Türkiye’de erkekliğin inşası, yalnızca bireysel kimlik gelişiminin değil, aynı zamanda devlet ideolojisinin ve toplumsal normların doğrudan müdahale ettiği bir alan olarak karşımıza çıkar. Bu süreç, bedenin kamusal bir projeye dönüştürülmesiyle işler. Judith Butler’ın performatif cinsiyet kuramı doğrultusunda bakacak olursak, erkeklik sabit bir öz değil; tekrarlanan eylemler, ritüeller ve söylemler aracılığıyla süreklilik kazanan bir performanstır. Türkiye bağlamında bu performansın temel aşamalarından biri sünnettir. Sünnet, hem fiziksel bir müdahale hem de bir toplumsal rıza gösterisidir. Çocuk, henüz özneleşemeden, erkekliğin bedensel ve ideolojik disiplinine dahil edilir.
Hakaretle kurulan erkeklik
Hegemonik erkeklik kuramına göre, toplumlarda “üstün” bir erkeklik biçimi, diğer tüm erkeklik ve kadınlık halleri üzerinde tahakküm kurar. Türkiye’de bu hegemonik erkeklik modeli, askerî kurum aracılığıyla sistematik biçimde yeniden üretilir. Bu üretim çoğunlukla ötekileştirme ve hakaret yoluyla işler.
Zorunlu askerlik süreci boyunca erkeklik, negatif tanımlarla yeniden ve yeniden öğretilir. Bir erkeğin kim olmadığı (“kadın”, “ibne”, “yumuşak”, “dansöz”) üzerinden inşa edilen bu model, erkekliği sadece tanımlamakla kalmaz,; aynı zamanda onu sürdürebilir kılar. Komutanların ve üst rütbelerin sıklıkla dile getirdiği;
“Kadın gibi yürüme”
“ İbne misin lan?”,
“Karı gibi ağlıyorsun!”,
“ Top musun nesin?”,
“Delikanlı olacaksın, erkek olacaksın!”
gibi söylemler, yalnızca bir aşağılama biçimi değil, aynı zamanda erkekliğin kurucu unsurlarıdır. Bu söylemler, askerî hiyerarşi içinde dile gelmekle kalmaz; aynı zamanda toplumsal cinsiyet rollerinin içselleştirilmesinde pedagojik bir işlev üstlenir. Erkekliği bir “üst kimlik” olarak üretirken, diğer tüm cinsiyetlenme biçimlerini “ikincil” ve “tehlikeli” olarak damgalar.
Duygu bastırımı ve bedenin disiplini
Disiplin ve Ceza sisteminde, modern toplumda iktidar artık bedenlerin cezalandırılmasından çok, onların eğitilmesi ve “doğru” şekilde davranmaya yönlendirilmesi yoluyla işler. Askerî sistem, bu anlamda bir disiplin makinesidir. Erkek bedeni, bu makinede önce şekillendirilir; ardından performatif erkeklik kalıplarına göre normatif hâle getirilir.
Duygu bastırımı, bu disiplinin özüdür. Duygusallık, askerlikte zayıflıkla eşdeğer tutulur; ağlamak, korkmak ya da empati göstermek adeta “erkekliğe ihanet” olarak algılanır. Bu duyguların bastırılması, yalnızca bireyin öznel dünyasında bir iç çatışmaya yol açmakla kalmaz; aynı zamanda şiddetin içselleştirilmesine neden olur. Bastırılan her norm dışı davranış (örneğin şefkat ya da hassasiyet), iktidarın normatif düzeni tarafından cezalandırılır.
Erkek, bu bastırma süreciyle hem bedeni üzerinde denetim kazanır hem de başkalarının bedenleri üzerinde tahakküm kurma ehliyetini içselleştirir. Askerlik, bu nedenle sadece bir güvenlik hizmeti değil; devletin birey üzerinde doğrudan iktidar uyguladığı bir alan hâline gelir.
Heteronormatif şiddet: Cinsiyetçi tahakkümün yeniden üretimi
Askerî alan, yalnızca cinsiyetçi değil; aynı zamanda açıkça heteronormatif bir uzamdır. Heteronormatif matris kavramı, cinsiyet kimliği, cinsel yönelim ve toplumsal rollerin belirli bir düzene zorlandığını anlatır. Askerî kurum, bu matrisin en yoğun biçimde deneyimlendiği alanlardan biridir. Burada heteroseksüellik, hem doğal hem de zorunlu bir norm olarak inşa edilir. Heteroseksüel olmayan her yönelim ve davranış ya yok sayılır ya da aşağılanarak “dış”a itilir.
