Bu yazı ilk olarak Arkeo Duvar’ın LGBTİ+ Onur Ayı şerefine yayımladığı Haziran 2025 tarihli 23. sayısında yer aldı. Metni, derginin ve yazarının izniyle Velvele’de üç bölüm halinde siz değerli okuyucularımızla buluşturacağız.
***
Faşizmin unutturmak istediği her ismi, her hikâyeyi, her aşkı yeniden kayda geçirmek; normatif zamanı çatlatıp içinden çoğul ve renkli bir gelecek ihtimalini filizlendirmek… İşte queer beden tam da bu nedenle tehlikelidir. O tehlike, baskı düzeni için yıkıcı; fakat insanlığın çoğul geleceği için yapıcı ve dönüştürücü bir güç olarak bizimledir.
21’inci yüzyılın ilk çeyreği, faşizmin yalnızca tarihsel bir kalıntı değil, güncel bir siyasal biçim olarak yeniden karşımıza çıktığını gösterdi. Sağ popülist liderliklerin yükselişi, otoriter yönelimli iktidarların yaygınlaşması ve liberal demokrasinin ideolojik gerilemesiyle birlikte, faşizm çeşitli şekillerde yeniden üretildi. Ancak bu yeniden üretim, klasik 20’nci yüzyıl faşizminin birebir tekrarı değil; kültürel, ekonomik ve toplumsal dönüşümlerle melezleşmiş, yeni koşullara uyarlanmış biçimlerde vücut buluyor. 20’nci yüzyılın faşist diktatörlükleri kitlesel şiddet ve tek parti egemenliği ile tanınırken, 21’inci yüzyılın ‘yeni faşizmi’ açık diktatörlük yerine demokratik kurumları içeriden aşındırarak otoriter bir yönetim inşa etme stratejisi izliyor. Enzo Traverso’ya göre yeni faşizm, popülist ve milliyetçi söylemlerle beslenirken modern korkuları ve önyargıları seferber edip ırkçılığı yeniden üretir. Bu rejimler kendilerini çoğunluğun ‘halkın iradesi’ olarak sunup, aslında hukuk devletini ve denge-denetleme mekanizmalarını işlevsizleştirmeye girişir.
Yeni faşizmler yalnızca muhalefeti, basını veya yargıyı baskılamakla kalmaz; bireyin hayatını, arzularını ve bedenini de denetim altına almayı hedefler. Bu rejimlerin ortak düşman figürlerinden biri queer bedendir. Çünkü queer beden, düzenin kurucu mitlerini -heteronormatif aile, ulusal birlik, dini ahlak, üretken ve itaatkâr vatandaşlık- bozan, esneten, yerinden eden bir tehdittir. Normun sınırında yaşayan queer varoluş, otoriter tahayyül için her daim bir kriz potansiyeli taşır.
Faşist geçmişin izleri: Nazi Almanyası, Faşist İtalya ve Franco İspanyası
Queer bedenin ‘tehlikeli’ bir varlık olarak inşası, aslında faşizmin hem tarihsel hem güncel biçimlerinde merkezi bir strateji olagelmiştir. George L. Mosse, faşist estetikte ‘saygınlık’ ideolojisinin temizlik, düzene uygunluk ve cinsel normallik ile tanımlandığını; bu yüzden eşcinselliğin ahlaki bir yozlaşma ve ulusun bedenine yönelik bir tehlike olarak görüldüğünü vurgular.
Faşizmin 20’nci yüzyıldaki klasik örnekleri- Nazi Almanyası, Mussolini İtalyası ve Franco İspanyası- queer bedenin sistematik şekilde düzenlenmesi, suçlulaştırılması ve silinmesi konusunda çarpıcı bir miras bıraktı. Bu rejimlerin ideolojileri her ne kadar ırkçılık, ulusal-cemaatçi Katoliklik, aşırı milliyetçilik gibi farklı vurgular taşısa da hepsinde heteronormatif aile ve üreme, merkezi bir toplumsal hedef olarak yüceltildi; queer varoluş ise ‘yozlaşma’ ve ‘tehdit’ olarak damgalandı.
