Çocukluğumdan beri insanları ve başıma gelen olayları anlayabilmek için romanlara danışıyorum. Kimi zaman insanların neyi neden yaptıklarını anlamakta zorlanıyorum çünkü. Sanki dünyada gizli bir kod varmış, herkes bu koddan haberdarmış ama bir tek benim hiçbir fikrim yokmuş gibi hissediyorum. 12-13 yaşlarındayken romanların insanları anlamamda ve yaşadıklarımı anlamlandırmakta bana yardım ettiğini fark ettim ve ben de edebiyat vasıtasıyla kendimce bir yol geliştirdim.
Ama insan anne olunca romanlara sığınamıyor maalesef çünkü annelik deneyimini hem öznesi olan kadını görmezden gelmeden ele alan hem de alternatif anlatılara izin veren eserler çok nadir. “Anne” denilen o kutsal kişi, ya sonsuz bir fedakârlık kisvesiyle görünmez kılınıyor ya da esas oğlanın (bkz. beyaz cis erkek) başına gelen felaketlerden sorumlu bir deccal oluyor. Her iki durumda da kendi istek ve arzuları, ihtiyaçları ve hayalleri olan bir birey olarak hikayede kendine yer bulamıyor, tam tersine anlatıya hizmet edecek şekilde araçsallaştırılıyor.
Peki, Le Guin’in deyimiyle ‘‘annelerim’’ dediğim feminist kadın yazarlar, annelik hakkında ne diyor? Öncelikle belirtmem lazım: Burada genel bir edebiyat dalından değil, benim için özel bir yeri olan yazarlardan bahsediyorum sadece. Yoksa oturup edebiyat eleştirisi yazmak benim ne haddime. Anlatmak istediğim, kendi deneyimimi romanlarının aynasında aradığım ama çoğunlukla bulamadığım yazarlar.
İlk aklıma gelen Le Guin tabii, ki kendisi de aslında bir anne. Denemelerinde anne oluşuna ve annelik deneyimlerine az da olsa rastlıyoruz. Peki, romanlarında? En “anne” karakteri benim için Tenar ki kendisinin biyolojik çocuklarıyla ilişkisi çok kabaca anlatılıyor hep. Yerdeniz serisinde ona önce çok gençken, sonra ise çocuklarını büyütüp evden yolladıktan sonra rastlıyoruz. Sanki çocukların büyüdüğü ve anneye ihtiyaç duyduğu dönemde pek de ilginç, romanlara konu olabilecek bir şey olmuyor hayatında -ki evet, bunun gerçek hayatta bir karşılığı var.
Le Guin’in aksine Octavia E. Butler, özellikle Lilith’in Dölü’nde bambaşka bir annelik hikâyesi anlatıyor. Uzun bir tarihi olan siyah kadınların sömürülmesini sadece bir bilim kurgu dünyasına uyarlamıyor, aynı zamanda annelik, doğurganlık, aşk, cinsellik ve ırkla ilgili tüm bildiklerimizi ve kabul ettiklerimizi sil baştan düşünmemizi sağlıyor.
Ama sanırım, kendi annelik sürecimin başında karşılaştığım için, kendime en yakın bulduğum; mükemmel olmayan, olamayan anneleriyle yazar Elena Ferrante’nin Napoli Romanları serisi. Çünkü Ferrante’nin anlattığı annelik, çocuğunu kucağına aldığın anda doğal olarak sistemine yüklen(e)meyen, biraz yapa yapa öğrendiğin (ya da yapsan da öğrenemediğin, öğrensen de yapmayı reddettiğin) bir annelik. Mükemmel olmayan ve bir süre sonra da bunun için artık çabalamayan annenin, çocuktan önce de gelebildiği bir annelik.

Tam da fantastik ve bilim kurgu türlerinde neden Ferrante’nin anneleri gibi anneler yok diye düşünürken N. K. Jemisin’in Kırık Diyar üçlemesiyle karşılaştım. Jemisin bu üçlemeyi, farklı birçok şeyin yanısıra annelikle mücadele etme denemesi olarak da ifade ediyor. Diğer birçok şeyle kastettiği ise ırkçılık, sömürgecilik, kimlik, ötekilik, iktidar ve normatif aşk aslında.
Kırık Diyar üçlemesini, Jemisin’in bu kavramlarla olan mücadelesini hesaba katmadan tam olarak anlamak mümkün değil. Ancak bütün seri, özünde bir annelik hikâyesi. Sadece ana karakter bir anne olduğu için değil; anneliği farklı perspektiflerden ele alıp fedakâr anne odaklı anlatıyı kırdığı, öteki olarak görülen, orta yaşlı, hayatı boyunca birçok yanlış karar vermiş, siyah bir anneye dünyayı kurtarma rolü verdiği için de.

