Kolaj: Mercan Baş
O akşam kız verildi. Baba evinden koca evine… Duygusal anlatımıyla romantik, çok da tanıdık bir göç hikâyesi. Ama hangi kadın, sevginin bireyselliği dururken bu temsilin realitesinde yer almak ister? Nişanın doğasında talep edilmek var zaten. Kadın değil, “kız” talep ediliyor. Baba, ata, eril otorite onay veriyor; ancak o zaman kutlama başlayabiliyor.
Damat; isteyen, getiren, sunan rolde. Altınları takan, kahveyi içen, söz hakkını (yüksek bir) maliyetle kazanan. Kadın ise bekleyen, sunulan. Roller çoktan dağıtılmış. Ve bu rollerin içinde, oralarda bir yerde, iki insanın hikâyesi saklanmış. Bireysellikle birlikte, sahnelenen sembollerin altında gizlenmiş. “Ne kutlanıyor sahi burada?” diye soruyor insan kendine. Ve sormalı da.
Nişan dediğimiz şey, artık kimsenin sorgulamadığı sistematik bir varsayıma dönüşmüş durumda. Her genç kadının hayatında bir dönüm noktası gibi parlatılan; bir araç değil, başlı başına bir başarıymış gibi sunulan bir tören. Amacın değil, sonucun kutlandığı bir gösteri. Ve bu yanılsamanın yeniden üretilmesinde, romantik melodilerle süslenmiş Instagram videolarının payı büyük.
Bu ritüel, aşkın saf hâliyle değil, onun törensel kalıplarını süslemekle meşgul. Nişan abiyesinden takılan altınlara, götürülen damat kahvesine kadar her şey, sevgiye aitmiş gibi sunulan ama aslında aidiyet, onay ve meşruiyetin tiyatral bir gösterisine dönüşmüş.
“Damat” ve “gelin” kelimeleri bile politik. Sadece iki kişiyi değil; iki aileyi, iki kültürü, iki toplumsal norm kümesini birbirine bağlayan yapışkan etiketler. Ve bu yapışma, kişisel değil, kolektiftir. Bireyin arzusu, toplumsal rızaya tabi tutulmuş; göz kamaştıran ama cansız bir dekorasyona dönüşmüştür.
Altın kolyelerle, bileziklerle ölçülen bir değer. Başkalarının gururuyla beslenen bir “başarı.” İyi yetişmiş, yeterince güzel bir kadın simgesi. Aslında hepsi, sevginin değil; uygunluğun işareti.
Zararsız gibi görünen bu törenin içindeki sosyo-kültürel ışıltı, neoliberal bir mutluluk üretiminin parçası. Seri üretim duygular. Standartlaştırılmış “özel günler.” Ve tüm bunların içinde, soyut bir sevgi değil; kolektifleştirilmiş bir aidiyet dolaşıyor. bell hooks bu sorunu şu sözlerle ifade etmiş:
“Aşk, iktidar ilişkilerinin çözülmesini gerektirir -onun yeniden üretimini değil.”
Ama bizde aşk bile iktidarı tekrar eder: gelinlik giyerek, kahve pişirerek, oturduğun yerde güzel görünerek. Ve bu algı, kız çocuklarına miras kalır.
Bir alkış, bir fotoğraf, bir hikâye: sahici olandan çok, sembolik olanın parçası. Ve o sembolün içinde bana ait olan belki de sadece, hayat arkadaşımı seçebilmiş olmanın saf mutluluğuydu. Ve bu hisleri onunla paylaşabiliyor olmak. Hatta aynı duygular içinde buluşabilmemizin güzelliği.
Belki de mesele, tüm bu törenin içinde kendi sesini kaybetmeden durabilmektedir. Toplumsal onayla bireysel arzunun kesiştiği bu kırılgan çizgide, kendi seçimini sahiplenebilmekte. Ve belki de asıl direniş, tüm bu kalıpların içinden geçerken bile kendine ait bir anlam yaratabilmektir.
Çünkü kolektif kültürlerde, aidiyetin yanında her zaman bir itaat riski de dolaşır. Bu yüzden direniş her zaman yüksek sesle gelmez; bazen yalnızca düşünmekle başlar: Kafanın o gürültüden arındığı bir anda, rolün dışından kendine bakabilmekle; o sahneye uymak yerine onu gözlemlemekle. Ve yaşananı normalleştirilmiş anılar değil, bilinçli deneyimlere dönüştürmekle.
Siyasi bir duruş yalnızca meydanlarda değil, hayatın en sıradan, hatta en kutsanmış anlarında da belirir. Her şeyin “doğru” olduğunu işaret ettiği, herkesin uzlaşmış gibi göründüğü o anlarda bile düşünmeye devam etmek, hep düşünmeye devam etmek, yine de düşünmeye devam etmek -belki de en derin direniş budur.