Nazi ideolojisi, ‘ırksal saflık’ ve Aryan nüfusunun çoğalması takıntısıyla şekillendi. Bu bağlamda eşcinsellik, Nazi zihniyetinde iki açıdan tehlikeli görülüyordu: Birincisi, eşcinsel erkekler üremeye katkı sunmadıkları için Aryan ırkın çoğalmasını engelleyen ‘asosyal’ unsurlar sayılıyordu. İkincisi, eşcinsellik Nazilerin gözünde ‘ahlaki bir bozulma’ ve toplumun disiplinine yönelik bir meydan okumaydı. İktidara gelir gelmez Hitler rejimi, Weimar Cumhuriyeti dönemindeki göreli özgürlük ortamını sapkınlık olarak damgalayıp tersine çevirdi. 1935’te Alman Ceza Kanunu’nun erkekler arası ilişkileri yasaklayan 175’inci maddesi ağırlaştırılarak polis terörü boyutunda uygulanmaya başladı. Gestapo, binlerce kişinin ismini ‘eşcinsel şüphesi’yle fişledi; queer barlar ve dernekler kapatıldı, ilgili yayınlar yasaklanıp yakıldı.
Nazi Almanyası’nda 1933-1945 yılları arasında 50 bin ila 100 bin erkek eşcinsellik şüphesiyle tutuklanıp cezaevlerine gönderilirken, 5 ila 15 bin kadarı toplama kamplarında insanlık dışı koşullara maruz bırakıldı; pembe üçgenle damgalanan ve toplama kamplarına gönderilen eşcinsel erkeklerin yaklaşık %60’ı işkence, zorla çalıştırma ve tıbbi deneyler sonucu hayatını kaybetti.
Nazi propagandası, eşcinselleri ‘sapık’ ve ‘hastalıklı’ göstererek, queer varoluşu Alman halkının gözünde Yahudiler ve Romanlar gibi “Aryan olmayan” unsurlarla birlikte ulusun bedenine musallat olan bir virüs olarak konumlandırdı. Bu dönemde queer beden, devlet şiddeti aracılığıyla kamusal alandan bütünüyle silinmeye çalışıldı.
Mussolini İtalyası’nda cinsellik rejimi, pro-natalizm ve maço heteroseksüel erkeklik ideali etrafında örüldü. Faşist ideolojiye göre güçlü bir ulus, bol çocuk yapan sağlıklı ailelerle mümkün olabilirdi; bu nedenle Mussolini 1927’de ‘Doğum Savaşı’ kampanyasını başlatarak doğurganlığı artırmayı devlet hedefi haline getirdi. Eşcinsellik ise bu hedefe aykırı, zayıflatıcı bir sapkınlık olarak görülüyordu. İtalya’da Nazi Almanyası’nın aksine eşcinsel ilişkiyi doğrudan cezalandıran özel bir ceza kanunu maddesi yoktu; ancak Mussolini’ye atfedilen “İtalya’da eşcinseller yoktur, sadece gerçek erkekler vardır” sözü, rejimin yalnızca eşcinselliği bastırmakla kalmayıp, onun toplumsal varlığını inkâr ettiğini ortaya koyuyordu. Söz konusu resmi inkâr politikası altında, emniyet güçleri ve yerel idareciler eşcinsel olduğu düşünülen kişileri ‘toplum düzenini bozma’ veya ‘ahlaka aykırılık’ suçlamalarıyla takibe alıyordu.
1930’lar boyunca birçok gey erkek gizli polis örgütü tarafından fişlendi ve taciz edildi. 1938’de ülkenin güneyindeki San Domino Adası, yalnızca eşcinsel mahkumların gönderildiği bir iç sürgün kampı haline getirildi. Hiçbir yargı süreci olmaksızın, ‘uygunsuz davranış’ veya ‘ahlaksızlık’ ithamlarıyla tutuklanan gey erkekler bu adaya yollanarak ana karadan izole edildiler. Faşist rejim, basın ve propagandada eşcinsellik konusunu neredeyse hiç açıkça anmadı; böylece bir tabu ve görünmezlik perdesi arkasında “Roma’nın ahlâkı”na uymayan bu varoluş biçimini hem toplumsal hayal gücünden silmek hem de gerektiğinde zorla tecrit etmek mümkün oldu. Sonuç olarak Faşist İtalya, eşcinsel bedenleri hukuken değil belki ama fiilen cezalandırarak, heteronormatif ulus imgesine halel getirecek unsurları sahnenin dışına itti.
