Bu yazı ilk olarak Arkeo Duvar’ın LGBTİ+ Onur Ayı şerefine yayımladığı Haziran 2025 tarihli 23. sayısında yer aldı. Metni, derginin ve yazarının izniyle Velvele’de üç bölüm halinde siz değerli okuyucularımızla buluşturuyoruz. İlk bölümü okumak için tıklayın.
***
Günümüzde faşizan pratikler, tek parti diktatörlüğü ya da açık militarizmle ortaya çıkmaktan ziyade, çoğunlukla demokratik prosedürleri içerden aşındırarak, kurumları işlevsizleştirerek, hukuk devletini biçimsel olarak sürdürüp içerikten boşaltarak işliyor. Bu yeni otoriter yönetimler literatürde ‘yeni faşizm’, ‘illiberal demokrasi’ ya da ‘post-demokrasi’ gibi kavramlarla tanımlanmakta. Modern iletişim araçlarını ve kimlik siyasetini de kullanarak kitlesel meşruiyet üreten bu rejimlerin ortak bazı özellikleri var:
Popülist lider kültü: Karizmatik, otoriter bir lider figürü etrafında kurulan ve lidere adeta mesiyanik özellikler atfeden siyasal sadakat yapısı.
‘Halk’ versus ‘düşmanlar’ söylemi: Toplumu homojen bir ‘halk’ olarak tahayyül edip, muhalefeti, eleştirel medyayı, akademiyi, göçmenleri ve özellikle de LGBTİ+’ları türlü komploların faili ‘hain’ler olarak hedefe koyan kutuplaştırıcı dil.
Aile, din ve ahlak vurgusu: Heteroseksüel çekirdek aile idealleştirilir; kadınlar ‘kutsal anne’ rolüyle, erkekler ‘koruyan ve kollayan baba’ rolüyle tanımlanır. Üreme ve üretkenlik, makbul yurttaşlığın kriterleri haline getirilir. Dini muhafazakarlık ile milliyetçilik iç içe geçerek cinsel ahlak üzerinde toplumsal baskı meşrulaştırılır.
Arzunun yönetimi: Cinsellik, toplumsal cinsiyet kimlikleri ve ilişki biçimleri ideolojik denetime tabi kılınır. Eğitim, medya ve hukuk yoluyla ‘makbul’ cinsellik tanımlanır; bunun dışındaki pratikler sansürlenir, yasaklanır veya şeytanlaştırılır.
Bu yapısal kodlar, queer bedeni yalnız bir ‘sapkınlık’ olarak damgalamakla kalmaz; aynı zamanda düzenin kırılganlıklarını açığa vuran bir turnusol kağıdı haline getirir. Queer, yeni faşist zihniyette toplumun homojenliğine meydan okuyan somut bir hatırlatmadır. Bu yüzden bu rejimler queer varoluşu bir yandan yok saymaya, görünmez kılmaya çalışırken, diğer yandan toplumsal kriz anlarında veya kitle seferberliğinde bir nefret objesi, bir günah keçisi olarak öne sürerler. Örneğin ekonomik ya da siyasi bir bunalım anında iktidar blokları dikkatleri dağıtmak için ‘sapıklar’ diyerek LGBTİ+ bireyleri hedef gösterip kendi tabanını konsolide etmeye çalışabilir. Yeni faşizmin dilinde ve politikasında aile ve ahlak temaları merkezi bir yer tutar. Bunun güncel örneklerini çeşitli ülkelerde görmek mümkündür.
Küresel örnekler: Queer bedenin şeytanlaştırılması
Günümüzün yeni faşist ve popülist hareketlerinde de heteronormatif aile düzeni, milli ve manevi değerlerin kalesi olarak sunuluyor. Queer kimlikler ise bu kaleyi içten çökertmeye çalışan ‘hainler’ ya da dış mihrakların toplum içine soktuğu bir ‘Truva atı’ gibi resmediliyor. Özellikle Orta ve Doğu Avrupa’da bu eğilim belirgindir: Polonya’da iktidardaki muhafazakârlar bazı kent ve kasabaları ‘LGBT ideolojisinden arınmış bölge’ ilan edecek kadar ileri gitmiş, Macaristan’da Orbán hükümeti okullarda ve medyada LGBTİ+ içerikleri yasaklayan yasalar çıkararak queer görünürlüğü kamusal alandan silmeye girişmiştir. Latin Amerika’dan Asya’ya, farklı kültürel bağlamlarda benzer şekilde LGBTİ+’lar kültürel yozlaşmanın sembolü veya ‘Batı’dan ithal sapkın bir akım’ olarak yaftalanmaktadır. Judith Butler, sağ popülist ve faşizan rejimlerin “toplumsal cinsiyet”i bir fantazma olarak inşa ettiğini, yani var olmayan bir tehdidi hayal ürünü bir tasarıma dönüştürdüğünü söyler. Bu söylem, aileyi tehdit altında, çocukları risk altında, toplumu ise çöküş eşiğinde göstererek, bir tür moral panik üretir. Bu panik, otoriter rejime yöneltilmiş eleştirileri ‘ahlaksızlıkla’ damgalama işlevi görür.
