Bu hastalığın pençesine düşmemiş olanlara, yarım insanın derdi muhtemelen anlamsız hatta belki komik gelecektir. Ne var ki bugüne dek pek az sofrada, derslikte ya da mecliste bu hastalığın bahsi geçmiştir. Çünkü yarım insanın sorunu, dışarıdan bir gözlemle saptanamaz. Eylemlerine dikkat kesilen kişiler hatta onunla bir evi, belki bir ömrü paylaşanlar bile sorunun ne olduğunu hiçbir zaman anlayamazlar. Bu hastalık, sadece kendinden mustarip olanın teşhisi ile vücut bulur. Teşhisin zorluğu -kimi şartlarda imkansızlığı-, yalnızca yarım insanın yakınları için değil, kendisi için de büyük problem teşkil eder. Yarım insanın ömrünün yarısı, sorunun ne olduğunu anlamadan; diğer yarısı da ilk yarısında kaybettiklerini geri alamayacağını bilmenin verdiği karamsarlık ile geçer. Bu yüzdendir ki aslında hastalığın teşhisinin, faydadan çok zararı dokunur. Çoğu zaman teşhis, yalnızca çaresizlik hissini güçlendirir. Ancak denir ki yarım insan, yarım bıraktıklarını fark etmeden ölürse herkes gibi tam bir hayat yaşamış sayılır.
Elimdeki kitabın henüz yirminci sayfasındaydım. Yine de başıma gelecekleri anlamam için bu kadar okumak yetmişti. Önce O’nun koridordaki adımlarını duymuş, ardından sayfaların üstüne vuran gölgesini görmüştüm. Yokluyor, gıdıklıyor, benimle oynamak için sabırsızlanıyordu. O geldiğinde, yapılması gerekenin ne olduğunu artık iyi biliyordum: Elimde her ne iş varsa bırakmamı, mutlaka ayağa kalkmamı ve bulunduğum mekanı terk etmemi istiyordu. Ancak uyması kolay bir emir değildi bu. Öyle oyunbaz bir korkuydu ki elime ayağıma dolaşan, hem okumaya devam etmem için beni yüreklendiriyor hem de kalkıp gitmediğim her dakika için beni daha fena cezalandırıyordu. Otuzuncu sayfaya gelmiştim, artık tek seçeneğim vardı. Kitabın kapağını kapatıp, yatak odasına geçerek uzanmam ve üzerimdeki umudun geçmesini beklemem gerekiyordu. Ama ben direndim ya da direnmek istedim. Çünkü okuduğum satırlar, aylarca süren kara bir kışın ardından bana ilk kez başka bir ihtimal varmış gibi hissettirmişti. Karşımda çok iyi bir metin vardı, belli ki çok iyi bir yazarla tanışmıştım. Kendimi korumam gerektiğini bilsem de durmadım, duramadım. Okumaya devam ettikçe, bir yaşama sahip olmaktan duyduğum acı hafifliyordu. Ne ölüm ölümmüş, ne zaman zamanmış gibi ağır geliyordu. Bu büyük kelimelerin üstündeki insan parmağının kiri akıyor, yarın isimli bir günün varlığına doğru çekiliyordum. Ancak her şey gibi, umudun da bir bedeli vardı ve o bana, okuma yazmadan önce öğretilmişti.
Ellerim uyuşmaya başlamıştı bile, bir sebepten titriyordum. Bir anlık da olsa tam bir kadın, tam bir insan gibi hissetmenin verdiği heyecan, beni fena halde güçten düşürmüştü; ancak aynı coşku, düşüncemin ateşine de çıra olmuştu. Zihnime söz geçiremeyen bedenim, ayağa kalkmak, kaçmak istiyordu. “Yeter,” diyordu, “tamam bu kadar yeter, tadını aldın işte!”. Durmadım. Bir sayfa, bir sayfa daha! Belki… belki en baştan beri boş yere korktun. Belki, boşuna mahrum kaldın onca şeyden. Aklımdan en son bunların geçtiğini hatırlıyorum. Ardından gözlerim karardı, vücudum çözüldü. Otuz yaşımda, ilk kez bayıldım.