1939’da İspanya İç Savaşı’nı kazanarak iktidara gelen General Francisco Franco, Katolik ahlak ve ‘ulusal ruh’ kavramları üzerine kurulu faşist bir diktatörlük inşa etti. Bu rejimde aile, kilise ve vatan üçlüsü kutsal kabul edilirken, herhangi bir ‘ahlak dışı’ cinsel pratik – özellikle de eşcinsellik – bu değerlere saldırı olarak görüldü. Franco, eşcinselliği İspanyol toplumunun dirliğine yönelik bir tehlike ilan ederek hukuki ve kurumsal baskı mekanizmalarını devreye soktu. 1954’te ‘Serseriler ve Aylaklar Yasası’na ek yapılarak eşcinseller de ‘tehlikeli ve topluma zararlı unsurlar’ kapsamına alındı. Bu düzenleme, herhangi bir ceza gerektiren somut suç işlenip işlenmediğine bakılmaksızın, salt cinsel yönelimi nedeniyle bireylerin tutuklanıp ıslah kamplarına veya akıl hastanelerine gönderilmesine imkân tanıyordu. 1970’te yasa ‘Tehlikelilik ve Sosyal Rehabilitasyon Yasası’ adıyla güncellense de özünde eşcinselliği bir suç ve hastalık karışımı olarak tanımlamaya devam etti.
Franco dönemi kayıtları ve tanıklıkları, binlerce eşcinsel erkeğin yalnızca cinsel yönelimleri nedeniyle hapsedildiğini, cezaevlerinde ve kamplarda işkence ve aşağılama gördüğünü ortaya koyuyor. Birçok tutuklu zorla psikiyatrik ‘tedavi’ye tabi tutuldu, kimilerine elektrik şoku gibi yöntemler uygulandı. Basında ve eğitim müfredatında eşcinsellikten hiç bahsedilmeyerek ‘iyi vatandaş’ imgesi dindar, namuslu, evli-çocuklu heteroseksüel birey olarak çizildi. Böylece queer varlık, Franco rejimi boyunca ya zorla ‘ıslah’ edilmesi gereken bir sapkınlık ya da hiç var olmamış gibi davranılan bir hayalet muamelesi gördü. Faşist İspanya’nın ulus inşasında heteroseksüel normatifliğin mutlak kural haline getirilişi, toplumsal tahayyül ve hukuk düzleminde bu şekilde gerçekleşti.
Bu üç tarihsel örnek, faşizmin queer bedene dair yaklaşımının yalnızca keyfi bir ahlakçılık değil, doğrudan ideolojik bir projenin parçası olduğunu ortaya koyuyor. Nüfus artışı saplantısı, ırksal/ulusal saflık miti ve geleneksel aile yapısının yüceltilmesi, queer bedenin kamusal hayattan silinmesini faşist rejimler açısından ‘mantıklı’ hale getirdi. Queer varoluş bu rejimlerin gözünde ulusun biyolojik ve manevi bütünlüğüne yönelik içsel bir tehdit, bir ‘beşinci kol’ idi. Bu nedenle ya Nazi Almanyası’nda olduğu gibi topyekûn imha yoluyla, ya Faşist İtalya’da olduğu gibi kamusal görünmezliğe mahkûm edilerek ya da Franco dönemi İspanyası’nda olduğu gibi ‘ıslah’ söylemiyle bastırılarak ortadan kaldırılmaya çalışıldı. Faşizmin cinsellik rejimi sonraki dönem otoriter rejimlere de ilham veren bir model işlevi gördü.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e: Hukukî sekülerleşme, tıbbî ahlâk ve ‘makbul’ vatandaş
Queer varoluşun siyasi iktidar tarafından denetlenmesi meselesi, Türkiye coğrafyasında da köklü tarihsel dönüşümlere konu oldu. Osmanlı İmparatorluğu’ndan modern Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş süreci, cinselliğin tanımlanması, düzenlenmesi ve normatif vatandaşlık ideali bakımından keskin kırılmalar kadar süreklilikler de barındırdı.