Faşizmin ve aşırı sağ popülizmin queer bedenleri hedef alışı, coğrafyaya özgü farklı görünümler alsa da özünde benzer düşmanlaştırma mekanizmalarına dayanır. Almanya, İtalya ve İspanya gibi Avrupa ülkelerinden ABD’ye ve Doğu Avrupa’ya kadar uzanan birkaç örnek, bu nefret siyasetinin güncel yüzlerini ortaya koyar.
Macaristan ve Polonya kendi tabanlarını konsolide etmeye çalışıyor
Doğu Avrupa’da otoriter popülizmin en belirgin iki örneği olan Macaristan ve Polonya, queer karşıtı politikaların adeta laboratuvarı haline gelmiştir. Macaristan’da Viktor Orbán liderliğindeki Fidesz hükümeti, ‘Hıristiyan aile değerlerini koruma’ iddiasıyla son on yılda LGBTİ+ haklarını sistematik biçimde budadı. 2012’de anayasada evlilik birliğini yalnızca bir erkek ile bir kadın arasında tanımlayarak eşcinsel evlilik ihtimalini ortadan kaldıran Macaristan, 2020’de trans bireylerin yasal cinsiyet tanınmasını yasakladı. Devlet, 2021’de kabul ettiği bir yasayla da okullarda ve televizyonda ‘homoseksüellik propagandası’ diye nitelediği içerikleri yasaklayarak, 18 yaş altındaki gençleri eşcinsel varoluşlardan haberdar olmaktan dahi mahrum etmeye çalıştı. Bu yasalar, Rusya’daki 2013 ‘gey propaganda’ yasağının bir kopyasıydı ve Avrupa Birliği içerisinde eşi benzeri yoktu. Sonuç olarak Macaristan’da insan hakları örgütleri LGBTİ+ topluluğu üzerinde bir ‘korku bulutu’ oluştuğunu, otosansürün yaygınlaştığını raporluyor.
Polonya ise benzer bir yolu izleyerek 2019’dan itibaren yaklaşık yüz belediye ve yerel idareyi ‘LGBT’siz bölge’ ilan etti. 2015-2023 yılları arasında iktidarda bulunan milliyetçi-muhafazakâr Hukuk ve Adalet Partisi (PiS) liderleri, LGBTİ+ haklarını Batı’nın dayattığı zararlı bir ideoloji olarak damgalandı. 2020 cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında Cumhurbaşkanı Andrzej Duda, “LGBT bir insan değil, ideolojidir ve komünizmden bile tehlikelidir” diyerek homofobik söylemi resmi propaganda seviyesine çıkardı. Bu nefret ikliminde Polonya’da Onur Yürüyüşleri sık sık aşırı sağcı grupların şiddetli saldırılarına maruz kaldı; bazı şehirlerde valilikler etkinlikleri yasakladı. AB kurumlarının fon kesme tehditleri sonucunda bazı ‘LGBT’siz bölge” kararları yargı tarafından iptal edilse de PiS hükümeti LGBTİ+’lara yönelik mevcut nefret dalgasını körüklemeye devam etti. Macaristan ve Polonya örnekleri, çağdaş sağ popülizmin queerfobik yüzünü net biçimde ortaya koyuyor: İktidarını pekiştirmek isteyen rejimler, LGBTİ+ varoluşları şeytanlaştırarak kendi tabanlarını konsolide etmeye çalışıyorlar.
Almanya örneği faşizmin yalnız geçmişte kalmadığını gösteriyor
Almanya tarihinde Nazi döneminin eşcinsellere uyguladığı vahşet, faşist cinsiyet rejiminin uç bir örneğini oluşturur. Ancak günümüzde dahi Almanya’nın aşırı sağında benzer düşman imgeleri yaşamaktadır. 2017’de eşcinsel evliliğin yasal hale gelmesi ve göreli toplumsal ilerlemeye rağmen, göçmen karşıtlığıyla yükselen Almanya için Alternatif (AfD) partisi LGBTİ+ haklarını hedef almaktan geri durmuyor. AfD, aileyi ve ‘Alman geleneğini’ koruma söylemiyle müfredatta cinsiyet çeşitliliği eğitimi verilmesine karşı çıktı, trans haklarını ‘tehlikeli ideoloji’ olarak niteleyen kampanyalar yürüttü.
