayan lubunyalar marjinalize edilir, geleceğin Türkiye vizyonunda ise LGBTİ+lara yer olmadığı ilan edilir. Bu, queer bedenin yalnız ‘şimdi’de değil, zaman içinde de tehlikeli ilan edilmesidir. Ancak bu iddia edilen yokluk karşısında LGBTİ+ topluluğunun varoluş mücadelesi, ontolojik bir direniş boyutuna bürünüyor: “Biz varız ve buradayız” demek, bu koşullarda en temel siyasi meydan okumalardan biri haline geliyor.
Ne var ki tüm bu silme ve yok sayma çabalarına rağmen, Türkiye’de queer varlığı tamamen ortadan kaldırılamadı. Aksine, baskı arttıkça LGBTİ+ topluluklar sadece eylemsel olarak değil hafıza ve arşiv alanında direnişi yükselttiler. AKP’nin Osmanlı nostaljisiyle parlatmaya çalıştığı ‘makbul vatandaş’ anlatısına inat, queer aktivistler kendi tarihlerini belgeleyen arşivler oluşturuyor, geçmiş kuşakların mücadelelerini gün yüzüne çıkarıyorlar. Örneğin; Kaos GL Derneği’nin yayımladığı kapsamlı raporlar, her yıl nefret söyleminin ve suçlarının dökümünü yaparak resmi tarih anlatısının dışında başka bir kayıt tutuyor. Bu karşı-hafıza oluşturma çabaları, iktidarın sembolik silme politikalarına verilen en anlamlı cevaptır. Unutturulmak istenen yaşamlar belgeleniyor, yok sayılan hikayeler kamusallaştırılıyor. Queer topluluklar böylelikle kendi ‘tehlikeli’ varlıklarının tarihini yazarak, geleceğe dair de kolektif bir umut mirası yaratıyorlar.
Queer direnişin politik potansiyeli
Baskı rejimleri ne kadar yoğunlaşırsa, direnişin biçimleri de o denli çeşitlendi ve derinleşti. Türkiye’de ve dünyada queer hareket, sadece bir hak arayışı olmaktan çıkarak aynı zamanda bir varoluş, hafıza ve kültür mücadelesi niteliği kazandı. Faşizan uygulamaların artması, queer direnişini de yeni strateji ve araçlarla donattı.
Queer beden, faşizmin güncel biçimlerince tehlikeli ilan edilmiş olabilir; ancak tam da bu tehlikelilik atfı, queer bedenleri direnişin en yaratıcı ve kararlı öznelerinden birine dönüştürüyor. Toplumsal normları ihlal eden varoluşu sayesinde queer beden, basit bir kurban rolünü reddedip aktif bir muhalefet mekanına dönüşüyor. Judith Butler’ın performativite kuramından ilhamla, queer bireylerin kamusal alandaki görünürlüğü ve bedensel ifadeleri, mevcut iktidar normlarını sarsan bir eylemlilik taşıyor. Butler, bireyin bedeniyle normlara meydan okuyarak var oluşunu sürdürmesini politik bir performans olarak tanımlar. Gerçekten de Türkiye’de ve dünyada queer direniş, bazen var olmanın kendisini eyleme dönüştürerek süregelmiştir.
Türkiye’de LGBTİ+ hareketi, 1990’larda Kaos GL ve Lambdaistanbul ve bunun gibi oluşumlarla ilk kurumsal adımlarını attığında, ‘lubunya’lar kamusal görünürlük kazanmaya başlamıştı. 2000’lerin ilk yarısında her yıl büyüyen Onur Yürüyüşleri ve kurulan dernekler sayesinde bir özgürlük alanı açılmıştı. AKP döneminde artan baskılar, bu alanı daraltmış olsa da mücadeleyi bitiremedi; aksine yeni direniş biçimlerine ilham verdi. Özellikle 2021’deki Boğaziçi Üniversitesi protestoları, heterojen bir öğrenci hareketi olmakla birlikte queer gençlerin ön saflarda olduğu bir direniş örneğiydi. Atanan kayyum rektöre karşı başlayan protestolarda kampüse asılan gökkuşağı bayrakları ve sanat eylemleri, iktidarın sert tepkisini çekti; pek çok öğrenci gözaltına alındı, LGBTİ+ kulübü kapatıldı. Fakat Boğaziçi direnişi, farklı muhalif kesimleri bir araya getiren dayanışmasıyla iktidara geri adım attırmasa da topluma umut aşılayan bir deneyim oldu. Queer öğrenciler ‘tehlikeli’ olarak damgalanan varlıklarını kampüste ısrarla göstererek geniş bir destek kazandılar. Bu, queer bedenin performatif direnişine örnek teşkil etti: Yasaklara rağmen dans ederek, rengarenk giyinerek, kimliğini sakınmadan dile getirerek var olmak başlı başına siyasi bir eylemdi.
