Cinsiyetlendirilmiş şiddet söz konusu olduğunda, şiddetin varlığı ve sebepleri konusunda hesap vermek durumunda kalan, en çok sorgulananlar her zaman şiddete maruz bırakılanlar oluyor. Şiddeti ifşa ettiğimizde, suskun kaldığımızda, affettiğimizde ya da unutmadığımızda -kısacası ne yaparsak yapalım- sorumluluk, faillerden çok hayatta kalanların kararlarına, duygularına, sözlerine yükleniyor. Bu yük öylesine içselleştirilmiş durumda ki, bırakın şiddet karşısında hakkımızı aramayı, çoğu zaman yaşadığımızın “adını koymaya” bile cesaret edemez hâle geliyoruz.
Esas sorulması gereken şu: Faillerin sorumluluklarını neden hayatta kalanlar üstleniyor?
Şiddeti uygulayan kişi, çoğu zaman inkârla, manipülasyonla, sosyal statüsünün ya da politik dilin arkasına saklanarak, kendini “iftira atılmış bir masum” veya “dönüşen erkek” gibi sunma şansına sahipken, şiddete maruz kalan kişi hâlâ ne zaman, nasıl, kimlerle ve ne kadar konuştuğunun hesabını veriyor. Fail, şiddetin etkilerinden ve sorumluluğundan en az sorumlu tutulan kişi hâline geliyor. Bu şiddeti yaşayan kişi harekete geçmediyse şiddeti teşvik etmekle, harekete geçerse failin hayatıyla oynamakla suçlanıyor.
Peki, şiddeti deneyimleyenlerin hayallerinin ve hayatlarının hiçbir kıymeti yok mu?
Cinsiyetlendirilmiş bir şiddete maruz kaldığımızda, fiziksel özelliklerimizden karakterimize, yaşam alışkanlıklarından ailemize, bulunduğumuz yerden kıyafetlerimize, partner seçimlerinden mizacımıza kadar, o şiddetin ortaya çıkışında bir etmen olabilecek her şeye dair toplum bizden hesap vermemizi bekliyor. Faillerin aklanması bir tür toplumsal refleks. Sanki eylemi gerçekleştiren kişi pasif, yönlendirilen, iradesi olmayan hamur gibi bir şey; ona şekil veren ise şiddete maruz kalan kişiymiş gibi davranılıyor.
Hayatta kalanlar, yalnızca başlarına gelen şeylerden değil; bunu aktarmaları hâlinde onlara saldırıda bulunan kişinin başına geleceklerden de sorumlu tutuluyor. Son günlerde ifşası gerçekleşen bir kişinin intihar etmesiyle beraber, kim bilir kaçımız şiddet döngülerinde intihar tehdidiyle sıkıştığımızı hatırladık. Bir o kadarımız, bedenlerimize yönelen şiddetle baş edemediğimiz için kendi intihar girişimlerimizi anımsadık. Cinsel ve psikolojik şiddet, beni yıllarca intiharın eşiğinde; bütün ilişkilerimi ve arkadaşlıklarımı sabote eden bir noktada tuttu. Bu anlardan birinde ölmüş olsam, kimse faillerimi suçlamayacaktı. Yalnız değilim. Korkutucu derecede kalabalık bir deneyim bu.
Özellikle kendini feminist, solcu, ilerici gibi sıfatlarla tanımlayan cis erkeklerin, fail olma hâline dair konuşurken en çok kullandığı cümlelerden biri şu: “Ben de ataerkil sisteme karşıyım.” Bu cümle, yapısal eleştiri içeriyor gibi görünse de çoğu zaman kişisel sorumluluktan kaçmanın kibar bir yoluna dönüşüyor. Çünkü faillik, kişilerin eylemlerinin dışında kalan bir sistemin kaçınılmaz sonucu değil; ve şiddeti uygulayanlar “kötü adam”larla sınırlı değiller. Şiddet failliği, iyi şeyler yapan, sevilen, saygı duyulan insanların da dâhil olduğu geniş bir küme ve “doğal” değil, toplumsal kökenleri var.
Patriyarkaya ortak olmak için illa yumruk atmak, bağırmak veya cinsel saldırıda bulunmak da gerekmiyor. Bazen failleri korumak, onları savunmak veya hayatta kalanların yanında durmamak da cinsiyetlendirilmiş şiddeti teşvik etmenin bir yöntemi hâline geliyor. Ve bu eylemler de, tıpkı doğrudan şiddet kadar, tecavüz kültürüne hizmet ediyor.