…
Hastalığımı bilmeden, ilk kez yarım bıraktığımda küçük bir kız çocuğuydum. Olmayan memelerimi kapatmamın gerekmediğini düşünüp bikinimin üstünü çıkardığım için çevremde yaşanan huzursuzluğu hatırlayacak kadar büyük, bu yüzden cezalandırılmayacak kadar küçüktüm. O yaz yine kamptaydık. Her yaştan, her boydan çocuk vardı. Bütün çocuklar aynı güneşin altındaydık, bizi buraya toplayan babalarımızdı. Hepsi aynı işi yaptığı için buradaydık. Sene boyunca, yeşil üniformalar içinde davul gibi gergin suratlarla evden işe, işten eve aceleyle giden bu adamlar, kısa bir süreliğine bizim güneşimizin altında neredeyse çıplak ve yüzlerinde birer günlük kıllarla oturuyordu.
Günlerden bir gün (zannediyorum ki yaz mevsimini tam ortadan bölen gündü), öğle uykusuna yatmayacak kadar büyümüş bütün çocuklar, sahilde kumdan kale yapıyordu. Oyunda, kalenin surlarından merkezindeki kuleye doğru ilerleyen hiyerarşik bir iş bölümü örgütlenmişti. En ezik olan oğlanlar duvarları inşa ederken, en popüler kızlar denizden topladıkları renkli taşlarla kulenin dış cephesini süslüyordu. Ben ise denizde balıklarla oynarken, inşaatın temel atma törenini kaçırmıştım. Bu yüzden de (aslında bu yüzden değil, çoğu zaman olduğu gibi) oyunun dışında kalmıştım. Sudan çıkıp henüz iki parmak yükselmiş surların birkaç adım uzağına oturdum, dizlerimi kollarımla bağladım ve “Vaov, bayağı büyük bir şey olacak!” dedim. Kimse cevap vermedi. Hepsi, annelerinin tembihlediği üzere plaj takımlarını başka bir çocuğa kaptırmamaya uğraşarak ama elbirliğiyle, ortaya şahane bir şey çıkarmak için harıl harıl çalışıyordu. Benim öyle oyuncaklarım yoktu. Babam, “Sana da alalım işte kızım, inat etme” demişti de, bana hiç lüzumlu gelmemişti. Onun yerine, su sızdıran deniz gözlüklerimi değiştirmelerini istemiştim. Kumdan yapılarda bir türlü mana bulamıyordum, deniz altındaki her şey ise aksine çok manalı geliyordu.
Ancak oyun dışı kalmak, yine de hoşuma gitmemişti. En baştan bana da sorsalardı muhtemelen istemezdim. Yahut “Sana verebileceğimiz bir görev kalmadı” deselerdi, bozulmazdım. Ne o günlerde ne kocaman bir kadın olduktan sonra, reddedilmekten hiç gocunmadım; ancak görünmemek cehennem gibi bir şey. “Ne var ki bunda?” dedim içimden, “Ben aynısını kova, kürek olmadan da yaparım”. Önce, ayaklarımın ucundaki alanı güzelce bir düzledim; sonra, annemin börek koyup elime tutuşturduğu yoğurt kabını deniz suyuyla doldurdum (börekleri plaja geldiğim gibi yemiştim). Benim kumdan şahaserimin sağında solunda bir şey olmayacaktı; onu koruyacak duvarlara ihtiyacım yoktu. Zamansız, kendi başına bir kule. Bin yıl önce inşa edilmiş de olabilir, üçle başlayan milenyuma girilmeden hemen önce de… Silindir biçimindeki kulem, katlar halinde uzuyor; üç beş sırada bir katların çapı küçülüyordu. Yükselttikçe yükselttim onu. Öyle çok harç kullanmıştım ki plajın o kısmına meteor düşmüş gibi görünüyordu. Kule, gökyüzünü delmek üzereydi. Bir koşu, kaldığımız çadıra gittim. Tatilin başından beri topladığım deniz kabuklarının bulunduğu poşeti aldım. Geri döndüğümde, kulemin diğer çocukların ilgisini çektiğini anladım. Kendi aralarında konuşuyorlardı, “Çok sağlam görünmüyor” diyordu biri. Ancak şaheserim kendinden öyle emin dikiliyordu ki çocukların karşısına, cevap vermeme bile gerek yok diye düşündüm. Sonra, başladım deniz kabuklarıyla dış cephesini örmeye. Henüz alt katları tamamlamış olmama rağmen, bittiğinde ne kadar muhteşem görüneceği belli olmuştu. Büyük inşaatta görevli çocukların bir kısmının, bana bakarken ekibi yavaşlattığını; bir kısmının da çoktan işi gücü bırakıp şaşkınlık içinde beni izlediğini fark ettim. Onların bakışları değilse bile, yapmakta olduğum şey beni heyecanlandırmıştı. Babamın uzaktan beni izlediğini hayal ettim, diğer çocukların şaşkınlığının onu nasıl gururlandırdığını. Bir de fotoğrafımı çekmiş, öyle geçirdim içimden. Bir yanda, bir türlü birleştiremedikleri kale duvarlarının önünde aval aval dikilen çocuklar, diğer yanda yüz katlı kulesinin üst katlarına erişebilmek için esneyen, azimli, memesiz bir kız.
