İyileşmek… İyi de nasıl?
Birçoğumuz, yaşadığımız travmaların üzerimizdeki yükünü hafifletmek ve iyileşmeye alan açmak için durmaksızın yollar arıyoruz. Kimimiz terapiye gidiyor, antidepresan kullanıyor; kimimiz her gün yoga yapıyor ya da ekran süresini azaltıp doğayla ilişkilenmeye çalışıyor. Sosyal medyada ise bize nasıl daha iyi hissedeceğimizi, akıl sağlığımızı nasıl koruyacağımızı ya da kendimizi nasıl iyileştireceğimizi söyleyen sayısız hesap var. Elbette, bu yöntemler kimimize iyi gelebilir ve psikolojik dayanıklılığı artırabilir. Ancak dikkat çekilmesi gereken asıl nokta, yaşadığımız travmaların bireysel deneyimler olmaktan öte, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, ırkçılık, yoksulluk gibi yapısal koşullarla iç içe olduğudur.
Peki, travma derken tam olarak neyi kastediyoruz?
Travmanın anlamı kişiye, kültüre ve bağlama göre değişse de sıklıkla bireysel perspektiften incelenen bir olgudur. Örneğin, iş yerinde mobbinge maruz bırakılan bir kişinin deneyimi terapi esnasında aşırı hassasiyet ya da içe kapanıklıkla ilişkilendirilebilir. Oysa kişi aslında toplumsal cinsiyet temelli bir şiddet görüyor olabilir. Benzer şekilde, bir göçmenin yaşadığı dışlanma ve güvencesizlik, bireysel bir uyum sağlayamama sorunu olarak ele alınsa da; bu durum, göç politikaları ve ırkçılık gibi yapısal şiddet biçimleriyle doğrudan ilgilidir.
Bu doğrultuda, Ann Cvetkovich, 1travmayı, klinik bir durumdan ziyade, queer kimliklerin sürekli olarak baskıcı sistemlere maruz kalmasıyla, tarihsel olayların bir sonucu olarak ortaya çıkan sosyal ve kültürel bir anlatı olarak ele almaktadır. Ne yazık ki sadece queer kişiler değil, toplumsal olarak dezavantajlı ya da marjinalleştirilmiş birçok kişi ve grup, kendilerine fiziksel, zihinsel veya duygusal olarak zarar veren adaletsizliklerin sonucunda travma yaşamakta2. Afrika’nın sömürgeleştirilmesi, yerli halkların köleleştirilmesi, zorunlu göçler, soykırımlar, kadın cinayetleri ve trans cinayetleri travmaya sebep olan adaletsizliklerden yalnızca birkaçı.3
Bu adaletsizlikler; sömürgecilik, ırkçılık, ataerki ve heteronormativite gibi büyük baskıcı sistemlerle ayrılmaz bir şekilde bağlantılı olduğundan, yarattıkları travmalar bireysel değil, kitlelerin yaşadığı kolektif travmalardır.
Peki, bu denli köklü sistematik ve politik şiddetten kaynaklanan travmalardan tek başımıza iyileşmek sahiden mümkün mü?
İyileşmek, tanımlaması oldukça zor bir kavram çünkü kişiye, deneyime, koşullara ve süreçlere göre değişen, tek bir anlamı ya da yöntemi olmayan bir olgu. Günümüzde modern psikolojik yaklaşımlar, iyileşmeyi genelde bireysel düzeyde gerçekleşen bir olgu olarak ele alsalar da birey olarak yaşadığımız hiçbir deneyimin toplumdan bağımsız olamayacağı gibi, psikolojik sağlığımız da toplumsal bağlamdan ayrı düşünülemez.
Örneğin Staci Haines,4 bu bireyselci bakış açısının iyileştirilmeye çalışılan baskı ve travmayı yeniden ürettiğini söyler. Çünkü psikoloji temelli bir yaklaşımda toplumsal boyutların dikkate alınmaması, bireyin iyileşmesi için hem kişisel hem de kolektif düzeyde hangi meselelerin değişmesi gerektiğini görünmez kılarak yanılgıya sebep olur.
Benzer şekilde, Sara Ahmed5 de bir duyguyu ya da travmayı, bireysel bir düzeye indirgemenin ve sadece o bireyle ilişkili olarak görmenin, travmaya neden olan sosyo-politik gerçekliğin üstünü örttüğünü vurgular. Böylece, bireyin travmadan gerçekten iyileşme olasılığı ne olursa olsun, yeni travmalar başkalarına zarar vermeye devam eder çünkü travmayı iyileştirmek için önerilen veya uygulanan çözümler gerçek kaynağı ele almaz ve ortadan kaldırmaz.
Peki, iyileşme sadece bireysel düzeyde gerçekleşen bir değişim ile mümkün değilse, kolektif düzeyde bir iyileşme nasıl mümkün kılınabilir?