Queer direnişin belki de en güçlü boyutu, hafıza ve arşivler üzerinden yürüttüğü mücadeledir. Queer topluluklar, hafızanın yalnızca geçmişi değil, bugünü ve geleceği de şekillendiren politik bir alan olduğunun bilincindedir. Bu nedenle, kendi tarihlerini sahiplenmenin ve hatırlamanın, geleceği dönüştürmenin anahtarı olduğunu bilirler. José Esteban Muñoz’un kavramsallaştırdığı biçimiyle queer ütopyası, henüz burada olmayan, gerçekleşmemiş ama arzuyla tahayyül edilen bir geleceğe yönelir; bu tahayyül ise bugünü, geçmişin kolektif hafızasıyla ilişkilendirerek inşa edilir. Arzunun ve kaybın hafızası, queer bedenlerin var olma ısrarıyla birleştiğinde sadece bir direniş değil, aynı zamanda başka bir zaman kurma pratiği ortaya çıkar. Yani queer direniş, lineer ve tekdüze faşist zaman algısını kırarak geçmiş, şimdi ve geleceği radikal biçimde yeniden bağlar. Duygulanımsal arşivler ve kolektif hatırlama ritüelleri sayesinde, acılar politik bilince dönüştürülür ve umut estetiğe bürünür. Bu nedenle faşizm, yalnız bugünü değil hafızayı ve geleceği de hedef alırken; queer direniş ‘tehlikeli’ bedenini zamansal bir mayın gibi otoriter hayallerin altına yerleştirir.
Elbette queer mücadelenin tek başına tüm bu otoriter dalgayı durdurması beklenemez. Ancak diğer muhalif hareketlerle birleştiğinde dönüştürücü bir güç açığa çıkardığı da açıktır. Feminist hareket, antifaşist gruplar, öğrenci hareketleri, işçi direnişleri ve queer aktivizm arasında kurulan dayanışma, iktidarın kutuplaştırma oyununu boşa çıkaracak potansiyele sahiptir. Türkiye’de feminist Gece Yürüyüşleri ile LGBTİ+ Onur Yürüyüşlerinin dayanışması bu potansiyelin işaretleridir. Faşizm herkesi kendi dar ‘makbul vatandaş’ kalıbına uymaya zorlar; oysa direniş, farklılıkların ittifakıyla mümkün ve anlamlıdır. Queer bedenler de bu ittifakta hem kendi özgün talepleriyle hem de varoluşlarıyla orantısız korku salabilen ‘tehlikeli’ gücüyle yer alır.
Queer bedenin ‘tehlikeli’ varlığı, aslında otoriter projelerin korktuğu bir dönüşüm potansiyelini temsil ediyor. Bu potansiyel, yalnız LGBTİ+’lar için değil, toplumun tüm dışlanan kesimleri için özgürleştirici bir ufuk sunuyor. Geçmişin direniş mirası ile bugünün mücadelelerini buluşturan queer hareket, karanlık zamanlarda bile kolektif bir ışık taşıyor. Faşizmin unutturmak istediği her ismi, her hikâyeyi, her aşkı yeniden kayda geçirmek; normatif zamanı çatlatıp içinden çoğul ve renkli bir gelecek ihtimalini filizlendirmek… İşte queer beden tam da bu nedenle tehlikelidir. O tehlike, baskı düzeni için yıkıcı; fakat insanlığın çoğul geleceği için yapıcı ve dönüştürücü bir güç olarak bizimledir.
KAYNAKÇA
ATEŞ, Kazım (2017) “AKP, Dinsel Popülizm ve Halk-olmayan”, Mülkiye Dergisi, Cilt: 41, Sayı:1, s. 105-130.
BUTLER, Judith (2008) Cinsiyet Belası: Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi (çev: Başak Ertür), İstanbul: Metis Yayınları. – (2025) Kim Korkar Toplumsal Cinsiyetten? (çev: Ezgi Sarıtaş), İstanbul: Metis Yayınları.
FOUCAULT, Michel (2015) Biyopolitikanın Doğuşu: College De France Dersleri (1978-1979) (çev: Alican Tayla), İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
HERZOG, Dagmar (2014) Avrupa’da Cinsellik: Bir Yirminci Yüzyıl Tarihi (çev: Zeynep Yılmaz), İstanbul: Doğan Kitap.
KOUROU, Nur Sinem (2021) “Sağ Popülizm ve Toplumsal Cinsiyet Karşıtı Hareketlerin Birlikteliğinde AKP Hükümetlerinin Aile Siyaseti ve Popülist Siyasal Mobilizasyonu”, Feminist Tahayyül, Cilt: 2, Sayı: 2, s. 207-241.
MOSSE, George L. (1985) Nationalism and Sexuality: Respectability and Abnormal Sexuality in Modern Europe, Madison: University of Wisconsin Press.
MUÑOZ, José Esteban (2009) Cruising Utopia: The Then and There of Queer Futurity. New York: NYU Press.
ÖZKAZANÇ, A. (2020) Bir Musibet: Yeni Türkiye’de Erillik, Şiddet ve Feminist Siyaset, İstanbul: Dipnot Yayınları.
PETŐ, Andrea (2014), “İdeal Aile: Algı ve Feminist Tartışmalar”, (ed: Nihal Boztekin) Başka Bir Aile Anlayışı Mümkün Mü?, (çev: Barış Yıldırım), İstanbul: Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilciliği Yayınları.
SARITAŞ, Ezgi (2020) Cinsel Normalliğin Kuruluşu Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Heteronormatiflik ve İstikrarsızlıkları, İstanbul: Metis Yayınları.
TRAVERSO, Enzo (2024). Faşizmin Yeni Yüzleri (çev: Kadir Filiz), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Yayına hazırlayan: Bawer