Jemisin, öncelikle çok başarılı bir distopik evren kuruyor -iyi düşünülmüş, iyi tasarlanmış bir evren. Üstelik bunu hiç zorlamadığı, gündelik bir dille ve iyi kurgulanmış, oldukça güçlü ana ve yan karakterlerle yapıyor. Kırık Diyar oldukça nitelikli bir roman, Hugo Ödülleri tarihinde her kitabıyla ödül kazanan ilk üçleme özelliğini taşıyor. Zaten kitabın ilk iki sayfasını okuduğunuzda, gerek kullandığı dil gerekse hikâyeyi kurma tarzıyla fevkalade bir şeye başladığınızı hemen hissediyorsunuz.
Ama bana kalırsa, Jemisin’in tek başarısı bu değil. Bunun yanında kimlik ve ötekilik anlatısını, distopya alanında yazılan birçok romanın yüzeyselliğine inat, genişletiyor. Güçlü bir ana karakter üzerinden ötekilik anlatmak yerine, farklı zaman ve kişilerle, hatta aynı kişilerin farklı zamanlardaki, farklı deneyimleriyle yeni anlatılar kuruyor ve bunları temel hikâyenin güçlü bir parçası, yarattığı evrenin dalları hâline getiriyor. Ne karakterleri ne de kendi yarattığı evreni sabit veya değişmez birer dekor olarak kullanıyor; aksine, sürekli değişen ve kendini yeniden üreten bir evren inşa ediyor.

Jemisin’in romanında mutlak iyiler ve kötüler yok. İnsan olmasalar bile insanlar var. İnsanın iktidarla, sömürgecilikle, kimlik ve ötekilikle, mücadeleyle nasıl değişip dönüşebildiği var daha çok. İşte tam bu insanlık sorusuna, annelikle cevap veriyor sanki Jemisin.
Normatif anneliğin fedakârlık ve kayıp hikâyesini sürdürüyor, ancak bunu mükemmel olmayan, sık sık hata yapan, kimliğinden dolayı ötekileştirilmemek ve hayatta kalmak adına iktidarın nesnesi hâline gelmiş, kendinden ve kimliğinden çokça ödün vermiş bir karakter üzerinden anlatıyor. Bu, bir annenin büyüme, öğrenme ve en sonunda sisteme direnme hikayesi.
Ana karakterin anneliği de düz bir çizgi veya sabit bir anlatı değil. Farklı zamanlarda ve farklı durumlarda birçok değişik şekil almış, dönüşmüş bir annelik bir yandan da.
Hayatımızı, belki de en sonunda kendimizi biraz da olsa bulabileceğimiz cis, hetero, beyaz, sağlam ve erkek olmayan o roman kahramanını beklerken harcadık. Ve biz yaşlanmaya başlamışken, karşımıza cis, hetero, beyaz, erkek olmayan, gencecik, harika karakterler çıkmaya başladı.
Açıkçası, fantastik/bilim kurgu alanında orta yaşlı, beyaz olmayan bir kadın kahraman ve hem kahramanlığı, hem anneliği hem de aşkı normatif olarak ele almayan bir roman okumak bana çok iyi geldi. Bu nedenle yazıyı bitirken altını kalın kalın çizmek isterim: Kırık Diyar, erken yaşlarında başka türlü bir bilimkurgu ve fantastik edebiyat okumak isteyenlerin kütüphanelerinde mutlaka yer alması gereken bir seri. Size de iyi geleceğine eminim.
Editörlüğünü Mertcan Karakuş’un yaptığı bu yazı, 20 Mayıs 2024 tarihinde devedikeni.org sitesinde yayımlandı. Sitenin kapanmasının ardından içerikleri buraya taşımaya karar aldık. Genel Yayın Yönetmenimiz Bawer, yazarının izniyle metni Velvele için tekrar editledi ve yayına hazırladı.