Poşetimdeki deniz kabuklarının henüz yarısını kullanmıştım ki O geldi. O gün, küçük bir çocuğa nasıl göründü diye sorsanız, hatırlamıyorum derim; ancak bir canavar olmadığı kesindi. Kulemin etrafında dönüp dururken bir yandan alkış tutuyor, bir yandan da dikkatli olmam için beni uyarıyordu. “Eğer bu kule şimdi yıkılırsa,” dedi, sonra sustu, bekledi, bekledi: “Seni hiç fark etmedikleri zamandan bile daha kötü duruma düşersin.” Etrafıma bir kez daha baktım, kum işçilerine talimatlar veren, ekibin başındaki kraliçenin de beni izlediğini fark ettim. Benden farklı olarak o, bikinisinin üstünü giymişti. Bir bana bir de yaptığım kuleye bakıp gülümsüyordu. İçinde kötülük yoktu ya, yine de gülümsemesinden rahatsız oldum. Kafamı çevirip, gazino yönüne baktım. Babamı gördüm. Beni izliyormuş gibi sandalyesini plaja doğru çevirmişti; ama bana bakmıyor, yanındaki adamla konuşuyordu. Yanındaki adamdan rahatsız oldum. Sonra tekrar oyuna dönmeye niyetlenmiştim ki ellerimin birazcık uyuştuğunu hissettim. Çocukların bakışlarından kurtulayım diye onlara sırtımı dönmek için kulenin diğer tarafına doğru adım atmak istediğim anda, sendeledim. Bacaklarımın titrediğini o an fark ettim. Elimi poşete daldırdım, kocaman ve dikkat çekici üç büyük deniz kabuğu seçtim. Heyecanım beni biraz yavaşlatmış olmasına rağmen, tamamlandığında kulenin ne kadar güzel görüneceğini hayal edip işime devam etmeye karar verdim. Ancak O susmuyordu. Dalgaların uğultusunu, gazinodan gelen müzik sesini, dibimdeki çocukların konuşmalarını bastıracak kadar gürültü yapıyordu. “İlk defa böyle bir şey yapmayı denedin; ama onda bile muhteşem bir iş çıkardın.” Evet doğru söylüyordu, güzel bir şey yapıyordum. “Peki, yarın? Yarın seni aralarına alırlarsa ve aynısını kale duvarlarının içine yapmanı isterlerse?” Yaparım. “Aynısını yapabilir misin?” Yaparım. “Ya bir de bu iş kampta duyulur, akşam babanın kulağına giderse…” Eee? “Baban, yarın ben de gelip bakayım, benim kızım neler yapıyor göreyim derse?” Desin. “Yine bu kadar yükseğini yapabilir misin?” Yaparım. “Emin misin?”
Gücüm bitti. Devam edersem, dizlerimin üstüne düşecekmişim gibi geldi. Yine başıma güneş geçtiğini düşündüm. Elimi burnuma götürdüm, kanamıyordu. O’nu artık ensemde hissediyordum. Hâlâ konuşuyordu. Ancak benim ne dinleyecek ne cevap verecek takatim kalmıştı. Deniz kabuklarıyla dolu poşetimin ağzını bağladım. Bir adım geriye çekildim, üst katları hâlâ çıplak duran kuleme baktım, arkamı dönüp deniz kenarından uzaklaştım. Uzaklaştıkça kalp atışlarım yavaşladı, nefesim normale dönmeye başladı. Çadır alanına geldim, kaldığımız çadırın fermuarını açmadan önce son bir kez sahile, çocuklara, kuleye dönüp – bakmadım. İçeri girdim, yer yatağına uzandım. Mutluydum.
İşte, hayatımda ilk kez, o yaz günü yarım bırakmanın tadını almıştım. Neden bu kadar mutlu olduğumu anlamamıştım.