“İbne”, “top”, “yumuşak” gibi ifadeler, yalnızca bireysel bir hakaret değil; aynı zamanda askeriye içindeki normatif düzenin koruyucusudur. Eşcinselliğe dair imalar, bireyin askerî disiplin içinde tehdit olarak algılanmasına yol açar. Bu tehdit söylemi, yalnızca askerî düzende dışlanmasına değil, aynı zamanda LGBTİ+ bireylerin askerlikten “psikoseksüel rahatsızlık” raporlarıyla uzaklaştırılmasına neden olur. Bu, hem tıbbî hem hukuki hem de toplumsal bir dışlama mekanizmasıdır.
Toplumsal failleşme ve şiddetin sivil hayata sızması
Askerlik sonrasında, bu ideolojik ve duygusal kodların bireyde kalıcı izler bıraktığı görülür. Terhis olan kişi, yalnızca devlet görevini tamamlamış değil; aynı zamanda “erkekliğini kanıtlamış” olarak da topluma geri döner. Bu “kanıtlı erkeklik” normları, evde, iş yerinde ve sosyal yaşamda yeniden ve yeniden üretilir. Kadınlara, LGBTİ+’laraya da “yeterince erkek” olmadığı varsayılan kişilere yönelik şiddet, bu sürecin doğrudan bir sonucudur. Birey, askerî ideolojinin taşıyıcısı ve yeniden üreticisi hâline gelir.
Böylece militarist erkeklik, yalnızca kışlaya hapsedilmiş bir kimlik değil; tüm topluma yayılan bir failleşme biçimine dönüşür.
Vicdani Rret: Cinsiyetçi ve militarist iktidara karşı epistemolojik bir direniş
Vicdani ret, yalnızca askerliğe karşı bireysel bir duruş değil; aynı zamanda kırılganlığı tanıyan, onu bastırmak yerine sahiplenen alternatif bir etik varoluşun ilanıdır. Militarist sistem, kırılganlığı tehdit olarak kodlar; çünkü savunmasızlık, duygusallık ve empati gibi özellikler, erkekliğin hegemonik tanımıyla çelişir. Oysa vicdani ret, bu kırılganlığı bir zayıflık değil, bir etik sorumluluk biçimi olarak yeniden tanımlar.
Yaralanabilirlik, burada salt fiziksel değil, aynı zamanda ontolojik bir durumdur: başkalarına açık olma, incinme ihtimalini kabul etme, ötekine karşı duyulan sorumluluğun bedensel ve duygusal temellerini kabullenme hâlidir. Vicdani retçi, bu anlamda devletin “duygu bastırımı” rejimini kırar; bedeni üzerinde yeniden söz hakkı talep ederken, başkalarının da bedenlerine zarar vermemeyi etik bir yükümlülük olarak benimser.
Bu duruş, erkekliğin yalnızca militarist değil, aynı zamanda duygusal olarak da toksikleşmiş formuna karşı bir arınma talebidir. Toplumsal olarak bastırılmış, utançla ya da alayla karşılanan korku, kaygı, empati ve şefkat gibi duygular, vicdani ret eyleminde yeniden değer kazanır. Bu yalnızca kişinin içsel bir dönüşümü değil; aynı zamanda toplumun erkeklik tahayyülünde köklü bir kırılma potansiyeli taşır.
Vicdani ret, böylece yalnızca bir politik reddediş değil; aynı zamanda epistemolojik bir müdahaledir: “Erkek ol” buyruğunun karşısına “duyarlı ol”, “sorumlu ol” ve “zarar verme” çağrısını koyan bir yeniden bilme ve yeniden var olma biçimidir. Bu tavır, militarizmin toplumsal hayattaki sürekliliğini sekteye uğratacak bir toplumsal hayal gücünün başlangıcı olabilir.
Bu bağlamda vicdani ret, yalnızca militarist aygıtı değil; onunla iç içe geçmiş ataerkil, heteronormatif ve şiddet üretici erkeklik sistemini de hedef alır. “Silaha değil, duygulara sahip çıkan” bu reddediş biçimi, yeni bir toplumsal etik tahayyülünü mümkün kılar.
Kolaj: Mercan Baş
Editör: Bawer
1 Comment
Comments are closed.