Şiirsel bütünlük, akışkan bedenler ve karanlık, soluk renkler; Yaz Taşçı‘nın Paris Cité des Arts‘daki, küratörlüğünü Yasemin Köker‘in yaptığı sergisindeki tuvallerde bir araya geliyor. Audre Lorde’un şiirinden ödünç alınan Touching You I Catch Midnight başlığı, bize şiirsel ve samimi bir sergi deneyimi vadediyor.
Tuvallerde insan bedenleriyle karşılaşıyoruz; çıplak ama arzu nesnesi değil, narin ama kırılgan değil ve bir o kadar da kendilerinden emin. Bu figürler, kolektif bir enerjiyi bir araya getiriyor, birlikte neşeli bir ruh halini paylaşıyorlar. Ritüel gibi hissettiren, sakin ancak enerjik bu atmosfer, ziyaretçileri geceyi birlikte sahiplenmeye davet ediyor.
Karanlık bir arka plan, gölgeli yeşil ağaçlar, hafif bulanık su ve parlak, çıplak bedenler bize bakıyor sergide. Gözlerimizin ta içine… Sanki tuvalin içinde dans ediyor, gizli bir dilde konuşuyorlar.. Durgun bir neşeyi simgeleyen muhabbetlerine bizi de ortak ediyor, kulağımıza bilinmeyen hikâyeler fısıldıyorlar.
Bir süredir Paris’te yaşayan ressam Yaz Taşçı, 23 Ocak’ta Cité des Arts’daki misafir sanatçı programı kapsamında ilk kişisel sergisini açtı. Uzun zamandır onun sanatsal yolculuğunu yakından takip ediyorum ve eserlerine, paletine ve queer aktivist yaklaşımına derin bir hayranlık duyuyorum. Bir sanat tutkunu olarak, onun sanatsal pratiğini aktivizminden ayırmanın imkansız olduğunu düşünüyorum. Eserlerine baktığımda, her detayın bizimle tutkulu bir şekilde konuştuğunu hissediyorum. Tuval üzerindeki bedenler güçlü bir politik duruşu temsil ediyor. İzleyiciye de içlerinde dolaşma arzusu uyandırıyor.
Bu baş döndürücü duyguların etkisiyle Yaz Taşçı ile Velvele için söyleştim. O da beni kırmadı ve sorularımı içtenlikle yanıtladı.
Audre Lorde’un şiiri, serginizin başlığına ve temalarına nasıl ilham verdi? Onun sözleri ile tuvalde hayata geçirdiğiniz figürler arasında nasıl bir bağlantı görüyorsunuz?
Bu sergi bana teklif edildiği sıralarda, zaten paletimde minik kararmalar başlamıştı. Yüzeyin üzerindeki dokular ve bu dokuların yarattığı tedirginlik hissi dikkatimi çekmeye başlamıştı. Geceyi tanımadığımı düşündüğüm bir anda, aslında geceyi örgütlü olarak ne kadar iyi bildiğimizi veya örgütlü bir biçimde onunla nasıl başa çıktığımızı hatırladım. Bunu bir uyanış olarak algılamayın; içimde yeşeren bir histen bahsediyorum sadece. Demiştim ya, kararmalar, dokular, gece… Aslında bu serginin oluşumu, resimlerin çıkması, isminin konulması veya bu şiir… hepsi biraz da bana teklif edilen sergi mekânıyla alakalı. Ben zaten biraz kaymaya başlamıştım geceye, ancak mekânın konumu beni daha da fazla içine çekmeye başladı. O sırada, serginin küratörlüğünü üstlenmesini istediğim Yasemin Köker ile bu konular etrafında konuşmaya başladık. Konudan konuya atlıyorum, ama hemen mekânla alakalı birkaç duygumu paylaşmak isterim: Mekân aslında bir vitrin gibi, her yerini bir camın arkasından görebiliyoruz. Sağda, ortasından bir kolonun geçtiği ve ikiye bölünmüş bir duvar, karşıda bir duvar ve solda içe yamulan, yamuk bir duvar var. Benim pratiğimde çizdiğim kızlar, benim için çok şey ifade ediyor ve bu kızlar, o vitrinde gece birbirleriyle kalacaklar. Birlikte ortak örgütlü güçlerini göstermemiz gerekiyordu; birbirlerine dokunduklarında aldıkları gücü, ortak hareket etmenin verdiği güveni.