Cinsel şiddetin söylem ortağı olmak
Ben, tıpkı şu an feminist mücadelenin parçası olan nice akranım gibi, “pick me” reflekslere sahip bir şekilde büyüdüm. “Diğer kızlardan farklı” olduğumu sürekli kanıtlama ihtiyacı duyuyordum. Bu strateji, bana erkeklerin oturduğu masalarda bir sandalye vermişti.
Kimi kadınlar hakkında konuşma biçimlerimle failliklerine ortak oldum. Eylemde değilse bile, söylemde, özellikle henüz reşit olmadığım dönemlerde, bugün utanacağım yeniden üretim süreçlerim oldu. Kendi sınırlarım ihlal edildiği için, sınır ihlallerini olağan karşılayıp, kimi zaman ben de uygulamaya döktüm. Daha iyisini öğrenene kadar, şu an karşısında durduğum pek çok şiddet ve ayrımcılığın belli derecede uygulayıcısı olduğum durumlar yaşadım.
Bu anlattıklarım bir itiraf değil. Bir özeleştiri.
Dönüşmek veya “rehabilitasyon” denen o şeyin mümkün ama çetrefilli olduğunu göstermek için bunları bu şekilde aktarmak istedim. Özeleştiri ve sorumluluk almak için “yakalanmayı” bekleyenlere inanmıyorum.Tekrar tekrar aynı şeyleri yapanların timsah gözyaşlarıyla ya da geleceğe fırlatılmış ihtimallerle birilerine imtiyaz tanıma talepleriyle artık ilgilenmiyorum. Cinsiyetlendirilmiş şiddet failliği erkeklerle sınırlı değil ama erkekliğin tekelinde. Ve eril iktidara toplumsal alanda talip olan herkes, en çok da bu kimlik atanarak doğanlar, içlerindeki erkeklikleri öldürmek zorundalar.
Şiddetin karşısında durmak, yalnızca kadınları sevmek ya da kadınların yanında durmak demek değil. Bu, kişinin kendi konumunu, kendi geçmişini ve hâlen sürdürdüğü pratikleri -hatta arkadaşlıklarını- sorgulaması anlamına geliyor. Kendisini dönüştürmeyen hiç kimse, kadınların ve lubunyaların hak mücadelesinde yer alamaz. Almamalı da…
Geçmişte insanlara fiziksel, psikolojik veya cinsel şiddet uygulayanlar, burayı iyi dinleyin isterim: Kimse bilmese de siz ne yaptığınızı biliyorsunuz. Bilenler var -ve henüz sizi ifşa etmedilerse bile, hakkınızda konuşuyorlar. Failliğiniz yakalanınca dönüşmeniz, en başta şiddetinize maruz kalanlar için adil olmaz. Eğer samimiyseniz, talep gelmeden ve şiddet biçimlerinize maruz kalan kişileri sizinle muhatap olmaya zorlamadan, herkesin önünde hesap vermeniz gerekir.
Feminizm, yalnızca ne söylediğinizle değil, nerede durduğunuzla da ilgilenir. Eğer birileri erkeklikten doğan avantajlarından vazgeçmeden feminist söylemler kuruyorsa, söylenenler politik değil, performatiftir. Failin gerçekten dönüşmesi, yalnızca özür dilemekle değil, o şiddeti mümkün kılan koşulları değiştirmekle olur.
Her erkek şiddet faili değil; ama ben henüz cinsel saldırıya uğramamış bir kadınla ve lubunyayla tanışmadım. Tecavüz kavramının, rızanın geri çekilmediği ve gösterilemeyeceği durumları da kapsadığını fark etmek, bunun hepimizin başına gelen bir şey olduğunu öğreten ağır bir deneyim. Çünkü cinsel saldırı ve şiddet çoğu zaman yabancılardan ziyade, yakın olduğumuz insanlardan gelen bir şey. Haliyle, etraf cinsel ve psikolojik şiddet failleriyle dolu.
Artık faillerin ne yaşadığıyla değil, nasıl korunduğuyla ilgileniyorum. Şiddetin, bize yapılan değil, bizim sorumlu olduğumuz bir şeymiş gibi karşımıza konulmasına daha fazla tahammülüm kalmadı.
Hayatlarımız, faillerin hayatından daha az kıymetli değil. Hikayesini paylaşma cesaretini bulan herkese inanıyor ve sarılıyorum.
Görsel: Hazan Özturan
Editör: Bawer