Osmanlı İmparatorluğu’nun klasik döneminde eşcinsellik, İslam hukuku çerçevesinde resmen yasaklanmış olsa da toplumsal pratiğin içinde belirli bir görünürlük alanına sahipti. Saray ve edebiyat çevrelerinde oğlancılık olarak bilinen erkekler arası ilişkiler, şiirlere ve hikayelere konu olacak kadar yaygın bir kültürel motifti. Osmanlı kent yaşamında genç erkek dansçılar (köçekler) ve resmi kayıtlara geçip vergi veren erkek seks işçileri (hîz oğlanları) gibi figürler, queer arzu ve pratiğin alt-kültürel ifadelerine örnek teşkil ediyordu. Bununla birlikte, dini hukukun livata (erkek erkeğe ilişki) yasağı ilke olarak varlığını sürdürdü ve dönem dönem bazı kanunnamelerde bu fiil cezalandırıldı. Yine de Osmanlı yönetici elitinin eşcinselliğe yaklaşımı, Batı’daki erken modern dönemin katı baskıcı örneklerine kıyasla nispeten esnekti; çoğu durumda rüşvet, himaye veya görmezden gelme yoluyla bu ilişkiler tolere edilebiliyordu.
19’uncu yüzyılda Tanzimat reformlarıyla Osmanlı hukuk sistemi köklü bir sekülerleşme yaşadı. 1858 tarihli Ceza Kanunnamesi, önceki şer’i kanunları yürürlükten kaldırarak modern bir ceza yasası vaz’etti. Bu kanun, örnek alındığı 1810 Fransız Ceza Kanunu gibi, livataya dair herhangi bir suç tanımı içermiyordu. Böylece Osmanlı topraklarında eşcinsel ilişki ilk kez resmen suç kapsamı dışına çıktı. Nitekim 1858 sonrasında, salt hemcins ilişkisi gerekçesiyle ceza verildiğine dair kayıtlara rastlanmaz. Bu hukuki sekülerleşme adımı, Osmanlı modernleşmesinin cinsellik alanındaki en radikal kırılmasıydı. Ancak bu ‘dekriminalizasyon’, queer varoluşun özgürleşmesi anlamına gelmedi; bilakis cinselliğin denetimi, ceza hukukundan tıbbi, ahlaki ve idari alanlara kaymaya başladı.
Genç Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’nın son dönemindeki bu mirası devraldı. 1926’da yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunu, büyük ölçüde İtalyan Ceza Kanunu’ndan uyarlanmıştı ve Osmanlı’daki gibi eşcinsel ilişkiyi suç saymıyordu. Böylece Cumhuriyet hukukunda da homoseksüellik doğrudan kriminalize edilmedi. Ne var ki erken Cumhuriyet dönemi, Batı’daki çağdaşları gibi, cinselliğe ilişkin söylemde tıbbileştirici ve ahlakçı bir çizgi izledi. Modernleşme ideolojisi, Osmanlı’nın ‘geriliğinden’ kurtulup çağdaş medeniyete ulaşmayı hedeflerken, toplumsal cinsellik normlarını da yeni bir biçimde ele aldı. Bu dönemde tababet çevrelerinde ve popüler yayınlarda eşcinsellik genellikle bir ‘hastalık’ ya da ‘sapma’ olarak nitelendi. 1930’lu ve 1940’lı yıllarda bazı hekimler ve kriminologlar, erkek eşcinselliğini hormonal veya psikiyatrik bozukluklarla ilişkilendiren görüşler benimsedi; kadın eşcinselliği ise yok denecek kadar az tartışıldı, adeta imkânsız sayıldı. Resmi söylemde eşcinselliğin hemen hiç dile getirilmemesi, Osmanlı’nın son dönemindeki ‘görmezden gelme’ tavrının Cumhuriyet tarafından da sürdürüldüğünü gösteriyordu.
