Hasırdan yapılma plaj şemsiyesi rüzgârdan hafifçe sağa sola dönüyordu. Cırcır böceklerinin sesleri, sıcağı bir kat daha artırmak istercesine kulaklarda yankılanıp tatilin ritmini belirliyordu, zamanda yeni delikler açarcasına. Mavi mayolusundan kırmızı bikinilisine, alacalı şortlusundan çırılçıplak çocuklara, yüzmek için debelenen köpeklere, herkes denizdeydi. Güzel bir gün denilebilirdi aslında.
Keyif alıyormuş gibi görünse de içten içe aklı etrafındaki insanlardaydı. Onu nasıl görüyorlardı? Öğle güneşinin tam tepeden vurmasıyla soğuma kabiliyetlerini tamamen yitirmiş, cazırdayan patateslerine uzanırken ve her birini dikkatlice, teker teker ağzına atıp lokmalara ayırırken de aynı şeyi sorguluyordu. Ketçapı ağzının kenarına bulaştıracak da bir anda denizdeki herkes durup dakikalarca kendisine bakacak gibi geliyordu ona. Aslında o da herkes gibi başını suyun üstünde tutmaya çalışan herhangi biriydi. Sadece, bunu bilmiyor gibiydi.
Herkes bu harika günün zevkine doyarken, o bir bulutun nazik tesellisini bekliyordu. Bütün tatilciler kumsalda top oynar, kale yapar, birbirlerine frizbi fırlatırken; kızgın kum taneleri ona hasmane bir halıymış gibi geliyordu, sonsuzca uzanan ve gittikçe kızan. Bir keresinde eski sevgilisi de “Her şeyi kişiselleştiriyorsun!” diye bağırarak kızmıştı ona. Belki de sadece onun zihni, diğer kişilere kıyasla kelimeler ve şeyler, ayrıca imgeler arasında fazla hızlı geçişler yapıyordu. Büyük olasılıkla, her imge kendine rengârenk, boyut boyut, cins cins kumaşlar dikiveriyordu zihninde. Fark edemediği şey bu muydu?
Dokunulmaz alanı bellediği şezlongundan, ağır gövdesini hafifçe kıpırdatarak soğuk gazozuna uzandı. Ellerine uzun zamandır kimse dokunmamıştı. Gazoz boğazından aşağıya inerken eriyen bir kış gibiydi, midesi de üşüyen bir yazdı artık. Bedenindeki bu değişimleri düşündü bir süre. Sonra böyle şeyler düşünmesinden utandı; neme lazım, motel sahipleri düşüncelerini okuyabilecek kadar arkadaşça davranıyorlardı ona. Çekingenliğini annesinden almıştı muhtemelen, o da asla kendi başına dışarı çıkmayı sevmezdi, gözlerden sakınırdı. “Diğer insanlar” dediği kişilere aslında öykünüyor muydu acaba?
Izgara kokusu ve dumanı kumsala kadar gelmeye başlamıştı. Motelde öğle yemeği zili çıngır çıngır çalıyordu. Diğer insanlar yavaş yavaş havlularına doğru harekete geçmeye başlamışlardı. Önce denizin kıyısında, birbirine karışmış terlikler arasından kendi terliğini bulma telaşesi yaşandı; sonra da dağınık kovalar ve kürekler bir araya getirilip çocuklar karga tulumba kucaklandı, en sonunda da kumlu ayaklar yıkandı. Motelin restoranına doğru harekât başlamıştı. Sonunda yalnız kalacaktı. Ama asıl korkusunun yalnızlık olduğuna akıl erdirememiş miydi hâlâ? Halbuki aklında, birbirlerini ıskalayıp kendi yollarına devam etmek zorunda kaldıkları eski sevgilisi olması pek muhtemel. Denizin sonsuzluğuna bakıp rahatsız olduğu şey bu olmalıydı. “Hiçbir ilişki illaki düzgün ve müebbed değildir” demişti o sevgili işte. Doğruydu. Ve bu sözler, her fırsat bulduklarında ortaya dökülüverip tazyikle fışkırıyordu içindeki uç menzillere.
O, sahilde şezlongunda kalmaya yeminli gibi yerinden hiç kıpırdamadı. Patetes ona yeter de artardı bile. Hem artık patateslerini etrafta kimseler olmadan rahatça yemeye devam edebilirdi. Yalnızlıktan hoşlandığını ve kimseye ihtiyacı olmadığını düşünerek kendine birtakım yalanlar söyledi. Soğuk gazozunun hâlâ buğulu şişesine tekrar uzanırken, uzun süredir dokunulmamış eliyle de dipleri kırlaşmış saçlarının üzerinde duran güneş gözlüğünü gözlerinin üzerine indirdi. Görmek istemediği neydi acaba? En son buraya eski sevgilisiyle gelmişti. İlişkilerinin şeceresini çıkarırken, parmaklarıyla kumdaki ateş tutmuş taşları sıraya diziyordu. Belli ki bir şeylerin arasındaki ya da kendi içindeki boşluklar ona çok fazla geliyordu.
