gecenin mumlu eteğinin ucuna yanaşmışım. bana bakanlar doğadan öğreneceği varmış hülyasına kapılanlar. gecenin mumlu eteği dikili’de bir yaz akşamı. gerçek hayatta olmayanlarız aslında. kozak’ta bitimsiz çam ormanları, tire’de hoş sohbet restoran ve kahvaltılık katmer, üzeri boca tulum peynirli.
balkonun aralığı zaathar’lı ninniler essin diye mırın kırın
—
gövdeni, seni tekrar tekrar devirmiş, can aldıkça kan tadını sevmiş, öldürdükçe gücünü pekiştirebilmiş ve köpürdükçe köpüren bir silsilenin önüne koymak. her gün dalgakıran olmaya uyanmak, giyinmek, borçlanmak. sen bilir misin m. o borç – hem de öyle derin anlamlı bir borç da değil, meblağlı falan – nasıl her gün kemirir evi? kulaklara değmeyen ışıklar. yaşamın bütün kokuları yaşamdaki bütün dişbudak ağaçlarına serpilmişler, uçuşan tozlar gibi aheste aheste.
ortada kalan tütün kolonyası.
“fantezi tütün çiçeği kokusu modern erkek kolonyasıdır.
üst nota: karabiber, narenciye kabukları, adaçayı.
orta nota: gül, yasemin, ylang-ylang, lavanta, hint çimeni
alt nota: tütsü, tütün, paçuli, meşe yosunu, ladin reçinesi, vanilya”
—
burası bir defter olsaydı, ki öyle, araya bir reçete sıkışırdı.
mısır mangosu, kişniş, az çili, lime, z.yağı, tuz
el hamurumda olmayan bi tarif, alışveriş sepetine atmadığım malzemeler. benim maharetimden de çıkmadı zaten. ev arkadaşım a. yaptı dün gece. sevgilisi al.’ın reçetesiymiş. yanında da kremamsı sıcaklığıyla bol baharatlı, acısı ağızda dans eden bir mercimek yemeği. her elin yemeğe kendinden bir his kattığına inanıyorum. ve aşçı her el kurnazdır artık. o hissi bir malzemenin içinde saklar. babaanneminki zeytinyağıydı mesela. her yemeğiyle ‘okusaydım başbakan olurdum’ inancının muazzam gerçekçiliğini gösterirdi. pilavından yağmurlar yağardı şükür duası gibi. beri yandan türkiye modernleşme tarihi soğan, salça ve yağın kavrulmasında buldu sanki o tadı; patates, kabak, bezelye, semiz… say çıkacaktır daha, almışızdır hepimiz nasibimizi az çok. peki içinde hangi hisleri sakladı yağ-soğan-salça?
a. için bu malzeme zencefil. yemek pişiricekse, kesme tahtasının ucunda mutlaka saçak saçak lifleri kalmış iri bir zencefil kütlesi oluyor. bol sarmısakla buluşuyorlar. balkondan balkona saçılan yaz kokusu. burnunda o kokuyu yakalamaya çalışırsın, top sektirir gibi bir iki kere çekiştirirsin kaymasın diye ama yine de uçar gider ya. tutamazsın. öyle bir ev hissi. yani ingilizce’de warm (ılık) demiştim buna, bence daha çok uyuyor. nasıl zencefil gibi zıvanadan çıkmasıyla müsemma keskin bi’ tadı yumuşacık bir hisse taşıyor anlamıyorum. bir ipucu var ama: hindistan cevizi sütü. sık kullanıyor.
—
bugün hasenheide’de bitecek. bütün ağaçlar rüzgarlı bir ahenk eşliğinde koca bi’ tavus kuşuna dönüşecek. kırmızı elbisemle uykuya orada karışacağım. şu terapi saati ah bi’ geçse. ah şu terapi bi’ geçse hasenheide’ye gideceğim ve bi’ kahkaha patlatacağım içinde yaz anıları olan ki kendisi de bir gün anı olacak.
—
“as we gaze we seem to be removed from the pettiness of actual existence. the horse will not knock us down. the King will not grasp our hands. the wave will not wet our feet. from this point of vantage, as we watch antics of our kind, we have time to feel pity and amusement, to generalize, to endow one man with the attributes of the race. watching the boat sail and the wave break, we have time to open our minds wide to beauty and register on top of it the queer sensation — this beauty will continue, and this beauty will flourish whether we behold it or not.”
-virginia woolf, oh, to be a painter!”
“[bir resmi] seyre dalmışken hakiki varoluşun sıradanlığından koparılmış gibiyizdir. at bizi üstünden atamaz. kral ellerimizden yakalayamaz. dalgalar ayaklarımızı ıslatamaz. durduğumuz yerden, türümüzün maskaralıklarını izlerken, acıma ve eğlenceyi hissetmeye, genellemeler yapmaya ve bir kişiye insanlığın nitelikliklerini atfetmeye zamanımız olur. karşımızdaki teknenin süzülüşünü, dalganın kırılışını izlerken, zihnimizi güzelliğe açacak zamanı buluruz. ve bu tuhaf his bizimle kalır. — bu güzellik biz onu algılasak da algılamasak da serpilmeye devam edecektir.”
bugün hasenheide’de bitmedi, yarın da bitecek. yarın öbürüsünün yarınında, diğeri berikinin.
küçücük bi hayata sığıyor zaathar’lı ninniler. evden dahi küçük. odadan. arıların ağızlarına layık çiçek nektarlarına yumulması gibi küçülüyorum. bir muma ufalmak da orada tütmek. karanlığa değil de ışığa gizlenmek bu defa. değil mi aydınlık en çok gizleyen?
bir geri dönüşü umarsızca bekliyorum,
ancak böyle bekleyebiliyorum sanki. bekledikçe gelmez diye başımda dır dır dünya. habersiz dünyalardan. zamanın bazıları için tıngır mıngır atabildiğinden. bazı şeylerin bekledikçe olgunlaştığından. beklemedikçe olmadığından, oluşmadığından.
bekliyorum bir geri dönüşü bekleyebildiğimce.
adaçayını acıya kaçmasın diye beklemek mesela. sevdiğini bekler gibi beklemek, bazen gelmez gibi geleni beklemek. durmak değil de geçiştirmek, en özel anları ona ayırmak. birikmez paranın birikmesini beklemek, çanakkale’yi beklemek, rahat bir yatağı beklemek be, bir arkadaş beklemek, yüreğinin morgunda sakladığın babaanneni gömmeyi beklemek, sıkılı yumruğunu gevşetmeyi beklemek, devlet kapısında olsun diye beklemek, belki senelerce, belki yüz senelerce… agnes varda’nın yeni belgeselini beklemek. seni alıp götürsün diye bir gündüz düşü beklemek iş saatinde- küs gibi inatla beklemek…
bir ejderha olsam,
uçsam,
simli kıvılcımlar saçılsa kanatlarımdan,
taklalar atarken.
bir ejderha olsam mesela
damarlarımdan yeşil yapraklar filizlense
bulutlardan nem kapmışlar ne de olsa.
bir ejderha olsam çürük raporu alsam,
essos’un sıcak iklimlerinde süzülsem bi başıma.
denize alçak uçsam.
bir ejderha olsam keşke
kaldırdığım tozlar yeryüzüne
akasya çiçeği olarak geri dönse.
1 Comment
Comments are closed.