Erken Cumhuriyet’in inşa ettiği ‘makbul vatandaş’ profili, cis-heteroseksüel ve çekirdek aileye mensup bir bireydi. Nüfusun artması, sağlıklı nesiller yetiştirilmesi ve ‘ahlaklı’ bir toplum yaratma ideali, devrimci kadroların dilinde önemli yer tutuyordu. Kadınlara yönelik politikalar incelendiğinde bir yandan kamusal alanda kadınların eğitimi ve görünürlüğü teşvik edilirken, öte yandan annelik rolünün yüceltilip bekaret ve iffet kavramlarının toplumsal baskı unsuru olmaya devam ettiği görülür. Benzer şekilde erkek idealinde de askerlik yapmış, evlenip baba olmuş, üretken ve güçlü erkek imgesi vurgulandı. Bu heteronormatif vatandaşlık ideali içinde, açıkça dillendirilmese de queer kimlik ve ilişkiler ya ‘yok’ sayıldı ya da ahlaki çöküntünün bir belirtisi olarak dışlandı. Örneğin 1930’larda yayınlanan adab-ı muaşeret kılavuzlarında ‘terbiye dışı sapık ilişkiler’e karşı gençliğin korunması gerektiği vurgulanıyor; sinema ve tiyatro eserlerinde eşcinsel imalar sansürle engelleniyordu. Emniyet teşkilatı da genelev denetimleri ve ‘ahlâk zabıtası’ uygulamalarıyla daha çok kadın seks işçilerine odaklansa da lubunyaların (eşcinsel ve transların) mekanlarını ve görünürlüğünü kısıtlamaya yönelik adımlar atmaktan geri durmadı.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e cinsellik rejimindeki bu dönüşüm, ‘doğulu’ dini normlardan ‘batılı’ seküler normlara doğru çizgisel bir ilerleme olarak okunmamalıdır. Zira Osmanlı’daki göreli esneklik alanı, modern tıbbi söylemler ve ulus inşası kaygılarıyla Cumhuriyet döneminde daha katı bir toplumsal normativiteye evrildi. Eşcinselliğin suç kategorisinden çıkarılması, onun bir sapkınlık olarak tıp ve heteronormatif kültür tarafından denetlenmesiyle el ele gitti. Neticede Cumhuriyet Türkiye’sinde queer beden, kanun önünde görünmez ama toplumsal fantezide tehlikeli bir ‘öteki’ olarak yeniden tanımlandı. Bu miras, ilerleyen on yıllarda devletin ve toplumun eşcinselliğe yaklaşımında uzun süre belirleyici oldu.
Ulus, beden ve biyopolitika: Cinselliğin normalleştirilmesinin 20’nci yüzyıldaki işlevi
Nazi Almanyası’ndan erken Cumhuriyet Türkiye’sine kadar tartıştığımız örnekler, cinselliğin devlet iktidarı tarafından nasıl bir yönetim nesnesine dönüştürüldüğünü gösteriyor. Fransız filozof Michel Foucault, modern iktidarın 18’inci yüzyıldan itibaren geliştirdiği biyopolitika kavramıyla tam da bu olguyu açıklar. Biyopolitika, iktidarın nüfusun ‘biyolojik’ yaşamını -doğum oranlarını, sağlığı, cinsel davranışları- düzenleme ve denetleme çabalarını ifade eder. Monarşilerin eski egemenlik modelinde iktidar ‘öldürme ya da yaşatma’ hakkını kullanırken, modern ulus-devletlerde iktidar ‘yaşatmayı yönetme’ biçimine bürünür. Bu yönetim, normal olanı teşvik edip anormal saydığını dışlayarak işler.
20’nci yüzyılda özellikle totaliter ve otoriter rejimler biyopolitik stratejileri uç noktalara taşıdılar. Nazi Almanyası, Foucault’nun deyişiyle ırkçı bir devlet olarak biyopolitikanın karanlık doruk noktasıydı: Yahudiler, Romanlar, eşcinseller, engelliler gibi arzu edilmeyen grupları toplumsal bedenin dışına atıp imhayı bile göze alarak ‘sağlıklı’ bir ulus yaratma iddiasındaydı. Benzer şekilde faşist İtalya ve Franco İspanya’sı da normalleştirme mekanizmalarını heteroseksüel evlilik, çok çocuklu aile, cinsel saflık vurgusu ile agresif biçimde yüceltip yaygınlaştırırken, bu normlara uymayanları cezalandırdı veya ‘terbiye’ etmeye çalıştı. Bu örnekler, devletin cinsellik üzerindeki kontrolünün ulusal kimlik inşasının ayrılmaz bir parçası olduğunu kanıtlar niteliktedir.
