1851 yılında Kadın Hakları Kongresi’nde, hayatının bir bölümünü köle olarak yaşamak zorunda kalmış siyah kadın Sojourner Truth, kadınlığın normatif ve beyaz tanımına karşı kol kaslarını göstererek şöyle haykırmıştı: “Ben kadın değil miyim?” 19. yüzyılın ortalarında yükselen bu haykırış, günümüzde küresel sağ popülizmin kazandığı ivmeyle birlikte farklı yerlerde, ama benzer söylemler ve yasalarla sürekli olarak hedef tahtasına oturtulan trans kadınlar için hâlâ geçerliliğini sürdürüyor.
Başta Donald Trump liderliğindeki ABD olmak üzere, Almanya’da son seçimlerde yüzde 20 oya ulaşan neo-Nazi parti Almanya İçin Alternatif (AfD), İtalya’da Mussolini hayranı başbakan Giorgia Meloni, Rusya’da Vladimir Putin, Türkiye’de “Aile Yılı” ilan eden Recep Tayyip Erdoğan ve iktidarı, son olarak da nerede trans düşmanlığı varsa orada biten J.K. Rowling’in memleketi İngiltere… Hepsi, birbirinden ithal ettikleri nefret söylemleriyle, özellikle çocukları ve kadınlığı araçsallaştırarak, trans+ bedenleri hedef gösteriyor; çıkardıkları yasalarla trans+’ları kamusal alandan dışlamaya çalışıyorlar.
Peki, trans+ bedenler bu şekilde hedef gösterilip anti-trans yasalar geçirilmeye çalışılırken -futbol başta olmak üzere- spor alanında neler oluyor?
Bu yasalar ve popülist söylemler ortaya çıkmadan çok önce de trans+’lar hedef alınıyor, kamusal alanlardan dışlanıyordu. Spor, bu dışlanmanın en belirgin yaşandığı alanlardan biri. “Haksız rekabet” bahanesiyle, mizojiniyle harmanlanmış kriterler, yalnızca trans kadınları değil, kadın+’ları da bu alanların dışına itiyordu. Üstelik bu kriterler cis erkek sporculara dokunmazken, beyaz Avrupa’nın tanımladığı “kadınlık” standartları dışındaki herkesi hedef alıyordu.
Geçtiğimiz yaz Olimpiyatlar’da Cezayirli boksör Imane Khelif’in “kadın olmadığı” iddiasıyla hedef gösterilmesi, ardından Trump’ın seçim kampanyasında kullanılan transfobik bir videoda görüntüsüne yer verilmesi, bu dışlama pratiğinin en bilindik örneklerinden biri olarak tarihe geçti. Aralık 2024’te Orlando Pride takımında oynayan Zambiyalı futbolcu Barbra Banda’nın BBC tarafından yılın kadın futbolcusu seçilmesinin ardından, Rowling’in başını çektiği bir grup tarafından hedef alınması da aynı nefretin başka bir yüzüydü. Yine Türkiye’de, Ocak 2024’te Beşiktaş’a karşı attığı iki golle takımına galibiyeti getiren Angolalı Patricia Seteco’nun hedef gösterilmesi bunun bir başka örneği. Ayrıca, ‘hormon kriterleri’ nedeniyle olimpiyatlardan ya da turnuvalardan men edilen kadın sporcuların büyük oranda Afrikalı olması, bu dışlayıcı sistemin kime yöneldiğini açıkça gösteriyor.
Nisan ayında Birleşik Krallık’ta kabul edilen anti-trans yasanın hemen ardından, İngiltere ve İskoçya futbol federasyonları da harekete geçerek, trans kadınların lisanslarını iptal edeceklerini açıkladı. Trans karşıtı cephe bu açıklamaları savunmak için trans+ sporcuların her şeye çok rahat erişebildiği, diledikleri gibi futbol oynayabildikleri algısını yaratmak için ekstra mesai harcadı. Oysa gerçek bunun tam tersi.
İngiltere’de profesyonel liglerde oynayan trans kadın sayısı sıfır; amatör liglerde ise 30’dan az. Yani trans+’ları “madalya/kupa/ödül kazanmak amacıyla” cinsiyet uyum sürecine giren “işgalciler” gibi göstermek için ortada hiçbir gerekçe yok. Bu faşizmin, kendi cis-hetero sistemine düşman olarak gördüğü trans+’ları hedef tahtasına koymak için panik yaratması; bu paniği yaratırken özellikle kadınların ve çocukların ezilmişliğini araçsallaştırması tesadüf değil. Böylece aslında ezdiği kimlikler üzerinden taraf toplayıp, kendisini toplum tarafından hedef gösterilecek ve hesap sorulacak bir sorun olmaktan uzaklaştırıyor.
