“bir geri dönüşü umarsızca bekliyorum,
ancak böyle bekleyebiliyorum sanki. bekledikçe gelmez diye başımda dır dır dünya. habersiz dünyalardan. zamanın bazıları için tıngır mıngır atabildiğinden. bazı şeylerin bekledikçe olgunlaştığından. beklemedikçe olmadığından, oluşmadığından.
bekliyorum bir geri dönüşü bekleyebildiğimce.
adaçayını acıya kaçmasın diye beklemek mesela. sevdiğini bekler gibi beklemek, bazen gelmez gibi geleni beklemek. durmak değil de geçiştirmek, en özel anları ona ayırmak. birikmez paranın birikmesini beklemek, çanakkale’yi beklemek, rahat bir yatağı beklemek be, bir arkadaş beklemek, yüreğinin morgunda sakladığın babaanneni gömmeyi beklemek, sıkılı yumruğunu gevşetmeyi beklemek, devlet kapısında olsun diye beklemek, belki senelerce, belki yüz senelerce… agnes varda’nın yeni belgeselini beklemek. seni alıp götürsün diye bir gündüz düşü beklemek iş saatinde- küs gibi inatla beklemek…” (15.9.24)
bekle bekle döndü dünya. dünya, parmak uçlarında tane tane rüya. bekle bekle döndü dünya, ben de dünya’yla beraber.
bekle bekle döndü dünya. vah‘tı oh oldu, vah‘landı tekrardan o zor sonbaharın gelişiyle, dünya bir ağıt gibi kıvrıldı içine içli içli.
bekle bekle döndü dünya ve dünyanın sınırları değişti tekrar tekrar, şimdi herkes anlamadığı bir dili konuşuyor jeopolitika diye; an-laaaaaa-mıyor-ummmmmmmmm.
bekle bekle döndü dünya ve yemek yapasım gelmedi gurbette, ne biliyim sandviçler işte peşi sıra, humus neyse ki güzelinden ya da yemeklerin en hızzzzzzlısı.
bekle bekle döndü dünya ve ben beklerken burnumu sokuşturdum emperyal bir botanik bahçesinin nemli serasına, parende attım mavi mor protesto sesleri arasında, gözlerim yaprakların izinde yolunu buldular.
bekle bekle döndü dünya. geri saydım 265 gün… aman allah’ım unut gitsin! 178! geçmiyoooooor günler! 90 bile fazla anlamıyor musun beni?
bekle bekle döndü dünya. dönsün diye çabucak, kırdım, döktüm, saçtım; ürktünüz herhalde benden.
bekle bekle döndü dünya. ahh iyi şeyler olmadı desem yalan: nice güzel dost edindim itinayla üzerine titrediğim, nihayet bir şairin otuz senelik haksız tutsaklığı bitti, karatavuk kuşlarıyla güneşi karşıladık herkesin uyuduğu saatlerde.
bekle bekle döndü dünya. dönmez gibi geldi de yine de döndü dünya aheste aheste.
bekle bekle döndü dünya ve ben bıraktım naciye’yi bir gölün kenarında çırılçıplak, o günün sonunda friedenau’ya uğradım.
bekle bekle döndü dünya, verdim önüme gelene döndüğü sırada.
bekle bekle döndü dünya. midem tuttu, kustum tanımadığım birinin doğum günü pastasına. bekle bekle döndü dünya ve bir soru sordu g. k-fetisch’te: “sevilmemekten korktuğun için kendinden vazgeçmeyi göze alabiliyor musun? sevilmemek için 100 milyon persona’ndan sadece birine sığınmayı kabul edebilecek misin? ve o da sürekli hor görülecek, sevilmeyecek yine de istediğin gibi.”
bekle bekle döndü dünya bir masal gibi sıcacık, bir serap gibi sonu kesif bir hiçliğe açılan. bekle bekle döndü dünya ve son üç ay hastalıklar geçti ömrümden. bekle bekle döndü dünya, her turunda ayrı bir kalbi kırdım adına istanbul dediğiniz kara parçasında; ben oradan üzerime yapışmış salyalı tükürüklerle çıktım.
bekle bekle döndü dünya “ve ben günlerimi saatlere, saatleri anlara böyle parçalaya, beni sana götürecek olan mesafenin biteceğini hesapladığım sonunu beklerdim hep. bu bekleyiş nasıl da tatlı ama nasıl da hazindi. sevgilim bir bilsen… işte yine ayrıyız, işte yine de bekliyoruz. hep aynı tat, hep aynı hüzün. günler geçmek bilmiyor. işte beş uzun yıl oldu. beş uzun yıl geçti aradan. günlerimiz şekli lazım değil, şöyle veya böyle, şurada veya burada, hep birbirimizi bekleyip, durmakla bitiyor.” (-nail çakırhan, üç hapishaneden mektuplar. merve eryürük’ün instagram’da paylaşmasıyla karşılaştım).