Bedenlerin birlikte, ortak bir tehdit oluşturmalarını göstermemiz gerekiyordu ve bu ancak birbirlerine dokunarak olabilirdi.
Serginin ismi Touching You I Catch Midnight. Resimler bu sergi için üretilirken, sevgili Yasemin’in beni defalarca dinlemesi ve beni anlaması, sonrasında ise kendi fikrini ortaya koymasıyla oluştu. Birbirini iyi dinlemenin bir sonucudur.
Eserlerinizdeki çıplak bedenler, kırılganlık ya da arzu yerine güç ve birlik hissi yayıyor. İnsan formunu böylesine kolektif bir güç ve samimiyet duygusu yansıtacak şekilde tasvir etmeye nasıl yaklaşıyorsunuz?
Ben elimden geleni yapıyorum, hissettiğimi, içimden geleni çizmeye çalışıyorum. Hatta bazen çizdiğimi bile düşünmüyorum. Resim nasıl olmak istiyorsa, kendi kararını veriyor ve ben de ona hizmet ediyormuşum gibi hissediyorum. Günün sonunda, resim ne hissettirmek istediğine de kendi karar veriyormuş gibi geliyor. Bu sebeple, herhangi bir duygudan veya histen de azade olduğunu düşünmüyorum. Kırılganlığın ve arzunun da yer yer olduğunu düşünüyorum. Ama genel bir bakışta, resmin daha büyük hissettirdiğini düşündüğüm bir şey varsa, buna ben de ‘birlikte ortak bir hareketin gücü’ diyebilirim sanırım. Bilmiyorum, aslında başka türlüsünü de tatmadım. Tattığım şey için tuvalin başına oturuyorum, sonra hayal kuruyorum, ümit ediyorum.
Karanlık arka planlar, doğal unsurlar ve parlak figürler arasındaki etkileşim güçlü bir atmosfer yaratıyor. Ağaçlar, su ve gölge gibi çevresel unsurlar, eserlerinizin anlatısını şekillendirmede nasıl bir rol oynuyor?
Her şeyi anlatırsam, bunun heyecanı kalır mı, emin değilim. Renk, boya, kompozisyon, ön arka, yakınlık uzaklık… Bunların hepsi resmin aslında en heyecanlı yerleri. Oynayabildiğin kadar oynaman gerekiyor. Bakabildiğin kadar bakmak… Sana nerede oynayacağını, nerede duracağını da resim söylüyor. Ben çok uzun zamandır bu oyunu oynamayı unuttuğumu düşünüyordum, ama yeni yeni hatırlatıldı. O yüzden de şimdilik oynuyorum, diyelim. Anlatısını da anlamak isteyene bırakalım.
Paris’teki Cité des Arts’taki sanatçı rezidansı deneyiminiz, sanatsal sürecinizi veya bakış açınızı nasıl etkiledi? Paris kültürü ya da çevresi, bu özel eserlerinize sızdı mı?
Aslında bir önceki soruda girmek istedim, ama bu soruyu da bildiğim için susmayı tercih ettim. O yüzden şimdi biraz bahsedebilirim. Yani, bu kadar kısa zamanda insan yalnızlığa adapte olmaya çalışmaktan, dönüp sürekli geçmişte ya da başka bir coğrafyada bıraktıklarına bakmak zorunda kaldığından, Paris’e pek fazla odaklanamıyor. Baksam da, sanatımı etkileyip etkilemeyeceğinden emin değilim.
Bu arada, haksızlık etmeyeyim; bana minik bir kafasının geldiğini düşündüğüm anlar oluyor, ama gerçekliğinden emin değilim.
Fakat başka bir açıdan bakmak gerekirse, Cité bana öyle bir fırsat sundu ki, ilk defa resimlerime bu kadar bakabildim. İlk defa resimlerimle konuşuyorum, kendimi anlamaya ve dinlemeye vaktim oluyor. Bu da tabii ki resmime bambaşka bir bakış açısı sağlıyor. Benim bildiğim bir şey var: Hiçbir yerde kalıcı değiliz, hiçbir şey de sonsuza kadar sürmez. Bu süreç sayesinde ben kendime ve resmime bakmaya başladım. Mekân değişse de, bunu yapmaya gayret ettiğim sürece bana yetermiş gibi geliyor.
Editör: Bawer