Normallik kavramı, modern iktidarın en etkili silahlarından biridir. Foucault’ya göre toplumlar, kurumlar (okul, kışla, hastane, hapishane) ve söylemler yoluyla ‘normal’ vatandaş tipini üretir; cinsel yönelim ve davranışlar da bu normalleştirmenin hedefindedir. Heteroseksüel, üreyen ve cinsiyet rollerine uygun davranan birey makbul ulus öznesi kabul edilirken; eşcinsel, trans veya genel anlamda norm dışı cinsel kimlikler sapkın, hasta, hatta suçlu kategorisine itildi. Bu yaklaşım yalnız faşist rejimlere özgü olmayıp, demokratik toplumlarda da uzun süre baskın oldu. Örneğin pek çok ülkede eşcinsellik 20. yüzyıl ortalarına dek resmî psikiyatri tarafından ‘ruhsal bir bozukluk’ sayıldı; hukuk tarafından ise İngiltere, ABD gibi bazı ülkelerde ya doğrudan suç ya da Fransa, İtalya gibi resmen suç saymayan ama fiilen cezalandıran yerlerde ahlâk ihlali olarak değerlendirildi. Türkiye de bu genel tablonun dışında değildi: Homoseksüellik, yasalarda suç olarak tanımlanmasa bile ‘genel ahlâk’ kavramı etrafında örülen idari pratikler ve gündelik ayrımcılıklar yoluyla, norm dışını dışlama refleksi kurumsallaştı.
Cinsel normların ulusal kimlik inşasındaki işlevi, nüfus siyasetinin de ötesine geçerek ulusun hayal edilen birliğini ve sürekliliğini sağlama amacına hizmet eder. Heteronormatif aile, ulusun bir mikrokozmosu olarak düşünülür: Baba vatanı temsil eder, anne kültürel devamlılığı, çocuklar geleceği. Bu sembolik düzende queer bir bedenin yeri yoktur; o, aile zincirinin ‘kopuk halkası’ olarak görülür. Dolayısıyla otoriter rejimler queer bedenleri yalnız ahlaka aykırı olduğu için değil, ulusal alegorinin bütünlüğünü bozduğu için de tehlikeli addeder. Disipliner iktidar, bireylerin bedenlerini ve arzularını daha çocukluktan itibaren terbiye ederek normları içselleştirmelerini sağlamaya çalışır. Okul müfredatları ‘doğru’ aile ve cinsiyet rollerini öğretir; dini ve ideolojik propaganda ‘sapmaları’ şeytanlaştırır; medya ideal vatandaş imajını sürekli yeniden üretir. Böylelikle birçok kişi herhangi bir zora maruz kalmasa bile heteronormatif kalıba uymayı ‘doğal’ kabul eder hale gelir.
Bununla birlikte, tüm normalleştirme çabalarına rağmen queer varoluş tamamen bastırılamadı. Aksine, normun dışına itilen bedenler ve arzular her dönemde kendi dayanışma ağlarını ve kültürel ifade biçimlerini yarattı. Biyopolitik denetim ne kadar sertleşirse, buna karşı geliştirilen direniş taktikleri de o kadar çeşitlendi. Tarihsel perspektiften bakıldığında faşizm ve benzeri iktidar formları queer bedeni yok etmeye, ‘düzeltmeye’ veya silmeye çalıştı, fakat her seferinde queer direniş – bazen yeraltında bazen açıkta – varlığını sürdürdü. Bu direniş, sadece bireysel özgürlüklerin değil, toplumsal çoğulluğun ve alternatif yaşam imkânlarının da savunusu oldu.
Bu kuramsal çerçeve ışığında günümüzün yeni faşist dalgasına bakmak, süreklilik ve değişimleri bir arada görmeyi mümkün kılar. 21’inci yüzyılın otoriter popülist rejimleri, klasik faşizmin mirasını devralmakla birlikte neoliberal çağın koşullarında kendilerine özgü stratejiler de geliştirdiler. Şimdi, yeni faşizmin yapısal kodlarına ve güncel örneklerine bu perspektifle eğilelim.
Yayına hazırlayan: Bawer
Fotoğraf: Queer Nation aktivistleri 1990 yılında New York’ta düzenlenen “Geceyi Geri Al” yürüyüşünde. (Ellen Neipris)
1 Comment
Comments are closed.