…
O günden sonra, ziyaretlerine yıllarca devam etti. Genellikle, zor geçen bir dönemin ardından, dağıttıklarımı toplamaya karar verdiğimde yapıyordu baskınlarını. Başarısızlığın, kaybetmenin, ümitsizliğin üstüme yapışmaması için direnmem, O’nu çileden çıkarıyordu. Salonda yatmayı bırakmam, uyanınca evi havalandırmam, çorba kaynatmam, parktaki ağaçları birbirinden ayırmam, hiç mi hiç hoşuna gitmiyordu. Öyle zamanlarda, hevesimi kırmak için beni küçük görüyor, çok ağır konuşuyor, bütün gün tepemden inmiyordu. Onca mesaiyi hesaba katınca, benden başka kimsesinin olmadığını düşünmüştüm. Yanılmışım. Meğer başkalarını da ziyaret ediyormuş.
…
Günlerden bir gün, dershanenin etüt sınıflarından birinde oturmuş test çözüyordum. Dönem yeni başlamıştı, henüz kimse derslerden sonra çalışmak için kalmıyordu. Ara ara dönüp bana gülümseyen, iki sıra ötemde oturan kız vardı sadece. O da benim gibi matematik çalışıyordu. O da benim gibi üniversiteyi kazanamamıştı. Birbirimizi, geçtiğimiz seneden hatırlıyorduk. İki gündür ders çıkışlarında kısa sohbetler çeviriyorduk. Onun da arkadaşlarının hepsi, büyük şehirlerdeki üniversiteleri kazanıp gitmişti. O da ailesi yüzünden sayısalcı olmuştu, çok pişmandı. Tatlı, konuşması kolay, sohbeti uzatmak için boş yere gevezelik etmeyen biriydi.
İlk üniteler benim için çocuk işiydi. O yüzden, çok iyi beceremediğim ancak en sevdiğim, türev ve integral testleriyle matematiğin yeni sezonuna giriş yapmayı tercih etmiştim. Hatırlayamam sanıyordum; fakat ilk soruları çözmekte hiç zorlanmamıştım. Testte ilerledikçe sorular zorlaşıyordu, yine de halledebilmiştim. Sonra karşıma, hiç yapamadığım bir soru tipi çıktı. Epey uğraştım ama onu bile çözdüm. Sadece çok şaşırdığımı hatırlıyorum, durdum. Test henüz bitmemişti, on altıncı sorudan on yedinciye geçmeden ikisinin arasına kalın bir çizgi çektim. Kalemi bıraktım. Çizgi yeterli gelmedi, kalemi tekrar elime alıp kalınlaştırdım. Nedenini düşündüm: Neden birden bire her şey daha kolaylaşıvermişti ya da öyle görünmüştü? Galiba o gün o derslikte, önceki seneden farklı bir şey vardı: ben.
İnsanların stres diye tarif ettiği, benim ise “bendeniz” dediğim şeyin parlaklığında gözle görülür bir azalma vardı. Önümde duran test kitabı, yazı tahtası, projeksiyon cihazı kaygılandırmıyordu beni. Ötekilerin varlığı huzursuzluk yaratmıyordu. Çünkü ortada yoktular. Yarışmacılar gidince, yarışma diye bir şey de kalmamıştı. Durduk yere keyiflendim. Bir vakit, bir sebeple -kendini bile unutmuş bir sebeple- atılmış eski bir düğüm, zamansızca gevşedi. “Ne olmuş yani aynı yoldan gitmediysem?” diye çekiştim içimdeki birine. Ben, başka biri değil miyim?
Sonrasını tahmin edersiniz, yine O’ndan bahsetmek istemiyorum. Zaten sınıfın kapısında belirince, ben hemen korkuya kapıldım. Sevincim telaşa döndü, fırlayıp çıktım derslikten. Ne olup bittiğini anlamayan kız, peşimden geldi. Merdivenlerde beni yakalayıp, “İyi misin?” diye sordu. Öylesine bir şey söyledim. “Kantine gidelim mi?” dedi. Gittik, çay aldık ikimiz de. Ya hiçbir şey söylemeyip bir türlü geçmeyen zamanın altında ezilecektim ya da delirildiğimin düşünülmesi pahasına anlatacaktım. İki numara. Beni tanımıyor diye her şeyi olduğu gibi döktüm. Hastalığımı, hasta olduğumu bilmeden anlattım. “Yani özetle, iyi bir şey hissedince benim kalkıp gitmem gerekiyor” diye bitirdim. Sessizlik oldu. Bir iki alakasız cümle etsin, bu an bitsin, kalkıp gidelim diye dua ediyordum. “Biliyorum” dedi, “bana da oluyor bazen.” Başka bir şey konuşmadık. Sınıfa döndük.
…
Bayıldığım gün. O gün, beni ziyarete geldi gelmesine; ama uzunca zaman ortalarda yoktu. Haneme uğraması için sebep yoktu da ondan. Zaten, son görüştüğümüzde yapacağını yapmıştı. Ben O’nu son gördüğüm günden sonra, altı ay uyudum.