Bu noktada, Dignity and Power Now!’ın6 tanımı toplumsal değişimin önemine vurgu yapar: “İyileşmek, baskı sistemlerini dönüştürmek için güç, dayanıklılık ve direnç inşa etmenin yanı sıra devam eden bir onarım sürecidir.” Bu tanım, iyileşmeyi sadece duygusal düzeyde gerçekleşen bir toparlanma olarak değil, aynı zamanda baskıcı sistemleri dönüştürmeyi hedefleyen politik bir eylem olarak konumlandırır. Çünkü tıpkı travmalar gibi, iyileşmek de yapısal koşullarla doğrudan ilişkilidir.
Benzer şekilde, iyileştirici adalet7 (healing justice) kavramı da adalet ve iyileşme arasında yapısal bir ilişki kurarak bu perspektifle örtüşür: “İyileştirici adalet, nesiller arası travma ve şiddete bütüncül bir şekilde yanıt vermeyi ve bu travmaların kolektif bedenlerimiz, kalplerimiz ve zihinlerimiz üzerindeki etkilerini dönüştürmeyi amaçlayan pratiklerin bütünüdür.”8 Bu yaklaşım, kişisel travma ve baskı deneyimlerini daha büyük güç ve eşitsizlik sistemleriyle ilişkilendirerek, iyileşmeyi adaletle iç içe geçmiş bir toplumsal süreç olarak kabul eder.
Örneğin, depremde yakınlarını kaybeden kişilerin yas tutma ve iyileşme süreçleri sadece bireysel değildir, toplumsal adalet talepleriyle iç içe geçmiştir. Benzer şekilde, Onur Yürüyüşü’ne katıldığı için polis şiddetine maruz kalan queer bir kişinin yaşadığı travma, yalnızca bireysel bir deneyim değil; ayrımcı yasalarla, devlet baskısıyla ve homofobiyle doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle, bu kişinin iyileşmesi sadece bireysel destek mekanizmalarına değil, aynı zamanda eşitlikçi yasa ve politikaların hayata geçirilmesi ve toplumsal dönüşümle ilişkilidir. Elbette, baskıcı sistemleri dönüştürmek bireyin tek başına alması gereken bir sorumluluk değildir; kolektif sorumluluk, dayanışma ve mücadele ile hem birey hem de toplum iyileşmeye bir adım daha yaklaşabilir.
Bu nedenle, iyileşme yalnızca bireysel bir süreç değil; aynı zamanda toplumsal adaletsizliklere karşı verilen kolektif bir mücadeledir. İyileştirici adalet, hem bireysel onarımı hem de yapısal dönüşümü bu mücadelenin merkezine koyar. Bireysel ve kolektif iyileşmenin mümkün olabilmesi için, iyileşmeyi politik bir mesele olarak görmek, travmaya sebep olan baskıcı sistemleri görünür kılmak ve dönüşmeleri için mücadele etmek gerekir. Çünkü iyileşmek, sadece bireyin değil toplumun da iyileşmesi anlamına gelir ve bu yüzden oldukça politik bir meseledir.
- Cvetkovich, Ann. 2003. “The Everyday Life of Queer Trauma” In An Archive of Feelings: Trauma, Sexuality, and Lesbian Public Cultures, 15-48. New York, USA: Duke University Press. ↩︎
- Garo, Laurie A., Ayana Allen-Handy, and Chance W. Lewis. 2018. “Race, Poverty, and
Violence Exposure: A Critical Spatial Analysis of African American Trauma Vulnerability and Educational Outcomes in Charlotte, North Carolina.” Journal of Negro Education 87 (3): 246. ↩︎ - McGrattan, Cillian. 2015. The Politics of Trauma and Peace-Building: Lessons from Northern Ireland. Routledge.; Meyer, Doug. 2015. Violence against Queer People: Race, Class, Gender, and the Persistence of Anti-LGBT Discrimination. Rutgers University Press.; Haines, Staci. 2019. The Politics of Trauma: Somatics, Healing and Social Justice. North Atlantic Books. Berkeley, California. ↩︎
- Haines, Staci. 2019. The Politics of Trauma: Somatics, Healing and Social Justice. North Atlantic Books. Berkeley, California. ↩︎
- Ahmed, Sara. 2014. The Cultural Politics of Emotion. Routledge EBooks. ↩︎
- Dignity and Power Now! 2019. Healing Justice Toolkit. ↩︎
- Kindred Southern Healing Justice Collective. 2007. Kindred Southern Healing Justice
Collective Needs Statement.
↩︎ - Dignity and Power Now! 2019. Healing Justice Toolkit. ↩︎
Editör: Bawer
Görsel: Adobe Stock/ Good Studio