Partinin açık lezbiyen eşbaşkanı Alice Weidel bu homofobik ve transfobik söylemin önüne geçmezken, Almanya’daki Neo-Nazi gruplar da mültecilere ve Yahudilere yönelik nefretlerinin yanı sıra queer mekanları ve etkinlikleri hedef alıyor. Berlin ve Köln gibi metropollerde güçlü bir queer dayanışma kültürü olmakla birlikte, özellikle eski Doğu Almanya eyaletlerinde nefret söyleminin normalleştiğine dair endişeler artıyor. Almanya örneği, faşizmin yalnız geçmişte kalmadığını; demokrasi kültürüne sahip bir ülkede dahi ekonomik kaygılar ve kimlik korkuları üzerine inşa edilen yeni bir sağın, LGBTİ+’ların kazanılmış haklarını geri almaya yeltenebildiğini gösteriyor.
İtalya’da otoriter aile ideali, popülist bir biçimde yeniden siyasallaştırılıyor
İtalya’da faşist mirasın aile politikaları üzerindeki gölgesi belirgindir. Mussolini döneminde ‘Tanrı, vatan, aile’ üçlemesi devlet ideolojisinin özünü oluşturuyor, kadınlar doğurma görevini yerine getirdikleri ölçüde makbul vatandaş sayılıyordu. Günümüzde bu söylem, aşırı sağın siyasi retoriğinde yeniden canlandırılıyor. 2022’de iktidara gelen Giorgia Meloni liderliğindeki koalisyon, muhafazakâr Katolik değerleri savunma iddiasıyla LGBTİ+ topluluğunu hedef alıyor. Meloni, sık sık ‘geleneksel aile’yi yücelterek eşcinsel evlilik ve ebeveynlik karşıtı tutumunu dile getiriyor. Nitekim İtalya hükümeti 2023 yılında Milano gibi şehirlerde belediyelere, eşcinsel çiftlerin çocuklarını nüfus kayıtlarında tanımama talimatı vererek yüzlerce ailenin yasal statüsünü belirsizliğe itti. Aynı yıl İtalya parlamentosu, yurt dışında taşıyıcı annelik yoluyla çocuk sahibi olmayı suç sayan bir yasayı gündeme alarak LGBTİ+ ailelerin önünü kesmeye çalıştı. Tüm bunlar ‘aileyi koruma’ söylemi ardında gerçekleşirken, İtalya’nın ilk kadın başbakanı olan Meloni’nin partisinin, feminizm ve queer hareketin kazanımlarını geri çevirmeyi ana hedeflerinden biri yapması dikkat çekicidir. Faşist geçmişin otoriter aile ideali, günümüz İtalya’sında popülist bir biçimde yeniden siyasallaştırılmaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri’nde popülist öfke homofobi ve transfobiyle birleşti
ABD, kurumsal demokrasi geleneğine rağmen, faşizan ve popülist söylemlerin zaman zaman anaakım siyaset sahnesine sızdığı bir ülke. Özellikle Donald Trump’ın 2016-2020 başkanlık dönemi, göçmen karşıtlığı ve beyaz milliyetçiliğinin yanı sıra LGBTİ+ karşıtı adımlarla da hatırlanıyor. Trump yönetimi trans bireylerin orduya katılımını yasakladı; Obama döneminde genişletilen LGBTİ+ ayrımcılık korumalarını daralttı ve dindar muhafazakarların ‘inanç özgürlüğü’ bahanesiyle eşcinsellere hizmet vermeyi reddetmesini kolaylaştıran düzenlemelere imza attı.
Federal düzeyde bu adımlar atılırken, eyalet bazında Cumhuriyetçi siyasetçiler son yıllarda adeta bir ‘anti-queer seferberlik’ başlattılar. Örneğin, Florida Valisi Ron DeSantis’in öncülüğünde 2022 yılında kabul edilen ve kamuoyunda ‘Eşcinselliği Söyleme’ (Don’t Say Gay) yasası olarak anılan ‘Eğitimde Ebeveyn Hakları Yasası’, okullarda cinsel yönelim ile cinsiyet kimliği konularının tartışılmasını yasakladı. Orta-batı ve güney eyaletlerinde onlarca eyalet meclisi, trans gençlerin sağlık hizmetlerine erişimini kısıtlayan veya drag sanatçılarına kamusal alanlarda performans yasağı getiren tasarılar hazırladı. Bu politikalar, çocukları koruma söylemi arkasına saklanarak queer varoluşları kamusal alandan silmeye yöneliyor.