bekle bekle döndü dünya, güneşe doğruuu. güneşe doğru dünya… döndü… durdu. dün gibi…
—
bu vanilya çubuğunu İstanbul’daki mutfağımdan getirmiştim. kullanmadım sonra. ev’den ev’e taşıdım: hasenheide 89, menzel 33, ossa 13. hiçbir evin mutfağını sahiplenemedim. kek kalıbı almadım mesela, menzel’de tek bir döküm tava kullandım üç ay boyunca, öğünleri birbirinin aynı sandviçlerle geçiştirdim ocağa ihtiyaç duymadan… kıymetli malzemeleri kullanmaya kıyamazsın da zaman çıkarır ya onların tadını ağır ağır, öylece kaldı vanilya kendi tüpünün içinde. ara sıra açtım ve kokladım, burnu gıdıklayan acı kokusunu. beyaz çikolatalı bulutsu bir kek, krem karamel veya un kurabiyesi tarifleri vardı elimin altında. tohumları sıyırıp çubuklarını koca bir kavanoz şekerin içine basmayı diledim. bilmiyorum neden, hep zor geldi mutfağa yeltenmek; saatlerimi geçirmek, bulaşık çıkarmak, alışveriş yapmak, “ne yesem” girdabına kapılıp uzaklara savrulmak, malzeme peşinde koşturmak, temizliğini yapmak, yeşillik yıkamak, dağ kadar soğanı sıçan dişi doğramak, pilav tenceresi satın almak, yeni tariflere girişmek… alışmak ve yakınlaşmak bu yeni hayata… onun yerine, gönlümün en ferah köşesine geri dönme arzusunu gizledim. mutfağıma, babaanneme…
—
bekleyecek mevsim kalmadı, o çetin baharın sonuyla beraber. tombul kar taneleri, rüzgarın sakin ahengine kapılarak bulutları yeryüzüne indiriyor tekrardan. içimdeki erik ağacında uyuyan, deniz analarını gıdıklayan o çocuğu çağırıyorlar dışarıya. yapraksız sokaklar, gürültülü dünyanın sessiz tarafı. hastalığıma rağmen yürüyorum gecenin içine doğru. yer yer ateşimi yalıyorum sirkeli tükürüğümle, düşsün diye. kemiklerime kaşındıran dikenler batıyor. uzun zamandır elimi sürmediğim analog kamerayla, ışıltılı çıkmayacağını bildiğim fotoğraflar çekiyorum. flaşın patlamasıyla kainatın düzeni bozuluyor da bir yıldız kayıyor gibi gözyaşım, yanağımdan dünyanın içine akıyor. nezle nefesimle onu içime geri çekmeye çalışıyorum.
nafile.
zerafet çiçeklerini suluyor gözyaşlarım. bu destansı bekleyişten geriye kalan -kaldıysa eğer- gururumun son izleri de tanrıların katında silikleşiyor. ben oradan uzaktayım nihayet. aynı anda hem uçsuz bucaksız geceye hem de yaz mevsiminin şarkısını söyleyen güneşe ait olamayacağımı öğrendim, bekle bekle dönerken dünya. umut ise yara almakmış meğer; yaktığından daha büyük ateşlerde yanmak ve yine de dünya’ya çakılı kalmakmış. yourcenar’ın mutlak aşk mitolojisinde kendine bir yer açmakmış. bu bahçe hepimizin… şimdi bu bahçeyi dudaklarınızın kıvrımına saklayın, ben sevgilimle yaşayacağım.
geri dönüş yolunda tuhaf bir huzur saplanıyor bedenime. sonsuzluk hissi gibi, dünyayı kaplıyor kısa bir anlığına. huşuyla yıldızsız geceye bakıyorum. sokaklardan korkmuyorum. bekleyişim burada sona eriyor.
“kar yağıyor tarihimize” (i.’nin şiirinden, izinsiz).
—
bir yorgunluk şerbeti hazırlamalı
ellerim, yemeklerim. şu an yaşadığım yer dışında dokunduğum her damak özlemle kokluyor bu elleri, biliyorum. duyumsuyorum. babaannemin yemekleri sedef ojeli ellerim; içi acıya kaçmış bir kadının kurallarıyım. artık değil. öyle mi dersin? sen daha bebekken, ağzına o ilk tadı çalan, kıyafetlerini giydiğin o insandan ayrışabilir misin kolaylıkla? aynı yemekleri pişirmiyor olabilirsiniz. ama konuşulamayan sevginin yemeğe rahiya katabileceğine inanıyorsan, o ellerin lezzeti neden işlemesin yüreğin zalimliğini, neden çıkarmasın hayatın acısını, sessiz bir zehiri çiğneyen ağızlardan?
diyeceğim şu ki ben otuzumda, o uzun ikibinyirmidört yılında, yemek yapmayı bıraktım. onun yerine sabırsız bir sabırla bekledim; bir ev kurmayı tekrardan. beklerken yer tutmaz karanlığımla, korkumla ilgilendim, pirincin taşlarını ayıklar gibi akan günün içinden baktım. beklerken döndü dünya. ve dilimde hala aynı şiir sayıklıyor kendini:
bazen bir şey görünür gibi oluyor,
bazen bir şey görünmüyor.
bazen bir şey değişecekmiş gibi oluyor, bazen bir şey değişmiyor
bazen beni hep sevecekmişsin gibi oluyor,
bazen hiç sevmemişsin gibi.
-lale müldür
ana görsel: louise bourgeois, the couple
editör: bawer