Tabaklara değen çatal ve bıçakların seslerini, vadideki kayalar tekrar ve tekrar, asla vazgeçmeden ve tek bir tanesini bile unutmadan taklit ediyordu. İnsanların, “Güzel miydi hamburger köftesi?” “Mantı çok sarımsaklı mıydı?” diye birbirlerine sormalarından oluşan bir uğultu başlamıştı. Bir köpeğin kovalamasıyla ağaca çıkan kedilerin düetsel çığlıkları harlı havayı deliyordu. Eski sevgilisiyle buraya geldiklerinde bir kedi sevmişlerdi beraber. Ağzından “Çörek” kelimesi düştü. Bu, kedinin adıydı. Hamağa oturduklarında, masada yemeklerini yerken, hatta eski tahta sandalın içerisine girip gizli gizli oynaşırlarken bile üzerlerine çörekleniyordu bu kedi. Adı, şanındandı.
Anılarınla ebelemece oynuyormuşçasına kaz ayaklı gözlerini yumdu. Ve kıstığı gözlerinden belli ki, bazı acı ve hatırı sayılır anıları yakalamıştı bile. Eski sevgilisine ait, düşbozan bir hatırayla gözlerini bir anda açtı; ela gözlerinde denizin mavisi aksetti. Ama belki de ebelemece değil, köşe kapmaca oynuyordu. Hayatta, anılarından özerk kendine bir yer edinmeye çalışmaya daha yakın olduğu söylenebilir.
Akşam güneşi, boynunu eğmiş, kumsalda son kalan kişilere bakıyordu. İşbirlikçi sinekler, insanları bir bacağından, bir kolundan ısırıyorlardı. Uzak diyarlardan, karanlık suların üzerinden, kulaçlarca öteden sert ama yine de makul bir rüzgâr esti. Peçeteler uçuştu, sinekler kaçıştı, tatilciler üstlerine pareolarını aldılar; erkekler neyi kanıtlamak istediklerini belli etmemeye çalışarak burunlarının dikine gidip üstlerine bir şey almadılar. Ege sahillerinde birer toprak sahibi olma hayalleri kurarak “Toprak, Doğa, Rüzgâr” isimlerini koydukları ve çoktan piştiye oturmuş çocuklarını çağıran bağırtıları duyuluyordu ebeveynlerin. Üzerlerine bir şeyler giydirilecekti. O ise üzerinden kumsalın örtüsü geçmesine rağmen yerinden hiç kıpırdamadı. Uzun süredir dokunulmamış elini yüzüne siper etmekle yetindi. Yine bozuk para gibi saçılıp karanlık silüetlerini bırakmıştı yadigâr hatıraları. Hâlbuki onları uyandırmamaya çalışarak unutmaya çabalamıştı geçen son bir yılda. Bilmiyordu ki, asıl kendisi her yokuşun başına bir zabıta gibi dikmişti onları. Terk edilmesine mi tutunmuştu? Belki de birine bunu anlatsa…
Akşam olmuş, okey taşlarından çıkan sesler masalardan doğru kumsala kadar serinliğin içinden yankılanıyordu. Güneşe dargın ama onun rengine yeltenen kırmızıya çalan ay, denizin üzerinde yükselmeye başlamıştı. Romantik birkaç tatilci, şezlonglarda yerlerini alıp, “Adı neydi? Hah, yakamoz!” diyorlardı birbirlerine. Yanık tenlerinden yakamoz dedikleri yansımayı ilk görüşleri olmadığı belli oluyordu ama yine de şaşırıyorlardı. Sürekli, ama sürekli.
O ise şaşırmıyordu. Hiçbir şeye şaşırmıyordu artık. Asayiş protokollerine uygun yaşadığını görmek çok mümkün. Gölgesi sıra kendisini takip eden yalnız bir kişi olma düşüncesiyle mağduriyetine tutunuyordu belki de.
Gece olmuştu. Plastik beyaz şezlongunun üzerine uzanmış yatarken o, içindeki zapt edilmesi zor ve avaz avaz bağıran arzularını hiç ama hiç belli etmiyordu.
Görsel: Alina Lomilova
Editör: Bawer