Donald Trump’ın 20 Ocak 2025’te başlayan ikinci başkanlık döneminde LGBTİ+ karşıtı politikalar, ilk günlerinden itibaren belirgin bir şekilde öne çıkmıştır. Göreve başlar başlamaz imzaladığı kararnamelerle, ABD hükümetinin yalnızca iki cinsiyeti (erkek ve kadın) tanıyacağını ilan etmiş ve toplumsal cinsiyet kimliklerini tanımayı reddeden bir yaklaşımı benimsemiştir. Trans bireylerin ordu hizmetinden dışlanması, cinsiyet kimliği temelli sağlık hizmetlerinin engellenmesi, pasaport ve resmî belgelerde “X” cinsiyet işaretinin kaldırılması, barınma ve sosyal hizmetlerde ayrımcı düzenlemelerin geri getirilmesi gibi uygulamalarla LGBTİ+ bireylerin temel hakları doğrudan hedef alınmıştır. Bu süreçte, ‘radikal cinsiyet ideolojisi’ söylemiyle eğitim kurumlarında toplumsal cinsiyet temelli içeriklere yönelik yasaklar gündeme getirilmiş, federal fonların kesilmesiyle LGBTİ+ topluluğuna yönelik sağlık araştırmaları ve hizmetler ciddi biçimde kısıtlanmıştır.
Öte yandan, yükselen nefret iklimine tepki olarak 2020’lerin başında ABD genelinde eşi görülmemiş büyüklükte Pride yürüyüşleri ve queer direniş eylemleri düzenlendi. Yerel düzeyde bazı ilerici şehir yönetimleri LGBTİ+’ları koruyan düzenlemelerle karşı hamleler geliştirdiler. ABD deneyimi, demokratik kurumların görece güçlü olduğu bir bağlamda dahi, popülist öfkenin homofobik ve transfobik söylemlerle birleştiğinde demokratik hak ve kazanımları geriye götürebileceğini göstermektedir. Ancak aynı deneyim, toplumsal muhalefetle birlikte yürütülen hukuk mücadelelerinin bu gerilemeye karşı etkili bir direnç hattı oluşturabileceğini de ortaya koymaktadır.
Brezilya’da LGBTİ+’lara yönelik nefret suçlarında belirgin artış yaşandı.
Jair Bolsonaro, 2019-2023 arasında Brezilya devlet başkanı olarak açık homofobik söylemi ana akım siyaset dili haline getirdi. Bolsonaro seçim kampanyasında ‘eşcinsel bir oğlum olacağına, onun yerine ölmüş olmasını tercih ederim’ gibi nefret dolu ifadeler kullanmaktan çekinmedi. İktidarı boyunca ülkede LGBTİ+’lara yönelik nefret suçlarında belirgin artış yaşandı. Evanjelik sağın desteğiyle okul müfredatından toplumsal cinsiyet eşitliği içerikleri çıkartıldı, queer görünürlüğü medyada kısıtlandı. Bolsonaro yönetimi, aile değerlerini ve muhafazakâr Hıristiyanlığı yücelterek eşcinselliği toplumun dışından gelen bir tehdit gibi sunmaya çalıştı.
Hindistan katı cinsiyet rollerini ve aile yapısını dayattı
Dünyanın en büyük demokrasisi Hindistan’da Narendra Modi liderliğindeki Hindu milliyetçisi BJP, biçimsel olarak demokrasi iddiasını sürdürse de kültürel alanda baskıcı bir tutum izledi. 2018’de Hindistan Yüksek Mahkemesi sömürge döneminden kalma eşcinselliği yasaklayan maddeyi iptal ederek LGBTİ+ toplumu için önemli bir kazanım sağladı. Ancak Modi hükümeti ve ona yakın Hindu milliyetçi çevreler, eşcinselliği ‘Hint kültürüne aykırı Batılı bir sapkınlık’ şeklinde yaftalamaya devam etti. Hindutva ideolojisi, ‘Bharat’ (hakiki Hint) kültürünü ihya etme söylemiyle katı cinsiyet rollerini ve aile yapısını dayatıyor; queer varoluşu bu ulusal kültüre yabancı bir unsur olarak resmediyordu.
Bu örnekler, yeni otoriter dalganın farklı coğrafyalarda benzer retorik ve uygulamalarla queer bedenleri hedef aldığını gösteriyor. Her vakada iktidarlar toplumsal muhafazakarlığın sınırlarını zorlayarak kendi meşruiyetlerini pekiştirmeye çalışıyor; queer’leri ise hem görünmez kılmak hem de gerektiğinde ‘iç düşman’ imgesi olarak kullanmak istiyorlar.
Yayına hazırlayan: Bawer
Fotoğraf: Olmo Calvo (Madrid’in lubunya mahallesinde gerçekleştirilen neo-nazi yürüyüşünden)