Birini sevmiştim, iznim olmadan, akla gelmeden. Kimseye söylememiştim çünkü böyle bir hakkım olduğunu bilmiyordum. Karşılığı var mı diye de merak etmiyordum, mesele o değildi. Asıl soru şuydu: Sevebilir miydim, sevemez miydim? Sevebilirmişim. Onca zaman üstüne kafa patlamış olsam da bu hikayenin nasıl başladığını, nasıl cesaret bulduğumu ve bir fikrin bir varoluşa nasıl dönüştüğünü doğru düzgün hatırlayamıyorum.
Bir, rüyayı anlatmak çok manasızdır; bir de aşk acısını. İkisi de dinleyicisini çok sıkar. En iyi dinleyiciyi bile -en iyi ihtimalle- son gördüğü rüyaya ya da başından geçen son aşkın acısına götürür. Bu yüzden, o günlerde neler yaşandığını kendime saklayacağım; ancak sizi uyarmadan geçmem de mümkün değil. Bir gün, siz de bu hastalığın pençesine düşerseniz sevdiğinizi kendinizden korumak için bir plana sahip olmanız gerektiğini aklınızdan çıkarmayın. Ben, çözümü bulduğumda çok geç kalmıştım.
Eğer yarım insansanız ve aşık olduğunuz kişiyle birlikteyseniz, yapmanız gereken ilk şey bir koşu bandı almaktır. Evet evet, bir koşu bandı. Eğer yoksulsanız kredi çekin ya da dayınızın evini soyun, bir yolunu bulun ve o koşu bandını alın.
Bu koşu bandını nasıl kullanmanız gerektiğini anlatayım. Diyelim ki çok zor günlerden geçiyorsunuz, anneniz çok hasta. Sevgiliniz, her zamankinden daha çok sizi ziyarete geliyor ve havanız değişsin diye sizi sık sık dışarı çıkarıyor. O günlerden birinde, bir mesaj aldınız: “Aşağıdayım, haydi gel gezdireyim seni.” Atladınız arabasına, yolda ağladınız. Ormanlık bir yere gittiniz, kahvaltıya dokunmadınız. Size sormadan iki orta şekerli kahve söyledi, sormamasına sevindiniz. “Biliyorum çok zor; ama konuşmazsan daha zor gelecek.” dedi, konuşmak istediniz. Zar zor söze girdiniz, sizi dikkatle dinledi. “Anlatabiliyor muyum?” diye sordunuz, anlıyordu. Söyleyecek bir şey kalmadı sandınız; o an anneniz aradı, ekranda ismini görünce ağlamaya başladınız. Telefonu ağlayarak açtınız, sesinizi duyunca anneniz de ağladı. Hemen kapattınız. Kafanızı kaldırdınız, onun gözlerinde bir çare aradınız. Lafa girmek için bekliyordu, şöyle söyledi: “Yazın, annen iyileştikten sonra, üçümüz Erdek’e gidelim.” İşte o an! İşte o an, sakın, sakın ha düşündüğünüz şeyi yapmayın. Yarım bırakmayın. Aman ha, sevgilinize ondan ayrılmak istediğinizi söylemeyin. Yapılacak şey çok basit: Bir yalan uydurun, eve dönün ve koşu bandına çıkın. “Başım çok ağrıyor, biraz uyumaya ihtiyacım var”, “Çocuklara az mama koymuştum, acıkmışlardır”, “Mantarı bugün de yapmazsam bozulacak, geç olmadan yemeğe girişsem iyi olur”, sallayın bir şey. Eve yalnız dönün, koşu bandına çıkın ve saatlerce yürüyün. Vücudunuzun kaçmaya olan hevesini söndürene kadar yürüyün. Biliyorum, çok zor. Biliyorum, şimdi yarım bırakırsanız yazın, üçünüzün Erdek’e gidip gitmeyeceğiyle ilgili soru ortadan kalkacak. Bunun ne kadar muhteşem bir his olduğunu biliyorum; ancak kendinizi tutun! Bir hesap yapın, göreceksiniz: Yarım bıraktığınız için ömür boyu yanınızda taşıyacaklarınızdan daha büyük bir soru işareti olamaz. Matematiğiniz iyi ise bu hesabı hemen anlayacaksınız. Matematiğiniz kötüyse, bir saat daha, yüksek tempoda yürüyün.
Editör: Bawer
Ana görsel: Yazar tarafından yapay zeka ile hazırlandı