Peki ya trans kadınlar ve özellikle siyah kadınlar, hormon oranları “kadınlığa uymadığı” gerekçesiyle dışlanırken; fiziksel avantajları olan ya da fail konumundaki erkeklerin spor alanındaki durumları ne?
Örneğin yüzmede, rekorları alt üst eden Michael Phelps’in vücut yapısı, ona büyük bir avantaj sağlıyordu. Ancak bu avantaj hiçbir zaman sorgulanmadı; aksine, medyada “yüzmek için yaratılmış” denilerek yüceltildi.
Geçtiğimiz Olimpiyatlar’da en çok konuşulan kişi Imane Khelif’ti. Oysa aynı organizasyonda, çocuk istismarı faili bir erkek sporcu da vardı; fakat oyunlar boyunca neredeyse hiç konuşulmadı ve “kadın hakları için mücadele ettiklerini söyleyen” transfobikler de bu adamı hiç gündem etmedi. Fail futbolcuların çoğu hayatlarına normal şekilde devam ediyor: bir kadının fotoğraflarını izinsizce paylaşan Mason Greenwood, bir kadına fiziksel şiddet uygulayan Anthony ya da tecavüzcü futbolcularla empati kurulması, bunun yalnızca birkaç örneği.
Bu noktada tartışılması ve sorgulanması gereken, biyolojiyi bahane ederek kadını “güçsüz” sayan; içinde mizojini barındırarak erkeklere daha da fazla alan açan, sağ popülist düşünceleri ve onun liderlerini besleyen “terf”lük ve başta spor alanında olmak üzere birçok yerde beyaz Avrupa kriterlerin norm olarak kabul edilmesidir. Çünkü tüm bu kriter ve normlar, biyolojik indirgemeci yaklaşımla uydurulmuş “biyolojik” avantaj iddialarının önünü açarak trans ve Afrikalı kadınların spordan dışlanmasını meşrulaştırıyor. Bu dışlanma yalnızca fiziksel hareketin ön plana çıktığı sporlarda değil; e-spor, satranç ve dart gibi alanlarda da sürüyor.
Cishetero patriyarka, ezdiği kadın kimliğini bir yandan araçsallaştırırken, diğer yandan kadınlığı kendi normlarına göre tek tipleştiriyor. Bu durum, transfobi ve ırkçılığın nasıl iç içe geçtiğini de gözler önüne seriyor. Sistem, failinden masumuna cis-erkekler için yeniden işlerken, spor ve hayatın diğer alanlarından bütün kadınları dışlamaya da devam ediyor.
Trans+ sporcular yalnız görünse de -ya da medya onları öyle resmetse de- bu iç karartan tabloya rağmen umut veren gelişmeler de yok değil. Orlando Pride ve Zambiya Futbol Federasyonu’nun, hedef gösterilen Barbra Banda’nın yanında olduklarını açıklaması; çevrimiçi saldırıların merkezine itilen Imane Khelif’le dayanışan kalabalıklar; Birleşik Krallık’ta anti-trans futbol yasasının geçtiği hafta ünlü futbolcu Kerstin Casparij’in (Manchester City) attığı golden sonra trans renklerindeki bilekliğini gösterdiği Instagram postuyla trans kadın futbolcuların yanında olduğunu belirtmesi; ve birçok oluşumun yasa karşıtı kampanya örgütlemesi, umut veren örneklerden bazıları.
Tüm bu saldırılara rağmen trans+’lar, yaşamın her alanında var olmaya ve onlarla dayanışma gösteren topluluklarla birlikte direnmeye devam edecek. Çünkü bu karanlıktan çıkış, ancak dayanışma ve mücadeleyle mümkün.
Yararlı Linkler
Amerika Futbol Ligi NWSL’deki 14 taraftar grubunun başlattığı #TransPeopleBelong adlı kampanya
Futbolun “Q” Hali: Transfobi, İnterfobi ve Irkçılığın Bu Ayki Hedefi: Barbra Banda
Goalddiggers FC: The walk might be over but the fight has just begun
Velvele: ABD’de Trans Kadınların Olimpiyatlara Yüzmesi Yasaklandı
Velvele: Imane Khelif: Sporculara Zorbalık Etmeyi Bırakın
Velvele: Spor Ancak İkili Cinsiyetin Kıskacından Kurtulursa Özgürleşir
Kapsayıcı Oluşumların Linkleri:
- Gap Calcio a 5
- Gender Goals FC
- Goal Diggers FC
- Les Dégommeuses
- Outside Left
- Sport & Rights Alliance
- Studs
Foto: KATU News, Guillermo Motta
Editör: Bawer